
YDH - Amerikan İlerleme Merkezi'nde Ulusal Güvenlik ve Uluslararası Politika alanında kıdemli araştırmacı Andrew P. Miller ve aynı merkezde Ulusal Güvenlik ve Uluslararası Politika alanında araştırma görevlisi olan Michael Clark, Washington merkezli Dış İlişkiler Konseyi (CFR) düşünce kuruluşunun süreli yayını Foreign Affairs dergisinde kaleme aldıkları makalede, ABD'nin İran ile girdiği çatışmanın Çin Halk Cumhuriyeti için yarattığı jeopolitik ve ekonomik avantajları analiz ediyor. Trump yönetiminin fevri askeri müdahaleleri, ABD'nin Hint-Pasifik'teki askeri varlığını ve müttefiklik ilişkilerini zayıflatırken; Çin'e enerji güvenliği, askeri istihbarat ve diplomatik prestij alanlarında geniş bir hareket alanı sundu. Çin, enerji arzını yalıtarak ve yenilenebilir kaynaklara yönelerek küresel şoklara karşı direncini artırmış, aynı zamanda bölgede "öngörülebilir ortak" rolünü pekiştirdi.
Başkan Donald Trump’ın, dünyanın en kritik ikili ilişkisini [1] istikrara kavuşturmak amacıyla Mart ayı sonunda Çinli mevkidaşı Şi Cinping ile bir araya gelmesi planlanıyordu. Ancak Ortadoğu’daki çatışmalar şiddetlenip enerji fiyatları hızla yükselirken ve Amerikan askerlerinin naaşları Birleşik Devletler’e dönmeye başlarken Trump, Pekin’e yapılacak yüksek profilli bir ziyaretin uygun bir imaj sergilemeyeceği sonucuna vardı. 16 Mart tarihinde söz konusu ziyareti Mayıs ayına erteledi. Zirve ilanını, kendi tercihi olan İran savaşını [2] başlatmadan sadece sekiz gün önce yapmış olması ve bu krizler silsilesini öngörememesi, yönetimin kendi yarattığı sorunlar dahil olmak üzere çok sayıda küresel sınamayı yönetme konusundaki yetersizliğini ortaya koyuyor.
Trump yönetimi; rejim değişikliği ve ülkenin nükleer programının imhası gibi hedefleri, İran’daki savaşı için birer gerekçe olarak öne sürdü. Bazı Trump destekçileri, İran’ın bombalanmasının ABD’nin Çin ile rekabetine yardımcı olacağını dahi iddia etti. Trump’ın ilk döneminde ulusal güvenlik danışman yardımcısı olarak görev yapan Matt Pottinger, Bloomberg’e verdiği mülakatta İran savaşının; İran, Kuzey Kore ve Rusya’yı da içeren ve Çin tarafından yönlendirilen “kaos eksenine” [3] meydan okuduğunu ileri sürdü. Cumhuriyetçi Senatör ve Trump sadıklarından Lindsey Graham ise Mart ayında Fox News’a verdiği mülakatta, Pekin ile dostane ilişkilere sahip petrol zengini İran ve Venezuela’ya yönelik ABD askeri müdahalelerinin “Çin’in kabusu” olduğunu belirtti.
Buna karşın gerçeklik oldukça farklı bir tablo çiziyor. Hürmüz Boğazı’ndan geçen enerji ithalatına bağımlı olmasına rağmen Çin, enerji arzındaki kısa vadeli aksamalara karşı kendini koruma altına aldı [4]. ABD ordusunun Ortadoğu’da bataklığa saplanmasıyla birlikte Çin, Doğu Asya’da hareket alanı kazandı. Trump’ın istikrarsız davranışları ve uluslararası hukuku ihlal etmesi karşısında Çin, kendisini sorumlu bir barış yapıcı olarak konumlandırma fırsatı buluyor. 7 Nisan’da üzerinde uzlaşılan ABD-İran ateşkesi devam etse bile Birleşik Devletler; öngörülemez hareket ederek, müttefiklerine ihanet ederek ve küresel ekonomiye ağır hasar veren bir savaş başlatarak itibarını zedeledi.
ABD-Çin zirvesi nihayet gerçekleştiğinde, Şi görüşmelere önemli bir müzakere gücüyle [5] katılacak. Birleşik Devletler kıymetli askeri ve siyasi sermayesini Ortadoğu’da heba ederken Çin, müzakere masasında istediğini almak üzere hazırlıklarını tamamladı. Zor durumdaki Trump, kısa vadeli ticari kazanımlar uğruna değerli ABD varlıklarını takas edebilir; Birleşik Devletler’in en büyük rakibiyle yapılacak böylesine dengesiz bir anlaşma, ABD’nin güvenliğini ve refahını onlarca yıl boyunca sekteye uğratma riski taşıyor.
Trump’ın İran’da başlattığı tercihli savaş, Birleşik Devletler’in Hint-Pasifik’teki güvenlik şemsiyesi [6] pahasına yürütülüyor ve bu durum Pekin için bir fırsat sunuyor. Birleşik Devletler; küresel ölçekte aktif görevdeki beş uçak gemisinden biri olan USS Abraham Lincoln ve güçlü füze savunma sistemleri dahil olmak üzere askeri teçhizatı Doğu Asya’dan Ortadoğu’ya kaydırdı. Bu bataryaların birçoğu, Çin’in ortağı Kuzey Kore’den gelecek saldırılara karşı kalıcı koruma sağlaması beklenen ABD füze savunma sistemlerine ev sahipliği yaptığı için yıllardır Çin’in sert ekonomik misillemelerine maruz kalan Güney Kore’den çekildi. Birleşik Devletler’in Seul’ün itirazlarına rağmen bu varlıkları geri alması, Washington’ın müttefikinin fedakarlıklarını ne kadar az önemsediğini gösterdi. Kritik kaynakların bu şekilde başka yöne aktarılması, Asya’daki tüm ABD ortaklarına bölgenin bir öncelik olmadığı mesajını verdi. Birleşik Devletler savaş biter bitmez kilit varlıklarını Hint-Pasifik’e geri taşısa dahi, bunların her an çekilebileceğine dair bir emsal oluşturdu; ayrıca ABD ordusunun İran’a karşı kullandığı mühimmatı ikame etmesi yıllar alacak. Amerikan varlığının sürekliliğine dair oluşan şüpheler, hem Kuzey Kore hem de Çin’e yönelik caydırıcılığı [7] şimdiden zayıflatmış durumda.
İran’daki savaş aynı zamanda Çin’e, Birleşik Devletler’in askeri kabiliyetlerini canlı bir gösterimle izleme şansı verdi; Pekin bu verileri kendi taktiklerini geliştirmek ve uyarlamak için kullanabilir. Çin ordusu sadece gözlem yaparak; ABD silah sistemleri, karar alma döngüleri ve yapay zeka kullanımı hakkında gelecekte Tayvan veya başka bölgelerde çıkabilecek çatışmalarda kullanabileceği muazzam bir bilgi birikimi edindi. Örneğin Çin, Birleşik Devletler’in seyir füzelerini ve balistik füzeleri imha etme yöntemleri hakkında çok şey öğrendi. Birleşik Devletler ile gireceği olası bir çatışmada Çin, ABD savunmasını felç etmek için vuruş yoğunluğunu [8] ayarlayabilir veya mühimmat ikmali boşluklarından yararlanmak için saldırı sıralamasını değiştirebilir.
Çin savaştan somut olmayan yollarla da kazanç sağladı. Haftalarca Hürmüz Boğazı’nı fiilen kapatan İran, tarihin en büyük petrol ihracat kesintisine yol açarak küresel ekonomide tahribat yarattı. Bu sırada Trump; Çin ve diğer ülkelere, boğazı “açık ve güvenli” tutmak için savaş gemileri gönderme çağrısında bulundu. Bu hamleyle ABD, kendi tek taraflı saldırısının sonuçlarını yönetemediğini kanıtlarken; Pekin’i tam da hedeflediği role, yani küresel istikrarın sorumlu sağlayıcısı konumuna davet etti.
Kaos ortamından yararlanmak isteyen Pekin, muhtemelen kendisini bir arabulucu olarak konumlandıracak; Çin bu yetisini daha önce İran-Suudi Arabistan ve Kamboçya-Tayland arasındaki ihtilaflarda sergiledi. Nitekim New York Times’ın haberine göre Çin, İran’ın 7 Nisan ateşkesini kabul etmesinde pay sahibi oldu. Birleşik Devletler’in dikkati dağılmışken Çin, ulusal hedeflerine doğru hızla ilerleyecek; enerji ve teknoloji ihtiyaçlarında dış dünyaya olan bağımlılığını azaltarak, özellikle Birleşik Devletler karşısındaki pazarlık gücünü artıracak.
Kuşkusuz İran’daki savaş Çin için bazı sorunlara yol açtı. İmalat sektörü yükselen enerji fiyatları nedeniyle baskı altına girdi ve Çinli çiftçiler bahar ekim döneminde artan gübre fiyatlarıyla mücadele etmek zorunda kaldı (gübre bileşeni olan ürenin dünyadaki büyük bir kısmı Hürmüz Boğazı üzerinden sevk ediliyor).
Ancak Çin ekonomisi dirençli, enerji arzı ise nispeten güvenli bir yapıda. Pekin, yenilenebilir enerji kaynakları geliştirerek ve kömür enerjisinde devasa bir kapasite fazlası oluşturarak, küresel petrol piyasalarındaki fiyat şoklarından ve dalgalanmalardan korunmak için yıllardır çalışıyor. 2008’den bu yana yenilenebilir kaynakların Çin’in enerji karmasındaki [9] payı iki katından fazla artarak ülkenin elektrik ihtiyacının üçte birinden fazlasını karşılar hale geldi. Hatta Çin, dünyadaki toplam rüzgar ve güneş enerjisi kapasitesinin üçte birine sahip. Çinli batarya ve elektrikli araç üreticileri, yatırımcıların yeşil enerjiye geçişi hızlandıracak bir katalizör olarak gördüğü savaşın başlangıcından bu yana piyasa değerlerinde ciddi artışlar yaşadı. Çin hali hazırda batarya, güneş paneli, rüzgar türbini ve elektrikli araç üretiminde hakim konumda olduğu için, bu savaş muhtemelen mevcut ve gelecekteki enerji şoklarına karşı bir tampon olarak Çin teknolojisinin küresel çapta benimsenmesini artıracak.
Çin, petrol üretim kapasitesi bakımından Birleşik Devletler ile rekabet edemese de, şu an 1,4 milyar varil olduğu tahmin edilen devasa stokları, tükenmiş durumdaki ABD Stratejik Petrol Rezervi’ni geride bırakıyor. Bu stoklar, Hürmüz Boğazı’ndaki tam bir kesinti durumunda Çin için altı aydan fazla bir süre ikame kaynağı işlevi görebilir. Çin’in enerji arzı daha fazla zorlansa bile ülke, Rusya’dan daha fazla petrol satın almak gibi seçeneklere sahip. Financial Times’a göre birçok gemi, boğazdan geçmek için İran’a Çin yuanı ile geçiş ücreti ödedi; bu durum para biriminin uluslararası konumunu [10] güçlendirmeye çalışan Pekin için bir başarı teşkil ediyor. Dolayısıyla Hürmüz Boğazı’ndaki kısa vadeli bir aksama, Pekin için bir kabus senaryosu olmaktan çok uzak.
Birleşik Devletler’de artan petrol üretimi ülkeyi küresel enerji kıtlığının en kötü sonuçlarından korumaya yardımcı olsa da, Amerikalı tüketiciler uluslararası petrol piyasasındaki aksamalara karşı hala savunmasız. Petrol piyasasının küresel doğası gereği, dünyanın herhangi bir yerindeki arz azalması, Birleşik Devletler dahil her yerde fiyatların artması anlamına geliyor. Üstelik Çin yönetiminin aksine Trump yönetimi, alternatif enerji kaynaklarına yönelik yerli hamleleri baltalamaya çalışarak Amerikan hanehalklarını fiyat dalgalanmalarının insafına bıraktı.
Şu an için Amerikalı tüketiciler, ulaşım maliyetlerindeki artıştan ve genel enflasyondan Çinli muadillerine göre daha fazla etkilenmiş görünüyor. Çin bir süredir zarar verici bir deflasyon döngüsü yaşadığından, yüksek enerji fiyatları tüketici ürünlerinin fiyatlarını yukarı çekerek bu duruma yardımcı bile olabilir.
İran’daki ABD askeri müdahalesi, tıpkı Venezuela’daki gibi, Pekin’i bu iki sözde ortaktan izole ederek ABD’nin Çin ile olan rekabetine katkı sağlamayacak. Çin, tam bir “iyi gün dostu” [11] profili çiziyor. Son derece işlemsel/çıkara dayalı [12] hareket eden Pekin, Tahran veya Karakas’ı kurtarmak için kendi temel çıkarlarını feda etmeyecek. Eğer amaç Pekin’i zayıflatmaksa, ABD’nin İran ve Venezuela operasyonları, ABD kaynaklarını tüketmekten, ülkenin itibarını yerle bir etmekten ve yakıt fiyatlarını yükseltmekten başka bir işe yaramayan, getirisi ihmal edilebilir düzeyde veya sıfır olan bir yatırım olarak kalıyor.
Aksine, Trump’ın fevri militarizmi Birleşik Devletler’in Çin karşısındaki konumunu zayıflattı. Bu durum İran’ın Körfez ülkelerine saldırılarını tetikleyerek Washington ile bölgedeki en yakın ortaklarından bazıları arasına nifak soktu. Bu hükümetlerin önümüzdeki yıllarda Birleşik Devletler’i tamamen terk etmesi beklenmiyor. Ancak ABD’nin güvenilirliği eridikçe, Körfez ülkeleri süper güçleri birbirine karşı giderek daha fazla koz olarak kullanacak. Örneğin Birleşik Arap Emirlikleri, Amerikan üslerine ev sahipliği yapmasına rağmen Trump’ın ilk döneminden bu yana Çin ordusuyla iş birliğini şimdiden artırdı.
Çin’in, Washington’ın Körfez başkentleriyle bozulan ilişkisinden yararlanması için güvenlik sağlayıcısı olarak Birleşik Devletler’in yerini almasına gerek yok. Pekin’in sadece öngörülebilir bir ortak olması yeterli. İran ve Körfez ülkelerinde sular durulduğunda Pekin, muhtemelen hasar görmüş limanlar veya enerji tesisleri için yeniden inşa sözleşmeleri ve uzun vadeli altyapı yatırımlarıyla devreye girecek. Sonuç, muhtemelen Birleşik Devletler’e daha az bağımlı ve Çin ile çalışmaya daha istekli, çıkar odaklı bir Ortadoğu olacak. Basitçe ifade etmek gerekirse Pekin; Birleşik Devletler’in uzun zamandır arzuladığı şeyi, yani makul bir maliyetle Ortadoğu’da önemli bir nüfuz elde etmeyi başarabilir.
Trump’ın “Önce Amerika” sloganına rağmen, İran ile girilen fevri savaş, Amerika’yı en sona koyma konusunda bir ibret vesikası [13] niteliği taşıyor. Kibirli yaklaşımı nedeniyle Birleşik Devletler kendisini bir çıkış stratejisi olmayan yeni bir bataklığın içinde buldu. Trump yönetimi, kısa vadeli bir askeri güç gösterisi uğruna ulusal güvenliği feda etti ve şimdi faturayı Amerikan halkına ödetiyor. Bu kaçınılabilir çatışmanın gerçek kazananı Washington veya Tahran değil, Pekin olacak.
Zongyuan Zoe Liu’nun Foreign Affairs dergisinde isabetle belirttiği üzere Çin, istikrara değer veriyor ve Ortadoğu’nun jandarmalığı gibi Birleşik Devletler’in on yıllardır üstlendiği her rolü devralmak istemiyor. Yine de Çin bu savaştan kazandıklarından daha fazlasını kaybedecek değil. Birleşik Devletler dikkati dağıldıkça, müttefiklerini kendinden uzaklaştırdıkça ve küresel liderlikte boşluklar yarattıkça; Pekin, giderek daha öngörülemez hale gelen bir dünyada sadece daha öngörülebilir bir aktör olarak kalarak göreceli konumunu güçlendirebilir.
Yeniden planlanan Trump-Şi zirvesi öncesinde Çin, muhtemelen Trump yönetimi için bir tuzak kuruyor. Bloomberg’e göre Şi, zafer olarak sunabileceği her şeye aç olan Trump’a, 500 Boeing uçağı satın alma taahhüdünü yüksek profilli bir ekonomik kazanım olarak sunabilir. Bunun karşılığında Şi, Trump’tan; yapay zeka çipleri ve jet türbinleri de dahil olmak üzere gelişmiş Amerikan teknolojilerinin ihracatına yönelik kısıtlamaların gevşetilmesi gibi önemli bir imtiyaz koparabilir. Böyle bir anlaşma Birleşik Devletler için felaket olur. Çin uzun vadede daha kendi kendine yetebilir hale gelmek için gerekli araçları kazanırken, Birleşik Devletler sadece hızlı ve geçici bir kazanç elde etmiş olur. Hatta Çin, tamamlanması yıllar alacak olan uçak siparişinden daha sonra vazgeçebilir.
Birleşik Devletler kendi gerileyişini hızlandırırken Çin; teknolojik özerkliğini pekiştiriyor, askeri gücünü tahkim ediyor ve sanayi politikasını güncelliyor. Nihai hedefi ise “ulusal yeniden canlanma” [14] olarak adlandırılıyor. Trump nihayet Pekin’e ayak bastığında, Birleşik Devletler’i kendi eliyle yarattığı bir zayıflık pozisyonundan temsil edecek. Karşısında ise ABD’nin bu kapasite aşımı [15] anı için yıllardır hazırlanan dişli bir rakip olarak Şi’yi bulacak. Birleşik Devletler’in Çin’in istediği savaşları vermeyi bırakıp, odağını yeniden en büyük rakibi olan Çin’e çevirme vakti geldi.
[1] Jeopolitik literatürde ABD ve Çin arasındaki ilişkinin dünya düzeni üzerindeki belirleyici etkisini vurguluyor. "Consequential" kelimesi burada sadece "önemli" değil, "sonuç doğuran, küresel dengeleri değiştiren" anlamındadır. (ç.n.)
[2] Bir devletin savunma amaçlı veya zorunluluktan değil, stratejik veya siyasi bir tercih olarak başlattığı savaşı tanımlar. Uluslararası ilişkilerde "War of necessity" (zorunlu savaş) kavramının zıttıdır. ABD'nin meşru müdafaa sınırları dışında kendi iradesiyle çatışmayı seçtiğini ima eder. (ç.n.)
[3] George W. Bush dönemindeki "Axis of Evil" (Şer Ekseni) tabirine atıfta bulunan, rakip ülkeleri bir blok olarak yaftalayan retorik bir kalıp. Çin, Rusya, İran ve Kuzey Kore'nin statükoyu bozma amaçlı bir iş birliği içinde olduğunu iddia eden ideolojik bir tanımdır. (ç.n.)
[4] Ekonomik veya enerjisel dış şokların iç piyasaya etkisini asgariye indirme stratejisini ifade eder. Sadece fiziksel koruma değil, finansal, teknolojik ve lojistik bir bağışıklık kazanma sürecini anlatır. (ç.n.)
[5] Müzakerelerde karşı tarafa geri adım attırabilecek veya kendi şartlarını kabul ettirebilecek her türlü avantajlı unsur. Finansal, askeri veya siyasi bir kozun, pazarlık masasında bir kaldıraç etkisi yaratması durumudur. (ç.n.)
[6] Bir süper gücün müttefiklerine sağladığı (genellikle nükleer veya ileri teknoloji savunma sistemlerini içeren) koruma garantisi. Müttefik ülkelerin kendi savunma kapasitelerinin üzerindeki bir koruma katmanını ifade eder. (ç.n.)
[7] Rakibi, olası bir saldırının maliyetinin kazancından çok daha yüksek olacağına ikna ederek eylemden vazgeçirme stratejisi. Modern askeri stratejinin temel taşıdır; fiziksel savaştan çok psikolojik ve kapasite odaklı bir önleme mekanizmasıdır. (ç.n.)
[8] Belirli bir alana veya hedefe birim zamanda gönderilen mühimmat miktarı ve sıklığı. Savunma sistemlerinin (örneğin Demir Kubbe veya Patriot) aynı anda kaç hedefi imha edebileceği kapasitesini aşmaya yönelik taktiksel bir hesaplamadır. (ç.n.)
[9] Bir ülkenin toplam enerji tüketiminde kullanılan farklı kaynakların (fosil, nükleer, yenilenebilir) dağılımı. Enerji güvenliği bağlamında çeşitliliğin ve sürdürülebilirliğin bir göstergesidir. (ç.n.)
[10] Bir para biriminin küresel rezervlerdeki payı, ticaret ödemelerinde kullanım oranı ve güvenilirliği. Çin'in yuanı dolar karşısında küresel bir rezerv para haline getirme ("dolarsızlaşma" süreciyle ilişkili) çabasını ifade eder. (ç.n.)
[11] Sadece işler yolundayken yanınızda olan, risk anında desteğini çeken aktör. Çin'in dış politikasındaki "ideolojik değil, pragmatik ve güvenilmez" müttefiklik ilişkisine yönelik eleştirel bir yaklaşımdır. (ç.n.)
[12] İlkelere veya uzun vadeli bağlılıklara değil, kısa vadeli karşılıklı çıkarlara ve al-ver mantığına dayalı ilişki türü. Değerler diplomasisi yerine "pazarlıkçı" bir dış politika tarzını niteler. (ç.n.)
[13] Bir konunun nasıl (genellikle tersinden) yapılacağına dair mükemmel veya ibretlik bir örnek. Yazar burada Trump'ın politikalarının ne kadar ironik şekilde kendi amacıyla çeliştiğini vurguluyor. (ç.n)
[14] Çin Komünist Partisi'nin ve Şi Cinping'in Çin'i dünyanın merkezi gücü yapma vizyonunu tanımlayan resmi slogan. Tarihsel olarak Çin'in eski ihtişamına dönmesi ve teknolojik/askeri üstünlüğü ele geçirmesi ülküsünü taşır. (ç.n.)
[15] Bir devletin mevcut gücünü, kaynaklarını ve kapasitesini aşan taahhütlere veya müdahalelere girmesi. İmparatorlukların veya süper güçlerin, sınırlarını ve kaynaklarını çok fazla yayarak zayıflaması teorisine (imperial overstretch) atıfta bulunur. (ç.n.)
Çeviri: YDH