BAE, Afrika’daki kazanımlarını korumaya çalışıyor

23 Nisan 2026

"BAE’nin 'tarafsızlık' anlatısı, bu kez son yirmi yılda Abu Dabi diplomasisinin şekillenmesinde pay sahibi olan isimlerden birinin bizzat kendi ifadeleriyle çöktü."

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Muhammed Abdulkerim Ahmed, Birleşik Arap Emirlikleri'nin Afrika'daki aşınan imajını onarma çabalarını ve Sudan iç savaşı bağlamında HDK'ye (Hızlı Destek Kuvvetleri) verdiği desteğin diplomatik ve stratejik yansımalarını ele alıyor. BAE'nin kendisini bölgede Mısır gibi geleneksel güçlerin yerini alan bir "alt-emperyal güç" olarak konumlandırma girişimi, bölgedeki jeopolitik gerilimler ve İsrail ile kesişen çıkarlar ekseninde gelişti. Özellikle danışman Abdülhalik Abdullah'ın çelişkili açıklamaları üzerinden Abu Dabi'nin "tarafsızlık" söyleminin nasıl bir savunma hattına dönüştüğünü gösteriyor.

Geçtiğimiz ekim ayından bu yana Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), Afrika’daki “parlak” imajının aşınmaya başladığını hissederek kıtadaki halkla ilişkiler faaliyetlerini yönetmek üzere Afrika’nın önde gelen kuruluşlarından APO Group ile anlaştı.

Şirketin temel görevi, Abu Dabi’nin başta Güney Afrika, Kenya, Nijerya ve Senegal olmak üzere Afrika ülkelerindeki imajını iyileştirmek ve yerel medyaya bu hedefle uyumlu içerik sağlamaktı. Bu adım, Emirlik siyasetçi ve akademisyenlerinin kendi ülkeleri ile Körfez devletlerinin Afrika’daki “tarihi anına” dair benimsedikleri vizyonun bir sonucuydu.

Söz konusu vizyon, bölgedeki geleneksel güçlerin -başta Mısır olmak üzere- rollerinin gerilediği varsayımına dayanıyor; dolayısıyla bu rolü devralmayı ve devasa finansal kaldıraçlar vasıtasıyla Emirlik nüfuzunu -ki bu nüfuz kuşkusuz İsrail’inkiyle kesişmektedir- en üst seviyeye çıkarmayı hedefliyordu.

Ne var ki İran’a yönelik ABD-İsrail savaşındaki gelişmeler ve bununla birlikte BAE’nin rolünün, Washington’ın Orta Doğu düzenlemelerinde askeri ve güvenlik operasyonlarının merkez üssü ve basit bir dişlisinden ibaret olduğunun açığa çıkması, Abu Dabi’nin Afrika’daki “üstünlük” söylemine ağır bir darbe indirdi.

Bu durum, Muhammed bin Zayid rejiminin içindeki bazı isimleri, Abu Dabi’nin Afrika politikalarını savunmak, meşrulaştırmak ve normalleştirmek için amansız açıklamalar yapmaya sevk etti.

Bu çerçevede, Bin Zayid’in danışmanı Abdülhalik Abdullah’ın 27 Mart’taki bir televizyon mülakatında ülkesinin Sudan ve Afrika politikalarına dair yaptığı yorumlar öne çıktı.

Abdullah, 2019’dan bu yana, diğer Arap devletlerinin (Mısır, Irak ve Suriye) rollerinin gerilemesinin ardından Körfez ülkelerinin “Arap ulusal güvenliğinin ağırlık merkezi” haline geldiğini ve Körfez’in bu rolleri uluslararası ve bölgesel düzeyde fiilen devraldığını iddia eden “üstenci” açıklamalarıyla tartışma yaratmıştı; ki bu, 2018 yılında yayımlanan “Çağdaş Arap Tarihinde Körfez Anı” başlıklı kitabının içeriğiyle de örtüşüyordu.

BAE’nin Afrika’daki “tarihi” anı

Son yıllarda Abu Dabi’nin ve genel olarak Körfez başkentlerinin Afrika’da, başta Mısır olmak üzere geleneksel Arap güçlerinin yokluğunu telafi eden bir rol oynadığına dair Emirlik söylemi ivme kazandı.

Bu bağlamda İbtisam el-Ketbi, ülkesinin bölgedeki (özellikle Sudan’daki) gücü ve nüfuzunu ele alırken, BAE’nin Afrika’daki “kaba kuvvetini” çarpıcı bir biçimde ifade eden, “ülkemiz büyüdü” ve “artık kaslarımız var” şeklindeki meşhur sözlerini sarf etmişti.

Bu kaba üslup, Emirlik rejiminin niteliğini ve elitlerinin ruh halini açıkça yansıtıyordu. Bu elit kesimin önemli bir kısmı eğitimini veya araştırma deneyimini Mısır’da almış, en seçkin Mısırlı akademisyenlerle temas kurmuştu. Söz konusu akademisyenler ise zaman zaman kapalı devre toplantılarda, Emirlik elitlerine ve onların Mısır ile Körfez dışındaki diğer Arap ülkelerine yönelik hasmane niyetlerine, ayrıca siyasi, ekonomik ve askeri her alanda “Amerikan gücü” siyasetiyle bütünleşmelerine duydukları öfkeyi dile getiriyordu.

Emirlikler, ülkelerinin “dünyanın Afrika’ya açılan kapısı” olduğu sloganını ekonomik göstergelere dayandırarak izah ettiler. BAE’nin birçok Afrika ülkesine yapılan mal ihracatında liste başında yer alması ve Sahra Altı Afrika ile olan petrol dışı ticaret hacminin 2025 yılı itibarıyla yaklaşık 25 milyar dolara ulaşması, kıtadaki “Emirlik Anı”nın kanıtı olarak sunuldu.

Ancak bu rol bugün haklı olarak, BAE’nin Afrika’daki devasa genişlemesinin emperyal güçlerin yönelimlerine ve emellerine sadık bir hizmete dayandığı, hatta bazı faaliyetlerinin ekonomik çerçeveyi aşarak Libya, Sudan ve Somali’de olduğu gibi İsrail lehine tam bir tahakküm kurmak amacıyla birçok Arap-Afrika ülkesinde kaosu ve “devlet terörünü” derinleştirmeye vardığı bir “alt-emperyal güç” olma niteliğiyle değerlendirilmektedir.

Bu bağlamda Hüsam Mahcub, BAE’nin Afrika’daki alt-emperyalizmine dair önemli makalesinde (Şubat 2025), “maharetli tüccar” zihniyetine işaret etti.

Mahcub, Emirates Hava Yolları’nın 1985’te Pakistan Uluslararası Hava Yolları’ndan kiralanan ve Dubai’den Karaçi’ye havalanan tek bir uçakla başlayan serüveninin, 2023 itibarıyla Dubai Havalimanı’nı dünyanın en yoğun havalimanlarından birine dönüştürmesine atıfta bulundu.

Bu örneği, BAE’nin Afrika’daki başarısının yöntemlerini göstermek için kullandı: Abu Dabi, kıta ülkeleriyle yürüttüğü geleneksel ikili ilişkilerin ötesine geçerek bölgesel ve uluslararası iş ve istihbarat ortaklıklarına girmiş, ayrıca devlet dışı aktörlerle iş birliği yaparak devlet karşıtı güçlerle anlaşmalar akdetmiştir.

Bu durum, kaynakların yağmalanmasını sürdürmeyi ve siyasi kaosu araçsallaştırmayı hedeflerken, aynı zamanda BAE’nin Afrika’ya, Arap-Afrika ülkelerinin kıtada izlediği “geleneksel” uluslararası ilişkiler dinamiklerinden çok daha derin seviyelerde nasıl sızabildiğini de açıklamaktadır.

Kas gösterisinden “kıskançlık” söylemine

Emirlik yetkililerinin açıklamalarının söylem düzeyinde belli bir farklılık yansıtması şaşırtıcı değildi. El-Ketbi’nin yukarıda değinilen sözleri, Afrika’nın bağımsızlığına saygı duyulması gereken siyasi bir saha olduğu gerçeğini göz ardı eden bir güç gösterisi olarak belirirken; Abdullah’ın müdahaleleri, Suudi Arabistan ve diğer ülkelerin BAE’nin rolüne ve sadece bölgesel değil, önemli bir küresel güç olma yolundaki benzeri görülmemiş başarısına yönelik duydukları “kıskançlıktan” bahsettiği savunmacı bir tona büründü.

Özellikle Sudan konusunda Abdullah’ın yaklaşık iki saatlik mülakatın sadece 10 dakikasını ayıran tutumu, daha önce defalarca dile getirdiği vizyonunun yeni bir aşaması olsa da özünde bir çelişkiler ve yalanlar silsilesidir.

Abdullah, 2025’teki önceki açıklamalarında BAE’nin Sudan çatışmasında “hiçbir taraftan yana olmadığını” iddia etmiş, ancak savaşın sürmesinden Sudan ordusunu sorumlu tutarak bu tutumun BM ve büyük güçlerin “terörle mücadele” çağrısıyla uyumlu olduğunu ileri sürmüştü.

Abdullah, “terörle nerede olursa olsun mücadele etmeye yönelik bu önleyici rolün yanı sıra, dış politikanın temel taşı olan insani yardım rolünün de ihmal edilmediğini” eklemişti. Fakat son konuşmasında yeniden karşı tarafı hedef alan bir yaklaşıma dönerek, ülkesinin Hızlı Destek Kuvvetleri’ne (HDK) destek veren tek taraf olmadığını; Uganda, Etiyopya ve Güney Sudan gibi birçok ülkenin de bu desteği sunduğunu iddia ederek bir bakıma HDK’ye verdikleri desteği de itiraf etmiş oldu.

Gözlemciler, Abdullah’ın (diğer aktörler yerine sadece) kendi ülkesinin rolüne yönelik saldırıların yoğunlaşmasına dair kullandığı mağduriyet diline dikkat çekerken; aynı mülakat, Emirlik diplomasisinin çelişkilerini eşine rastlanmamış bir biçimde ortaya koydu.

BAE’nin “tarafsızlık” anlatısı, bu kez son yirmi yılda Abu Dabi diplomasisinin şekillenmesinde pay sahibi olan isimlerden birinin bizzat kendi ifadeleriyle çöktü. Abdullah’ın son açıklamalarını, ülkesinin HDK’ye (ve kıtanın çeşitli yerlerindeki benzer hareketlere “destek karşılığı kaynak” formülüyle) verdiği desteğin zımnen kabulü olarak nitelendiren gözlemciler, böyle bir itirafın muhtemel hukuki sonuçlarına işaret ediyorlar. Kapalı kapılar ardında ve istihbarat servislerinde dönenlerin medyada ilan edilenlerden farklı olduğuna dair Abdullah’ın ısrarı, Abu Dabi’nin Sudan’daki tutumunu artık her türlü imkanla savunma noktasına geldiğini göstermektedir.

Neticede, BAE’nin Afrika’daki “tarihi anı”, emperyal bir aşamaya daha yakın görünmektedir. Abdullah’ın, “Afrika denilen bu kıta” ve onun “istibdat” içindeki durumu hakkındaki kaba ifadeleri bu bakış açısını berraklaştırmaktadır.

Afrika ülkelerini umut verici birer kaynak madeni olarak gören bu yaklaşım, BAE’yi kuruluşundan bu yana “yardımsever ve cömert” bir geçmişe sahip olarak sunmakta ve Sudan örneğinde olduğu gibi bu bölgeyi desteklemeyi ülkesine yüklenmiş “insani ve ulusal bir sorumluluk” olarak tanımlamaktadır.

Çeviri: YDH