
YDH- El-Ahbar yazarı Yahya Debbuk, Lübnan-İsrail savaşının sadece askeri bir çatışma değil, arka planda yürütülen çok katmanlı bir "diplomatik güç savaşı" olduğunu işlediği yazısında, ateşkesin bir barış getirmeyeceğini, aksine Lübnan’ı bir yol ayrımına soktuğunu öne sürerken, Lübnan devletinin, İsrail ve ABD’nin "silahla yapamadığını siyasetle yapma" taleplerine (Hizbullah’ı silahsızlandırma veya baskılama) boyun eğdiği bir senaryoda, ülkenin bir iç savaşa veya organize bir kaosa sürükleneceği riskinin altını çiziyor.
Tahran’ın çabaları, İsrail’in Lübnan’daki ilerleyişini durdurma ve ateşkes sürecini hızlandırma konusunda sonuç verdi. Kuşkusuz bu durum doğrudan İran’ın kendi çıkarınaydı; çünkü Tahran, elindeki savaş verilerini ve Amerikan kararları üzerindeki etkisini kullanarak Lübnan sahasındaki gelecek planlamalarında kendi varlığını dayatmaya çalışıyordu.
Bu noktada Tahran, Lübnan’la ilgili yapılacak herhangi bir güvenlik veya siyaset anlaşmasının içeriğini belirleme konusunda gerçek bir güce sahipti. Washington ve Tel Aviv, bu düzenlemeleri sanki sadece İsrail ve Lübnan arasındaki doğrudan müzakerelerin bir sonucuymuş gibi göstermeye çalışıyordu. Oysa ABD ve İran arasında varılacak somut bir uzlaşma, Lübnan makamlarının da dahil olduğu resmi kanallar üzerinden Lübnan devletine iletilecekti.
Tam tersine, ABD ve özellikle İsrail, İran ile yapılan herhangi bir pazarlığı Lübnan ile yapılmış gibi sunmaya gayret ediyor, iki süreç arasında keskin bir ayrım varmış gibi davranıyordu. Tel Aviv bu gerçeği kabul etmenin kendisi için büyük riskler taşıdığını biliyordu. Çünkü bunu kabul etmek, sadece İran’ın anlaşmayı dikte ettiğini onaylamak anlamına gelmiyordu; aynı zamanda işin özünde kuralları, uygulama yöntemlerini ve ihlallerin nasıl çözüleceğini belirleyen asıl metnin bir ABD-İran mutabakatı olduğunu itiraf etmek demekti.
İsrail için İran’ın herhangi bir anlaşmada "bağlayıcı taraf" olduğunu kabullenmek, yenilgiyi tatmaktan bile daha acı vericiydi. Yine de İran’ın bu nüfuz gücü sahadaki gerçeklerle sınırlı kalıyordu. Eğer İsrail, Hizbullah’a karşı kesin bir askeri zafer kazansaydı, Tahran hiçbir anlaşmayı dayatamazdı. Aksine, Hizbullah’ın tüm şiddetli saldırılara rağmen gösterdiği direnç, İran’ın siyasi baskısının sahadaki durumla örtüşmesini sağladı ve müzakere kapısını araladı.
Sonuç olarak, İsrail’in savaş planlarını bozma veya etkisini kırma sorumluluğu her şeyden önce Lübnan tarafına, yani Hizbullah’a aitti; ulusal çıkarlara ya da iç istikrara hizmet etmeyen bir noktada duran resmi makamlara değil.
İsrail bunun aksine iki paralel yol izledi:
İlki, "zafer" hikâyesini güçlendirecek saha kazanımları elde etmek için son bir hamle yaptı ama başaramadı. Amacı, coğrafi yapıya göre derinliği iki ila on kilometre arasında değişen bir tampon bölge oluşturmaktı. Böylece hem İsrail kamuoyunu rahatlatmayı hem de 2023’te Gazze sınırında yaşanan o baskın senaryolarının bir daha tekrarlanmamasını hedefliyordu.
İkinci hedefi ise, İsrail toplumu için sembolik değeri çok yüksek olan Bint Jbeil’i ele geçirmek gibi güçlü bir pozisyonla savaşı bitirmekti. Aynı zamanda mevcut saldırıları tahkim ederek uzun vadeli bir savunma hattı kurmak, gelecekteki direniş senaryolarına karşı askeri ve lojistik hazırlık yapmak istiyordu. Fakat bu hedefler, Hizbullah’ın sert direnişiyle karşılaştıkça zamanla değişti. Direniş öyle bir noktaya geldi ki, İsrail Litani Nehri’nin güneyini tamamen kontrol etme hayalinden vazgeçti ve sadece belli derinlikteki sınırlı alanlarla yetinmek zorunda kaldı.
Savaş meydanının ötesinde Tel Aviv, Hizbullah’ı sadece askeri bir güç olarak değil; bir yapı, ideoloji ve toplumsal güç olarak bitirme konusunda Lübnan devletine güveniyordu. Ancak bu kumar, Lübnan devletinin kendi içindeki o kırılgan ve bölünmüş yapısına çarpıp geri dönüyordu.
Yine de gerçekler, işlerin İsrail’in ne eski ne de yeni planlarına göre gitmediğini gösteriyordu. Ortalık hala sisliydi ve bundan sonra ne olacağını kestirmek zordu: Ateşkes sağlandıktan sonra sahadaki durum neye benzeyecekti? Eğer İsrail bu anlaşmayı, gelecekte de saldırılarına devam etmek için bir kılıf olarak kullanmaya kalkarsa —ki Hizbullah’ın buna anında yanıt vereceği neredeyse kesindi— bu uzlaşma nasıl yorumlanacaktı? Ama asıl can alıcı soru Lübnan devletinin kaderiyle ilgiliydi: Devlet, kendi kısıtlı imkânlarının ve zayıf yapısının gerektirdiği gibi mi davranacaktı, yoksa İsrail’in silahla yapamadığını yapmak için Amerikan baskısına boyun mu eğecekti?
Bu durum daha ciddi soruları da beraberinde getiriyordu. Lübnan hükümeti İsrail’in taleplerine boyun eğse bile, ülkenin kaderi hala büyük riskler taşıyordu. Bu riskler; güvenliğin ve siyasetin tamamen parçalanmasına, hatta sonuçları askeri çatışmanın kendisinden bile daha ağır olacak bir iç savaşa yol açabilirdi.
Sonuç olarak İran, bölgede ciddi bir ağırlığa sahipti ama iradesini tek başına dayatacak gücü yoktu; nihai sonuç tamamen Hizbullah’ın direncine bağlıydı. Şunu da belirtmek gerekiyordu: İsrail’in savaşı durdurmak için Amerikan baskısına boyun eğmesi, tamamen Washington’ın İran’la olan bu kördüğümden bir çıkış yolu bulma çabasıydı. Ancak Tel Aviv, bir yandan da elindeki kısıtlı zamanı kullanarak sahadaki kazanımlarını sağlama almaya ve ateşkes sonrası için kendi başarı hikâyesini yazmaya çalışıyordu.
Savaş henüz bitmemişti; aksine, önceki savaşlar gibi uzun ve ucu açık bir çatışmanın sadece bir safhasıydı. Fakat bu tur, yarattığı etkiler ve yankılar bakımından öncekilerin hepsini gölgede bırakıyordu. Çünkü Lübnan devleti, yaptığı hesapların pek de tutmadığı bir yol ayrımındaydı. Bugün "geçiş aşaması" gibi görünen bu süreç, yarın organize bir kaos çağına dönüşebilirdi. Ateşkes sonrasındaki siyasi ve güvenlik sarsıntıları, askeri çatışmanın kendisinden bile daha yıkıcı olabilirdi.
Çeviri: YDH