On günlük ateşkes nereye evrilebilir?

20 Nisan 2026

"Varoluşsal bir savaşın içindeyiz; Lübnan bölgenin bir parçasıdır ve yaşananlar büyük kaderleri tayin edecektir."

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Tarad Hammade, Lübnan’da ilan edilen on günlük ateşkesin geleceğini, bölgedeki "varlık savaşı" bağlamında analiz ediyor. Yazara göre, Gazze ve Lübnan’daki çatışmalar artık yerel boyutu aşarak uluslararası bir sistem savaşına dönüştü. Lübnan hükümetinin Washington merkezli yürüttüğü "münferit barış" arayışlarının, ülkenin jeopolitik dengeleri ve direniş güçleri ile çeliştiğini belirten Hammade, Buna karşılık, İslamabad müzakereleri gibi "kolektif müzakere" zeminlerinin Lübnan’ın ulusal çıkarlarına daha uygun olduğunu vurguluyor.

Bu soru, olası yanıtların peşindedir; felsefecilerin ifade ettiği üzere imkanlar dünyası geniştir [1]. Ancak yine felsefeciler, siyasetin bir "gerçeklik sanatı" olduğunu eklerler.

Bu nedenle, imkanlar dahilinde bir araştırma yapmak artık isabetli olmayıp; vakalar ve olaylar sahasına bakmak, durum değerlendirmesini bu sahanın kuralları uyarınca yapmak zaruridir. Seçim, gerçekçi olduğu ölçüde rasyonel olacaktır; zira gerçekçilik ve rasyonalite çoğu durumda birbiriyle uyumludur [2].

Gazze’deki soykırım savaşı ve Lübnan’daki destek savaşından [3], Filistin’i, çevresini ve ona destek veren direniş eksenini [4] kapsayan "Büyük Savaş" aşamasına geçmiş bulunmaktayız.

Bu süreç; Amerika liderliğindeki uluslararası sistem ve beraberindeki Filistin’i işgal eden Siyonist düşman ile İran ve eksen ülkeleri arasında bir "varlık savaşına" [5] dönüşmüştür.

Savaş, bölge coğrafyasını kapsayacak şekilde genişlemiş; enerji kaynakları, boğazlardaki ve açık denizlerdeki ihracat yolları üzerinde bir çatışmaya evrilmiştir.

Bu savaşlarda, geleneksel savaş kapsamını aşan ve çok taraflı bir dünya savaşını andıran çeşitli çatışma biçimleri kullanılmıştır: Varlık sürdürme, statü, rol, rejim ve nüfuz alanlarını koruma mücadelesi ile askeri operasyonlar. Lübnan’da Çarşamba günü yaşandığı üzere [6]; öldürme, kitle imhası, işgal, kuşatma ve sivil halkın toplu katliamı faaliyetlerinde yeni silah türleri ve modern teknolojiler kullanılmıştır.

Her savaşı bir müzakere süreci takip eder ve bu süreç savaşla eş zamanlı yürüyerek çeşitli uluslararası ve bölgesel güçleri kapsar. Bu durum, Gazze savaşında ağır bir taksitlendirmeyle [7], Lübnan’da ise Kasım 2024 anlaşmasıyla ve ardından benim "ateşkes savaşı" [8] olarak adlandırdığım süreçle gerçekleşmiştir.

Bu süreç; Litani Nehri'nin güneyindeki köy ve kasabaların sistematik olarak yıkıldığı, suikastların durmadığı, Lübnan’ın güney, Bekaa ve Beyrut’un güney banliyösü (Dahiye) dahil tüm bölgelerinin bombalandığı on beş aylık bir dönemi kapsamıştır.

Bu tabloya, Lübnan’daki direnişin ateşkese bağlılığı ve hükümet içindeki dayanışmanın korunması eşlik etmiştir. Ancak bu hükümet, savaş halindeki bir ülkenin siyasetinde görülebilecek en tuhaf örneklerden birini sergileyerek; kendi direniş güçlerini zayıflatmaya çalışan kararlar almış ve ulusal diplomasiden uzak, "tek taraflı bir diplomasi" [9] yürütmüştür.

Dünya sistemlerindeki hiçbir hükümetin savaş zamanı davranış kurallarında böyle bir durumun emsali bulunmamaktadır.

Lübnan'daki bu tabloya; Umman’da yürütülen ve bölge savaş tarihinde benzeri görülmemiş bir şekilde İran'a karşı savaş açılmasıyla sonuçlanan ABD-İran müzakerelerine ilişkin bölgesel ve uluslararası durum eşlik etmiştir. İran, savaş yörüngesinde bir direnç ve güç sergilemiştir.

Lübnan, hem "ateşkes sonrası savaşı" püskürtmek hem de bu savaşın bölgesel ve uluslararası alandaki doğasına ilişkin rasyonel ve gerçekçi bir kavrayış gereği bu savaşın kapsamına girmiştir.

Lübnan’daki direniş, güney Lübnan’da büyük muharebelere sahne olan ve tüm Lübnan’ı kapsayan bu savaşta açık bir metanet ve kuvvet sergilemiştir.

Bu süreçte "Dahiye Doktrini" [10] planının uygulanmasına tanıklık edilmiş; ardından toplu katliam suçları işlenmiş, topraklar işgal edilmiş ve yapılar, sakinlerinin geri dönüşüne imkan vermeyecek şekilde yerle bir edilmiştir.

Bu, boyutları itibarıyla önceki savaş biçimlerinden ayrılan gerçek bir varlık savaşıdır; dolayısıyla bu savaşın doğasına uygun sonuçlar doğurması icap eder [11].

Lübnan’ın önünde müzakere ve ateşkes için iki fırsat bulunmaktaydı: Birincisi, İslamabad’da yürütülen uluslararası ve bölgesel müzakereler aracılığıyla direnişin ortaklığında müzakere etme fırsatıydı.

Nitekim Lübnan bu masada temel bir katılımcıydı; hakları ve yükümlülükleriyle oradaydı. Bu durum, "milletin kolektif müzakeresi" [12] benzeri bir yapıda yer almak anlamına geliyordu.

Geçmişte Suriye gibi bazı Arap ülkelerinin ve Beyrut Arap Zirvesi kararının yönelimi de bu yöndeydi. Lübnan’da, "Arz Ülkesi"nin düşmanla ayrı bir barış yapamayacağı ve 80’li yıllardaki 17 Mayıs deneyiminin bunun açık bir ifadesi olduğu söylenirdi.

Bu gerçekçi ve rasyonel katılımın aksine, Lübnan hükümeti Washington oturumunda münferit bir yola sapmıştır. Toplantı bildirisi ve sonrasındaki gelişmelerden anlaşıldığı üzere bu yol, düşmanla münferit bir barışa [13] çıkmaktadır.

Bu durum, Lübnan’ın ne jeopolitik doğasıyla ne de bu ülkenin hassas varlıksal, Arapçı ve bölgesel dengeler üzerine kurulu siyasi tarihiyle bağdaşmaktadır.

Lübnan hükümetine bu yolda yürümesini kimin tavsiye ettiğini ve ortak savaş meydanı üzerinden müzakerelerle elde edilebilecek kazanımların bertaraf edilmesinin risklerini kimin göz ardı ettiğini bilmiyorum.

Ünlü bir sözün dediği gibi: "Cemaatle gelen ölüm bile bir rahmettir" [14]. Ulusal dayanışma ve birlik, savaş zamanında gerek muharebe meydanında gerekse müzakere odalarında en çok ihtiyaç duyduğumuz unsurdur.

Bu meşakkatli yolda ilerlemek sonuçları itibarıyla son derece ağırdır; ülkenin ve vatandaşların haklarını zayi etmekte ve Lübnan’ı uzun süredir kurtulmaya çalıştığı bir cendereye sokmaktadır.

Bu doğrultuda, savaşın diyalektiği [15] ve ona bağlı siyasi çözümün gerçekçi hareket alanının, Lübnan’ın yerini Washington’da değil, İslamabad müzakere masasında belirlediği kanaatindeyim.

Savaşın devinim mantığı Amerikalıları bile bu durumu kabule zorlamaktadır; nitekim Hürmüz Boğazı’nın açılması ile Lübnan’daki ateşkes arasındaki diyalektik ilişkide bu durum pratik olarak tezahür etmiştir (bazıları bu hakikati görmezden gelse bile). Henüz vakit geçmiş değildir; hükümetin doğru bir tutum sergilemesiyle rotanın düzeltilmesi mümkündür.

Lübnan’da çıkış yollarının nasıl bulunacağı ve "asıl meselenin" [16] neresi olduğu malumdur. Varoluşsal bir savaşın içindeyiz; Lübnan bölgenin bir parçasıdır ve yaşananlar büyük kaderleri tayin edecektir. Gerçekliğe dayanan siyasi rasyonalite, halkının büyük bir cesaretle savunduğu bu Şark'ta Lübnan'ın konumunu koruyacak seçenekleri üretecektir.


[1] Felsefi bir önerme olarak, henüz gerçekleşmemiş ancak gerçekleşmesi mümkün olan ihtimaller evrenini ifade eder. (ç.n.)

[2] Yazarın siyaset felsefesini temellendirdiği ana aksdır. Siyasetin metafizik beklentilerle değil, somut güç dengeleriyle (Reelpolitik) yürütülmesi gerektiğini vurgular. "Rasyonalite" burada verili şartlar altında en yüksek faydayı sağlama yetisidir. (ç.n.)

[3] Hizbullah'ın 8 Ekim sonrası Gazze'ye destek amacıyla açtığı cepheyi tanımlayan teknik terimdir. Literatürde "Destek Savaşı" veya "Lojistik/Manevi Destek Cephesi" olarak geçer. Doğrudan bir saldırı savaşı değil, başka bir cepheyi rahatlatma amaçlı askeri faaliyeti ifade eder. (ç.n.)

[4] Bölgesel jeopolitikte "Direniş Ekseni" (Mihverü’l-Mukaveme) kavramına yapılan diplomatik ve daha kapsayıcı bir atıftır. (ç.n.)

[5] Çatışmanın sınırlarının artık toprak veya çıkar değil, tarafların ontolojik varlığına (bekasına) dayandığını belirtir. (ç.n.)

[6] Metinde açıkça belirtilmese de Lübnan'da çağrı cihazları ve telsizlerin patlatıldığı siber-fiziksel saldırılara (Eylül 2024) yapılan kronolojik atıftır. (ç.n.)

[7] Müzakere süreçlerinin parça parça, oyalayıcı ve sonuçsuz bırakılmasını eleştiren metaforik bir terimdir. (ç.n.)

[8] Yazarın literatüre kazandırdığı özgün bir kavramsallaştırmadır. Kağıt üzerinde bir ateşkes veya müzakere varken sahada yıkımın daha şiddetli devam etmesi paradoksunu tanımlar. Oksimoron bir yapıdadır. (ç.n.)

[9] Lübnan hükümetinin ulusal mutabakatı dışlayan, yalnızca belirli bir siyasi odağın çıkarlarını gözeten dış politika anlayışına eleştiridir. (ç.n.)

[10] İsrail ordusunun sivil altyapıyı tamamen yok ederek halkı caydırma stratejisinin askeri adıdır. 2006 savaşı sonrası İsrail Genelkurmay Başkanı Gadi Eizenkot tarafından formüle edilen, sivil yerleşim yerlerini askeri hedef sayan doktrindir. (ç.n.)

[11] Hukuki bir zorunluluk (necessity) ve sonuç ilişkisi kurar. Eğer savaş varoluşsal ise, barışın veya sonucun da kozmetik bir ateşkes değil, sistemsel bir değişim olması gerektiğini ima eder. (ç.n.)

[12] Lübnan'ın bölgesel bloktan bağımsız hareket etmemesi gerektiğine dair pan-Arabist veya bölgeselci bir yaklaşımdır. (ç.n.)

[13] Bir ittifakın üyesinin, müttefiklerini devre dışı bırakarak düşmanla tek başına barış yapmasıdır. Tarihsel olarak 1979 Camp David veya 1983 "17 Mayıs Anlaşması"na atıfta bulunarak, Lübnan'ın direniş eksenini terk edip Batı/İsrail çizgisine kayması riskini tanımlar. (ç.n.)

[14] Arap kültüründe dayanışmanın, felaket anında bile tek başına kurtuluş çabasından üstün olduğunu belirten atasözüdür. (ç.n.)

[15] Savaş ve barış (müzakere) süreçlerinin birbirini dışlayan değil, birbirini besleyen ve dönüştüren dinamik yapısını ifade eder. Hegelyen veya Marksist bir kökenden ziyade, sahadaki askeri kazanım ile masadaki diplomatik koz arasındaki karşılıklı bağımlılığı anlatır. (ç.n.)

[16] Kelime anlamı "atın bağlandığı yer" olan bu deyim, bir meselenin can alıcı noktasını, düğümün çözüldüğü yeri ifade eder. (ç.n.)