
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Kerim Haddad, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki stratejik konumunu kullanarak küresel güç dengesinde nasıl bir eksen kaymasına yol açtığını analiz ediyor. Geleneksel güç unsurlarına (ekonomi, askeri büyüklük) sahip olmamasına rağmen İran’ın, küresel enerji ve ticaret akışının "güvenilirliğini" sarsarak ABD’nin "pasif hegemonyasına" meydan okuduğunu kaydeden Haddad; savunma maliyetlerinin, taciz maliyetlerinden çok daha yüksek olduğu "maliyet asimetrisi" prensibiyle İran’ın sistemik bir aktör haline geldiğini vurguluyor.
Uluslararası sistemdeki her dönüşüm, kendisini büyük muharebe gürültüleriyle veya resmi ittifak değişimleriyle dışa vurmaz. Değişim bazen görünüşte küçük ancak yapısı itibarıyla hayati bir eklem noktasından sızar: Bir deniz geçidi, bir enerji düğümü veya tedarik zincirlerindeki bir darboğaz [1].
Hürmüz Boğazı’nda son aylarda yaşananlar, bölgesel bir savaştaki geçici bir hadise olmaktan ziyade; Soğuk Savaş’ın bitişinden bu yana dünyayı yöneten sistemin sarsıldığını ve yeni bir güç kavramının şekillendiğini ortaya koyan kurucu bir momenti teşkil eder.
Bu yeni güç; yalnızca ekonominin büyüklüğü veya uçak gemilerinin sayısıyla değil, akışın güvenilirliğini [2] kontrol etme kapasitesiyle ölçülür: Enerji, ticaret ve zamanın akışı.
On yıllar boyunca Amerikan hegemonyası, apaçık görünen bir denklem üzerine inşa edildi: Amerika Birleşik Devletleri her yeri kontrol etmez, ancak başkalarının kendi alanlarını kontrol etmesini engeller. Batı Yarımküre’ye hükmederken, Çin’in Doğu Asya üzerinde tam bir hegemonya kurmasını önler ve Avrupa’da Rusya’yı dizginler.
Bu "pasif hegemonya" [3] -yani başkalarının dengelerini yönetme ve tekilleşmelerini engelleme stratejisi- doğrudan işgal veya geleneksel sömürge yönetimi olmaksızın küresel Amerikan merkeziyetini tescil etmeye yetti. Ortadoğu ve özellikle Körfez, bu denklemdeki kilit halkayı oluşturdu: Petrol akışını temin eden, küresel ekonominin ritmini de temin eder; ritmi elinde tutan ise herkes üzerinde nüfuz sahibi olur.
Ancak bu denklem, sessiz bir önşarta dayanıyordu: Tedarik hatlarının korunabilir olması, risklerin sigortalanabilir kalması ve "tehlikenin" teorik sınırlarda tutulması.
Kırılma tam olarak burada yaşandı. Son savaş, coğrafi kontrol haritasını değiştirmekten ziyade, kontrolün bizzat anlamını değiştirdi. Kontrol artık boğazı kapatmak veya işgal etmek anlamına gelmiyor; oradan geçişi "güvenilmez" kılma kapasitesi anlamına geliyor.
Her tankerin bir riske, her seferin bir kayıp ihtimaline dönüşmesi; geçidin resmi olarak kapatılmasına gerek kalmadan asli işlevinin çökmesi için yeterli sebep oluşturur. 21. yüzyılda güç böyle yönetilir: Mutlak engelleme ile değil, güvenin sarsılması [4] yoluyla.
Bu bağlamda İran, anın mantığını herkesten önce kavrayan aktör olarak öne çıktı. Geleneksel ölçütlerde -ekonomi veya silahlanma bakımından- ABD, Çin veya Rusya ile rekabet etmedi; ancak çok daha nadir bir şeye sahip oldu: Yakın bir alternatifi bulunmayan bir düğüm noktası [5] üzerinde hakim konum ve topyekûn savaş yerine "sınırlı tehdit" kullanma iradesi.
Kesintili saldırılar, hesaplanmış tehditler ve tek bir net mesaj: Bu küresel arteri öngörülemez hale getirebiliriz. Sonuç boğazın kapanması değil, ondan daha tehlikeli olan bir durumdu: Güvenilirliğin çöküşü.
Sigorta şirketleri fiyatları yükseltti veya piyasadan çekildi, sevkiyat trafiği keskin bir düşüş kaydetti ve ithalatçı ülkeler, enerjinin artık sadece bir piyasa emtiası değil, günlük bir milli güvenlik meselesi olduğu gerçeğine göre hareket etmeye başladı.
Burada güç dengesi, tek bir kurşun daha sıkılmadan değişir. Zira her petrol tankerini günün her saati korumak; maliyetli, sürekli ve kaynakları tüketen bir görevdir.
Buna karşılık, karşı tarafın tehlike iklimini canlı tutmak için ara sıra vurması yeterli olur. İşte bu "maliyet asimetrisi"dir [6]: Savunma görevinin, ihlal etme görevinden çok daha pahalı hale geldiği nokta. Yeni güç, tam da bu boşluktan doğar. Mesele artık denize kimin sahip olduğu değil, denizi kimin güvensiz kılabildiğidir.
Körfez’in eski modelinin çöküşü bu kuralı takip eder. Eskiden düzen basitti: Üreticiler ihraç eder, piyasalar fiyatlandırır ve ABD yolları güvence altına alırdı.
Bu düzen, rekabetin istikrarla birlikte var olmasına imkan tanıdı. Bugün bu denge çözülüyor. Sigorta maliyetleri yükselip sevkiyat bir maceraya dönüştüğünde, üretici ve ithalatçı ülkelerin hesapları eş zamanlı olarak değişir.
Sözleşmeler evrilmeye, rotalar başkalaşmaya ve siyasi öncelikler, ihracatın "güvenilirliği" üzerinde doğrudan etki sahibi aktöre göre uyarlanmaya başlar. Bu kapasite, coğrafyanın ve konjonktürün gereği olarak İran’a geçti.
Bu dönüşümün yansımaları bölge sınırlarını aşar. Büyük ölçüde Körfez enerjisine bağımlı olan Asya, kendisini yeni bir denklemin önünde bulur: İstikrarsız bir ortamda istikrarlı akış nasıl temin edilir? Çin, kaynaklarını çeşitlendirmiş olsa da Körfez’e bağlı altyapıyla ilişkisini sürdürür. Hindistan, Japonya, Güney Kore; tamamı enerjinin istikrarlı akışı üzerine kurulu ekonomilerdir. Bu akıştaki herhangi bir aksama; enflasyon, kur dalgalanmaları ve siyasi seçeneklerin kısıtlanması olarak geri döner. Zamanla "enerji ihtiyacı", dış politika için manevra alanlarını daraltan bir pusulaya dönüşür.
Buna mukabil, diğer güçler bu sarsıntıdan fayda sağlar. Rusya, ana enerji ihracatçısı sıfatıyla fiyat artışlarından ve dalgalanmalardan yararlanır.
Çin, arzın büyük bir kısmını absorbe edip kendi ağları içinde yeniden yönlendirebilir. Düğüm noktasını elinde tutan İran ise geleneksel ağırlığının ötesinde bir nüfuz devşirir. Bu taraflar arasında resmi bir ittifaka ihtiyaç yoktur; teşviklerin kesişmesi yeterlidir. Sistemin yapısı oyuncuları aynı yöne ittiğinde, ilan edilmemiş bir "objektif ittifak" [7] doğar.
Böylece yeni bir sistemin hatları oluşur: Sanıldığı gibi üç kutuplu değil, İran’ın geleneksel güç unsurlarının eksikliğine rağmen küresel etkiye sahip "bölge-üstü" [8] bir güç olarak dahil olduğu, dört kutuplu bir yapıya yakın bir sistem. Ona bu konumu veren, içeride sahip oldukları değil, dışarıda kontrol ettikleridir: Zamana ve riske karşı aşırı hassas olan küresel ekonomide vazgeçilmez bir düğüm noktası.
Bu dönüşüm karşısında ABD kendisini keskin bir yol ayrımında bulur. İlk seçenek, boğaz üzerinde askeri kontrolü yeniden tesis etmeye çalışmaktır.
Ancak bu; askeri üstünlüğe rağmen kontrolün garanti edilemediği bir ortamda, yüksek maliyetli ve uzun vadeli bir taahhüt anlamına gelir. Çünkü sorun artık boğazı "açmak" değil, güvenilirliğini "garanti etmek"tir; bu da her türlü küçük hadiseyi önleyebilecek kalıcı bir mevcudiyet ve kapasite gerektirir. Asimetrik bir dünyada bu, neredeyse imkansız bir hedeftir.
İkinci seçenek, ABD’nin hayati akışların tek garantörü olmadığı yeni bir düzenlemeyi kabul etmektir. Bu kabul, ani bir yenilgi anlamına gelmez; ancak rolün ve konumun yeniden tanımlanmasını gerektirir.
Tek kutuplu merkeziyetçilikten, sistemin eklem noktalarını etkileme kapasitesinin birkaç güç arasında paylaşıldığı "kısıtlı çok kutupluluğa" geçiş anlamına gelir. Bu geçiş, bir kez yerleştiğinde geri döndürülmesi güç bir hal alır.
Bu iki seçenek arasında üçüncü bir risk yatar: Gerçekliği reddetmek. Politikalar artık geçerli olmayan varsayımlar üzerine inşa edildiğinde, gerginliği tırmandırmak uyum sağlamanın psikolojik alternatifi haline gelir.
Aktör, eski dengeyi geri getirme umuduyla, üzerinde tam kontrol sahibi olmadığı bir basamakta "tırmanma tuzağına" [9] düşer. Ancak paradoks şudur ki; eski kontrol araçları yeni bağlamda işlev görmeyebilir. Geçitleri zapt etmeye yeten askeri üstünlük; "beklentileri", "sigortayı" ve "güveni" zapt etmeye yetmez. Bu unsurlar bozulduğunda, haritalar aynı kalsa bile sistem değişir.
Bu tablonun merkezinde daha derin bir paradoks belirir: Akışları güvence altına almak üzerine kurulan sistem, bizzat akış mantığının içerisinden tehdit edilir hale geldi.
Dünya hassas tedarik zincirlerine ne kadar bağımlı hale gelirse, küçük sarsıntılara karşı o kadar kırılganlaşır. Kesintinin maliyeti ne kadar artarsa, onu tehdit etme kapasitesinin değeri de o kadar yükselir.
Bu bir tersine oyundur: Güç artık mutlak kontrolde değil, kontrolü imkansız veya katlanılamaz derecede maliyetli kılma kapasitesindedir.
Buradan hareketle soru artık şudur: Bu veya şu savaşı kim kazandı? Değil; oyunun kurallarını kim yeniden tanımladı? Cevap, bir boğazı küresel nüfuz aracına dönüştürmeyi başaranın, kendisini sistemin çeperinden merkezlerinden birine taşıdığına işaret eder.
Mevcut dönüşümlerin neden sadece anlık askeri veya siyasi sonuçlardan daha derin göründüğünü bu durum açıklar. Bunlar, küresel ekonominin bizzat işleyiş biçimine dokunan yapısal dönüşümlerdir.
Yine de tabloyu katı belirlenimciliklere indirgememek gerekir. Uluslararası sistem, doğası gereği inovasyon ve uyum yoluyla yeniden şekillenebilir.
Devletler enerji kaynaklarını çeşitlendirmeye, alternatif rotalar geliştirmeye, depolamaya yatırım yapmaya veya sigorta ve sevkiyat ağlarını yeniden tasarlamaya yönelebilir. Ancak bu tepkiler zaman ve devasa yatırımlar gerektirir; bu süre zarfında ise "darboğaz" belirleyici bir faktör kalmaya devam eder. Yani açılan nüfuz penceresi hızlıca kapanmaz.
Netice itibarıyla, "alan siyasetinin" [10] yerini "düğüm noktası siyasetinin" [11] aldığı geçişsel bir momentteyiz. Düğüm noktasına sahip olan, geniş alanları kontrol etmeksizin onlar üzerinde nüfuz sahibi olma kapasitesine erişir.
Bu kuralı erken kavrayan, cüssesini aşan bir güç biriktirir. Eski kurallara tutunan ise konusu artık mevcut olmayan bir savaşta çarpışma riskiyle karşı karşıya kalır.
Bu bağlamda mesele sadece İran değil, onun sunduğu derstir: Birbirine bağlı bir dünyada güç artık sadece sahip olduklarınızla değil, başkalarında neleri aksatabildiğinizle [12] ölçülür.
Eğer bu mantık sürerse, uluslararası sistem sadece ordular ve donanmalar etrafında değil, darboğazlar ve güvenilirlik noktaları etrafında yeniden düzenlenir. Dünyanın içinden geçtiği o dar alanlarda, yeni güç dengeleri yazılır.
[1] Jeopolitik literatürde "Chokepoint" olarak bilinen, stratejik geçiş yollarını ifade eder. Metinde bu terim sadece coğrafi bir dar geçit değil, küresel kapitalizmin "akış" (flow) mantığının en hassas ve kırılgan halkası olarak konumlandırılır. (ç.n.)
[2] Bir sistemin veya rotanın kesintisiz ve öngörülebilir şekilde çalışma kapasitesidir. Yazarın ana tezi, gücün "alan hakimiyeti"nden "güvenilirlik yönetimi"ne kaydığıdır. Burada güvenilirlik, sigorta primlerini ve piyasa beklentilerini belirleyen unsurdur. (ç.n.)
[3] ABD'nin doğrudan yönetmek yerine, rakiplerinin birbirini dengelemesini sağlayarak üstünlük kurma stratejisidir. Gramsci'nin veya uluslararası ilişkiler teorilerinin "negative hegemony" kavramına atıfta bulunur. Kontrol etmekten ziyade, başkasının kontrol etmesini engellemek üzerine kuruludur. (ç.n.)
[4] Fiziksel bir engelleme yapmadan, sistemin psikolojik ve ekonomik temelini bozma eylemidir. Tekvid kelimesi (sabotaj, altını oyma, çökertme) köksel olarak bir yapının temelini yıkmayı ifade eder. (ç.n.)
[5] Ağ teorisinde (Network theory) stratejik kesişim noktasıdır. Metinde Hürmüz Boğazı basit bir yol değil, enerji ve ticaret ağlarının bağlandığı bir "hub" veya "node" olarak tanımlanır. (ç.n.)
[6] Savunma için harcanan kaynakların, saldırı/taciz için harcananlardan katbekat fazla olması durumudur. Modern asimetrik savaşın (asymmetric warfare) ekonomik temelidir. Bir füzeyi durdurmak için harcanan savunma sisteminin maliyeti, füzenin maliyetinden çok yüksektir. (ç.n.)
[7] Taraflar arasında imzalı bir anlaşma olmaksızın, şartların ve çıkarların onları aynı sonuca itmesiyle oluşan fiili iş birliğidir. Siyasi analizde "objective alliance" kavramı, ideolojik değil yapısal zorunluluklardan doğan birliktelikleri açıklar. (ç.n.)
[8] Etki alanı coğrafi sınırlarını aşan, küresel sistemin işleyişini etkileyebilen aktördür. İran'ın "bölgesel güç" (regional power) kategorisinden çıkıp küresel bir denklemin parçası haline geldiği iddiasını taşır. (ç.n.)
[9] Stratejik bir çözüm üretemeyen aktörün, kontrolü kaybetme pahasına gerginliği sürekli artırmasıdır. "Escalation trap", oyun teorisinde tarafların rasyonel olmayan bir şekilde çatışmayı büyütmelerini ifade eder. (ç.n.)
[10] Toprak kazanımı ve coğrafi genişleme odaklı geleneksel jeopolitik yaklaşımdır. "Living space" (Lebensraum) veya geniş toprak parçalarına hükmetme anlayışına atıf yapar. (ç.n.)
[11] Geniş topraklar yerine, sistemin kilit geçiş ve kontrol noktalarına odaklanan modern stratejidir. Akışkan modernitede gücün lokasyonunu açıklar. (ç.n.)
[12] Bir sistemi bozma, durdurma veya maliyetini artırma yeteneğidir. Gücün artık "yapabilmek"ten ziyade "yaptırmamak" (veto power/disruption power) üzerinden tanımlandığını gösterir. (ç.n.)
Çeviri: YDH