Lübnan ordusu sabit bir ulusal doktrine sahip mi?

19 Nisan 2026

"Mevcut otoritenin İsrail saldırganlığına karşı ülkeyi koruyacağını iddia ettiği ordunun gerçeği budur. Tarihsel tecrübe göstermiştir ki, ordu yarım asırdır yaşadığı hezimetlere karşı bugün de korunaksızdır."

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Firas Ebi Saab, Lübnan Ordusu'nun iddia edilen "sabit ulusal doktrini" kavramını tarihsel ve siyasi bir perspektifle sorguluyor. Ordunun, toplumsal krizlerde tarafsız bir kurtarıcı olduğu yönündeki romantik algının aksine; bölgesel güç dengeleri, mezhepsel yapı ve dış askeri yardımlar nedeniyle kırılgan bir yapıda olduğunu vurgulayan yazar, özellikle 1975 İç Savaşı, 1982 İsrail işgali ve güncel siyasi gelişmeler ışığında ordunun, vatanı savunmaktan ziyade siyasi otoriteyi korumaya odaklandığını belirtiyor.

Lübnan’ın karşı karşıya kaldığı her siyasi krizde, ordu kurumu ve bu kurumun Lübnanlılar arasındaki siyasi bölünmelerden uzak tutulması gerekliliği üzerine tartışmalar alevleniyor. Bu söylemlere zaman zaman, ordu kurumunu yücelten; onu inceleme, eleştiri, şüphe veya değerlendirme dairesinin dışına yerleştiren, arzulanan bir ütopyaya yakın romantik bir ton hakim oluyor. Ordu; Lübnanlıların siyasi ve toplumsal düzeyde hüküm süren bölünmelerden uzaklaşarak içinde eridiği bir kurum olması hasebiyle, ülkeyi bölünme uçurumundan veya iç çatışmadan koruyan bir emniyet supabı [1] olarak niteleniyor. Bu niteleme, ordunun kendi bütünlüğünü koruyan, ülkenin güvenliğini ve belki de birliğini tehdit eden dahili bir saf tutmaya sürüklenmesini engelleyen sabit bir ulusal doktrine [2] sahip olduğu varsayımına dayanıyor.

***

Ancak, Lübnan'ın kader tayin edici meseleler etrafında yaşadığı sert iç kutuplaşma karşısında, ordunun ülke birliğini koruma kapasitesini garanti eden sabit bir ulusal doktrinle donanmış ulusal bir kurum olduğu yönündeki iddia, araştırma ve tartışmaya muhtaç bir konu olarak öne çıkıyor. Bu meselelerin en başında İsrail saldırganlığı ve bu saldırganlığın Lübnan'ın geleceği ile toprak bütünlüğü üzerinde taşıdığı riskler yer alıyor. Buna karşılık, otoritenin iki başı (Cumhurbaşkanı ve Başbakan), bu riskleri bertaraf etme bahanesiyle İsrail ile doğrudan müzakere seçeneğine yönelerek bir barış anlaşması imzalama hazırlığı yapıyor. Her iki isim de, 2024 yılında Lübnan'a karşı yürütülen İsrail savaşının ardından, kendilerinin seçilmesinde ve iktidara gelmesinde temel rol oynayan İsrail ve Amerika Birleşik Devletleri'ne karşı taahhüt ettikleri bir çalışma programına dayanarak, direnişin silahını bırakması [3] projesinde ısrar ediyor. Söz konusu savaşın sonuçları, Suriye'deki rejimin çöküşü ve Maşrık’taki jeopolitik denklemin değişimiyle birleşerek Lübnan'da yeni bir denklem dayattı. Bu denklemle birlikte ABD; Cumhurbaşkanı Jozef Aun ve Başbakan Nevaf Selam’ın yanı sıra devletin askeri, güvenlik ve mali birimlerindeki kritik merkezlere atanan çok sayıda bakan, büyükelçi ve bürokrat aracılığıyla Lübnan üzerindeki vesayetini [4] kurmayı başardı.

İktidarın, direnişin silahsızlandırılması, silahın yalnızca devletin (yani ordu ve güvenlik kurumlarının) elinde toplanması ve İsrail saldırganlığının zirve noktasında doğrudan müzakerelerin başlatılması yönündeki bu hamlesine karşılık; ülke tam zıttı bir manzaraya tanıklık ediyor. Güney Lübnan'da direnişin sergilediği kahramanca mücadele, İsrail'in kara istilası planlarını hayata geçirmesine engel oluyor. İsrail'in bu işgalden murat ettiği hedefler; Lübnan'ın güneyinde, işgal altındaki Filistin sınırında on kilometrelik bir tampon bölge [5] oluşturulması, Litani Nehri'nin güneyindeki toprakların bir kısmının ilhak edilerek siyonist yerleşim birimleri inşa edilmesi ve nihayetinde "Büyük İsrail" projesi kapsamında tüm Lübnan topraklarının işgal edilmesine kadar uzanıyor. ABD ve İsrail’in İran, Lübnan ve Direniş Ekseni’ne karşı yürüttüğü savaşın bir parçası olan bu hedeflerin sınırını nihai olarak sahadaki sonuçlar belirliyor. Savaşın üzerinden geçen altı haftalık süre zarfında sahadaki gelişmeler; direnişin, İsrail-ABD saldırganlığına ve bölgedeki genişlemeci projelerine karşı duran en temel ve en etkili güç olduğunu kanıtladı.

Buna rağmen Lübnan’daki otorite, direnişi tasfiye etme projesinde ısrar ederek ülkeyi tehlikeli bir iç bölünmeye sürüklüyor. Bu bölünme; Lübnan’ı savunma ve genişlemeci projelere karşı durma seçeneği ile direniş seçeneğini reddederek İsrail’i tanıma, teslimiyetçi bir "barış" anlaşması imzalama ve bölgedeki ABD-İsrail projelerine eklemlenme seçeneği arasında gerçekleşiyor. Aslında bu bölünme yeni ortaya çıkmış bir durum değil; aksine Lübnan'ın 1920'li yıllarda Sykes-Picot Anlaşması'nın bir sömürge ürünü olarak "Büyük Lübnan Devleti" ismiyle kuruluşundan beri var olan temel bir siyasi kimlik bölünmesinin yansıması olarak görülüyor. Çoğu Lübnanlının bu gerçeği kabul etmeyi reddetmesine rağmen, Lübnan toplumunun ve devletinin yapısına kök salmış olan bu bölünme; siyasi kültür ve çıkarlar arasındaki temel bir çelişkiye dayanıyor. Bu çelişki, Lübnan’ın veya bölgenin geçtiği her dönemeçte bazen mezhepsel, bazen dini veya ideolojik kılıflara bürünse de özünde "Batı’ya ve sömürgeciliğe bağımlılık eğilimi" ile "sömürgecilikten kurtuluşçu eğilim" arasındaki tarihsel çatışmadan besleniyor.

***

Böylece Lübnan'daki siyasi otorite, son dönemdeki tercihleri ve uygulamalarıyla Lübnan Ordusu'nu gerçek bir çıkmaza ve Lübnanlıların ordularını karşı karşıya bırakmayı her zaman reddettiği zorlu bir sınava sokuyor. İktidar, direnişin silahını bırakması ve silahın yalnızca asıl görevi Lübnan'ın güvenliğini, toprak bütünlüğünü korumak ve her türlü saldırıya karşı durmak olan devletin (özellikle ordunun) elinde toplanması konusunda ısrar ederken; aynı zamanda orduyu, sadece direnişin göğüs gerdiği İsrail saldırganlığı karşısında bir izleyici konumuna hapsediyor. Bu durum, ilkesel olarak dış saldırılara karşı Lübnan'ı savunmak için var olan ordu silahının meşruiyetini tartışmalı hale getiriyor. Ordunun silahı, bugün Lübnan'ın maruz kaldığı çapta bir saldırı karşısında kullanılmadığında, meşruiyeti şüphe uyandırıyor ve bu kritik aşamada ordunun sabit bir ulusal doktrine sahip olduğu anlatısını sorgulamak kaçınılmaz bir zorunluluk haline geliyor. Bu noktada şu tehlikeli ancak haklı soruları sormak gerekiyor: Lübnan Ordusu, ülkeyi dış saldırılara karşı savunmak dışında başka bir görev için mi var? Eğer görevi bu değilse, rejimin yapısı veya iktidarın iç ve dış politikaları ne olursa olsun sistemi ve otoriteyi korumak dışında bir misyonu bulunuyor mu? Dolayısıyla, amacı vatanı değil de otoriteyi korumaksa, ordunun sabit ulusal doktrini nerede kalıyor? ABD-İsrail projeleriyle bağlantılı iktidar politikaları ile özgürlükçü ve savunmacı rolünde ısrar eden direniş arasında yaşanabilecek keskin bir çatışmada ordunun tutumu ne olacak? Eğer ordu, direnişe ve onu destekleyen halk tabanına karşı doğrudan bir çatışmaya sokulursa, bu ordunun akıbeti ne olur?

***

Bu soruların yanıtlanması, Lübnan Ordusu'nun son elli yıllık tarihsel tecrübesinin özgürlükçü bir perspektifle eleştirel analizini gerektiriyor. Bu analiz, ordunun Lübnan'ı dış saldırılardan (özellikle yarım asırdır süregelen ve gelecekte de muhtemel olan İsrail saldırılarından) korumadaki rolünü ve yukarıda zikredilen siyasi kimlik bölünmelerine bağlı iç çatışmalardaki tutumunu belirleyen sabit bir ulusal doktrine ne ölçüde sahip olduğunu ortaya çıkaracak.

Bu bağlamda tarihsel tecrübe, Lübnan Ordusu bünyesinde sabit bir ulusal askeri doktrinin varlığını teyit etmiyor; zira bu doktrin bir dizi faktör ve koşula bağlı olarak değişkenlik gösteriyor:

Birincisi: Bölgesel güç dengelerindeki değişim

Lübnan'ın toplumsal ve devlet yapısı, siyasi kimlik bölünmesi, tarihsel mirası ve jeopolitik özellikleri ordunun yapısını doğrudan etkiliyor. Küçük yüzölçümü, ekonomik ve kültürel kırılganlığı, işgal altındaki Filistin sınırındaki konumu ve Şam ile Arap Maşrık’ının Akdeniz’e açılan kapısı olması, Lübnan'ı ve siyasi sistemini dış müdahalelere açık kılıyor. Bölgede meydana gelen her jeopolitik değişim, Lübnan içindeki çıkar çatışmalarından beslenen tarafların bu değişimi iç denklemi yeniden kurgulamak için kullanmasına yol açıyor. Bu durum siyaset bilimi açısından nesnel bir gerçeklik olsa da, dış değişimlerin yerel yansımalarını "sömürgeci yaklaşım" ile "özgürlükçü yaklaşım" arasındaki tarihsel çatışma bağlamında okumak gerekiyor. Dolayısıyla tüm bunlar, iktidarın siyasi tercihlerini ve dolayısıyla ordunun ulusal doktrinini doğrudan şekillendiriyor. Örneğin Nasırıcılık ve Sosyalist Blok, 1958 yılında Cumhurbaşkanı Kamil Şemun’un Lübnan’ı Bağdat Paktı’na dahil etme projesini engelleyerek Lübnan’ı Arap ve dünya özgürlük hareketleri dalgasına eklemledi. Buna mukabil Lübnan sağcıları, 1967 yenilgisi, 1970'te Nasır'ın ölümü ve Mısır'ın Arap-İsrail çatışmasından çekilmesinin ardından, Lübnan’daki özgürlükçü akımı kırmayı ve ülkeyi iç savaşa sürüklemeyi hedefledi. Benzer şekilde, İran İslam Devrimi de Filistin, Lübnan, Irak ve Yemen’deki direniş hareketlerinin kapasitesini güçlendiren bir etki yarattı.

Savaş ve barış kararının yürütme erkine (Taif Anlaşması öncesi Cumhurbaşkanına, sonrası Bakanlar Kuruluna) bırakıldığı Lübnan sisteminde, ordunun kararları ve savunma tercihleri ordu komutanlığından ziyade yürütme erkinin kontrolünde kalıyor. Bu nedenle, son elli yılda iktidarın siyasi tercihlerinde yaşanan her değişim, ordunun tutumunda ve "ulusal" doktrininde de bir dönüşüme yol açtı.

1975'te patlak veren iç savaş sırasında; 1969 Kahire Anlaşması ve 1970 Kara Eylül olayları sonrası Lübnan’daki varlığı genişleyen Filistin direnişini tasfiye etme çabaları, ordunun ulusal doktrininin kırılganlığını ortaya çıkardı. Ordu, ulusal güçlere ve Filistin direnişine karşı siyasi iktidarın ve sağcı Hristiyan milislerin (Ketaib Partisi ve Lübnan Cephesi) yanında saf tuttu. Bu durum, ordunun ikiye bölünmesine neden oldu: Bir yanda Hanna Said komutasındaki Batı destekli sağcı-Hristiyan doktrini (hatta Saad Haddad komutasındaki, maaşları 1990 yılına kadar Lübnan Ordusu tarafından ödenen Güney Lübnan Ordusu [6] gibi İsrail yanlısı yapılar); diğer yanda ise Ahmed el-Hatib komutasındaki Arap-İslam yönelimli, ulusal hareketi ve Filistin direnişini destekleyen doktrin. 1976’da Suriye ordusunun müdahalesi ve İlyas Sarkis’in seçilmesiyle sağlanan sözde birleşme, ordunun "dost ve düşman" (İsrail mi, Filistin mi, Suriye mi?) tanımını net bir şekilde yapan sabit bir doktrin etrafında kaynaşmasını sağlayamadı. Bu, sadece dış görünüşte kalan, altında ise siyasi ve mezhepsel bölünmeleri barındıran şekli bir birleşmeydi.

1982 İsrail işgali sırasında ordu yine izleyici konumunda kaldı. Ardından işgal ordusunun desteğiyle iktidara gelen Emin el-Cümeyyil döneminde iç savaşa dahil oldu. Beşir el-Cümeyyil’in seçilmesi ve ardından öldürülmesiyle gelişen süreçte, ordu Filistinli ve Lübnanlı sivillerin katledildiği Sabra ve Şatilla Katliamı [7] sırasında tamamen sessiz kaldı. Emin el-Cümeyyil, orduyu 17 Mayıs Anlaşması [8] gibi projeleri hayata geçirmek ve Lübnan Kuvvetleri milislerinin hakimiyetini yaymak için bir araç olarak kullandı. Ordu, Beyrut ve Cebel-i Lübnan gibi bölgelerde sivil halka karşı kanlı çatışmalara ve basın özgürlüğünün ihlaline alet edildi. Bu süreç, 1984'teki 6 Şubat Ayaklanması ile ordunun yeniden parçalanmasıyla sonuçlandı.

İç savaşın sona erdiği 1990 yılına kadar ordu bölünmüş halde kaldı. Taif Anlaşması süreciyle birlikte Lübnan’ın Arap kimliği tescil edildi ve ordu doktrini yeniden yapılandırıldı. General Emil Lahud’un ordu komutanlığı ve ardından cumhurbaşkanlığı döneminde, ordunun mezhepler üstü ve ulusal temellerde yeniden birleştirilmesi için tarihi bir fırsat yakalandı. Bu dönemde İsrail, ordunun ulusal doktrininde "baş düşman" olarak tanımlandı.

İkincisi: Lübnan’ın mezhepsel karakterli sistem yapısı

Ordunun doktrini üzerinde etkili olan bir diğer faktör, Lübnan’ın kuruluşundan beri var olan ve Taif sonrası daha da derinleşen mezhepsel sistemdir (Konfesyonalizm). Bu sistem, iddia edildiği gibi bir toplumsal uzlaşı modeli olmaktan ziyade, sınıfsal çıkarların ve küresel kutuplaşmaların üzerini örten bir araç vazifesi görüyor. Ordunun mezhepsel mekanizmalara açıklığı, onu her iç çatışmada parçalanma riskine sokuyor. Atamaların, terfilerin ve orduya katılımın liyakat yerine "Muhassasa" [9] (kota ve kayırmacılık) sistemine dayanması, askerlerin sadakatini ulusal doktrinden ziyade kendi mezhep liderlerine yöneltiyor.

Üçüncüsü: Yardım programları

Mali ve askeri yardım programları ile diplomatik baskılar, Lübnan’ın egemenliğini ve ordusunun kimliğini zedeliyor. Özellikle ABD yardımları, ordunun Batı bloku dışından (Çin veya Rusya gibi) gelişmiş silah almasını engelleyerek orduyu kısıtlıyor. ABD'nin doğrudan askerlerin banka hesaplarına maaş desteği yatırması [10], ordunun egemenlik ve haysiyetini ihlal eden, dünyada eşi benzeri görülmemiş bir durumdur. Maaşının bir kısmını başka bir devletten doğrudan alan bir askerin "ulusal doktrin" etrafında birleşmesi mümkün görünmüyor.

***

Mevcut otoritenin İsrail saldırganlığına karşı ülkeyi koruyacağını iddia ettiği ordunun gerçeği budur. Tarihsel tecrübe göstermiştir ki, ordu yarım asırdır yaşadığı hezimetlere karşı bugün de korunaksızdır. En büyük tehlike, iktidarın Lübnan’ı ABD-İsrail kampına eklemleme çabası ve orduyu, kırk yıldır vatanı savunan bir iç güçle (direnişle) karşı karşıya getirme ısrarıdır. Ülkeyi dış saldırılardan koruma konusunda her zaman "gaip", otoriteyi halktan koruma konusunda ise her zaman "hazır" olan bir yapının ulusal birliğini koruması imkansızdır.


[1] Metinde ordunun toplumsal patlamaları ve iç savaşı engelleyici hayati rolünü niteleyen metaforik ancak yerleşik bir siyasi terimdir. (ç.n.)

[2] Bu ifade sadece askeri bir stratejiyi değil, ordunun ideolojik varlık sebebini, dost/düşman tanımını ve anayasal sadakat çerçevesini kapsar. Lübnan bağlamında bu terim, ordunun Hristiyan-Batı yanlısı mı yoksa Arap-Direniş yanlısı mı olacağı tartışmasının odak noktasıdır. (ç.n.)

[3] BM Güvenlik Konseyi’nin 1559 sayılı kararı ve Lübnan iç siyasetindeki en gerilimli hukuki/askeri talebi ifade eder. (ç.n.)

[4] Uluslararası hukukta "mandate" veya "trusteeship" anlamına gelse de, Lübnan siyasetinde dış güçlerin (eskiden Suriye, şimdi metne göre ABD) devlet üzerindeki mutlak kontrolünü ifade eden pejoratif bir terimdir. (ç.n.)

[5] Güvenlik amacıyla iki güç arasında oluşturulan askerden arındırılmış bölgeyi tanımlayan askeri-stratejik terimdir. (ç.n.9

[6] 1978-2000 yılları arasında İsrail ile işbirliği yapan, Saad Haddad ve daha sonra Antun Lahad liderliğindeki milis gücüdür. Metin, bu yapının maaşlarının Lübnan devletince ödendiğini belirterek kurumsal çelişkiye dikkat çekmektedir. (ç.n.)

[7] 1982'de Lübnan Kuvvetleri milislerinin İsrail ordusu kuşatması altında gerçekleştirdiği, ordunun müdahale etmediği tarihi trajediye yapılan atıftır.

[8] 1983 yılında Lübnan ve İsrail arasında imzalanan ancak halk baskısıyla iptal edilen, Lübnan’ın egemenliğini kısıtlayan barış anlaşması denemesi. (ç.n.)

[9] Devlet kadrolarının liyakat değil, mezhepsel ağırlıklara göre partiler arasında bölüşülmesi sistemidir. Lübnan’daki siyasi tıkanıklığın temel sebebidir. (ç.n.)

[10] ABD'nin "Livelihood Support" programı kapsamında Lübnan askerlerine yaptığı ödemelerdir. Metin bunu egemenlik ihlali ve doktrinel sapma olarak niteler. (ç.n.)

Çeviri: YDH