Dezenformasyon ve gerçekler: Hamas'ı İsrail mi kurdu?

24 Nisan 2026

❝Filistinlileri kendi kaderleri üzerindeki iradelerinden mahrum bırakmak, İsrail’in yürüttüğü psikolojik savaşın en temel taşlarından biri...❞

YDH- Devlet dışı aktörler, siyasal İslam ve İslami Direniş Hareketi - Hamas tarihi üzerine yoğunlaşan; çevirmen ve siyaset felsefesi alanında uzman bir akademisyen olan Mücemma Hareket, Batı medyasında ve bazı siyasi çevrelerde yaygın biçimde dile getirilen “Hamas’ın, Filistin Kurtuluş Örgütü’nü (FKÖ) zayıflatmak amacıyla doğrudan İsrail tarafından kurulduğu ya da desteklendiği” yönündeki iddiaları kapsamlı biçimde çürüttü. Mücemma Hareket, Hamas’ın kökenine ilişkin bu tür “komplo teorilerini” reddederek, hareketin Filistin’in toplumsal ve siyasal gerçekliği içinde ortaya çıkan bağımsız bir aktör olduğunu savunuyor.


Filistinli İslami bir oluşum olan Hamas, sadece silahlı bir grup değil, aynı zamanda siyasi bir hareket. Özellikle İsrail’e karşı direnişte başı çektiği için Filistin halkının büyük bir kesimi tarafından destekleniyor.

Hamas’ın Filistin toplumunda bu kadar derin kökleri olsa da, hareketin nasıl ortaya çıktığına dair —özellikle Batı dünyasında ve hatta Filistin davasına sempati duyan çevrelerde bile— çok yaygın ama asılsız bir hikaye anlatılıp duruyor.

Söz konusu iddia tam olarak şu: Hamas, merhum lider Yaser Arafat’ın seküler çizgideki Filistin Kurtuluş Örgütü’nü zayıflatmak için bizzat İsrail tarafından teşvik edildi, hatta İsrail eliyle kuruldu.

Oysa bu anlatı, hem Filistin toplumundaki Hamas karşıtı odakların hem de İsrail istihbaratının uydurduğu bir efsaneden başka bir şey değil.

Bu iddiayı ortaya atanların başında da, ne ironiktir ki, daha sonra CIA ile yakın bağlar kuran ve 2006’da seçimle gelen Hamas hükümetine karşı düzenlenen ABD-İsrail destekli o başarısız darbe girişiminde kilit rol oynayan Muhammed Dahlan geliyor.

Bu anlatının temel dayanakları —ve son dönemde İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu muhaliflerinin bir siyasi koz olarak kullandığı güncel versiyonu— biraz yakından incelendiğinde bütünüyle çöküyor.

Hamas üzerine uzmanlığıyla tanınan tarihçi Khaled Hroub, bu efsanenin neden hiçbir temeli olmadığını The Electronic Intifada'ya verdiği mülakatta detaylarıyla anlattı.

Uzun ve katmanlı bir geçmiş 

İsrail'in Hamas'ı doğrudan ya da dolaylı yoldan kurduğu veya desteklediği iddiası, aslında oldukça eski ve katmanlı bir geçmişe sahip.

Bu anlatının İngilizce medyada yer alan en eski ve en etkili örneklerinden biri, David K. Shipler’ın The New York Times için Mart 1981’de kaleme aldığı bir haberdir.

Shipler yazısında, dönemin Gazze askeri valisi Yitzhak Segev’in şu sözlerine yer veriyor: "İsrail hükümeti bana bir bütçe verdi; askeri yönetim de bu bütçeyi camilere aktarıyor." Shipler, bu iddiayı doğrudan Segev’e dayandırmasa da, bu fonların hem camiler hem de dini okullar için kullanıldığını ve amacın "FKÖ yanlısı solcu gruplara karşı bir denge unsuru oluşturmak" olduğunu ekliyor.

Shipler, 1986 yılında kurgu dışı dalda Pulitzer Ödülü kazanan Arab and Jew (Arap ve Yahudi) kitabının sonraki baskılarında, Segev’in açıklamalarını daha da ileri götürdü. Segev’in kendisine "İsrail'in, FKÖ ve komünistlere karşı bir denge unsuru olması için İslami Hareketi finanse ettiğini" söylediğini yazdı. Hatta parantez içinde bir not düşerek, bu finansmanın "Hamas’ın tohumlarını beslediğini" iddia etti.

O günden bu yana bu "denge unsuru" ifadesi Shipler’a değil, askeri vali kimliğiyle bu anlatıya bir nevi "meşruiyet" kazandıran Segev’e mal edildi. Bu yanlış atıf; The Intercept ve analist Alon Ben-Meir de dahil olmak üzere sayısız yayın organı ve yorumcu tarafından defalarca tekrarlandı.

Bu anlatıyı Amerikan basınında popüler hale getiren bir diğer eski kaynak ise, Netanyahu muhalifliğiyle bilinen Yossi Melman’ın 1992’de Los Angeles Times için yazdığı "Hamas: Eski Bir Müvekkil Nasıl Amansız Bir Düşmana Dönüştü?" başlıklı makaledir.

Bu dezenformasyon dalgası, Andrew Higgins’in 2009 yılında The Wall Street Journal’da yayımlanan "İsrail, Hamas'ın Doğuşuna Nasıl Yardım Etti?" başlıklı makalesiyle iyice körüklendi.

Higgins yazısında, Hamas’ın yükselişe geçtiği dönemde Gazze’de "dini işlerden" sorumlu olan İsrailli yetkili Avner Cohen’in görüşlerine yer veriyor. Cohen, "Büyük pişmanlıkla söylüyorum ki, Hamas İsrail’in bir icadıdır," diyor. Higgins de Cohen’in bu sözlerini temel alarak; İsrail’in, seküler Filistin Kurtuluş Örgütü’ne karşı bir "denge unsuru" olsun diye Gazze’deki İslami Hareket’e yıllarca göz yumduğunu, hatta yer yer teşvik ettiğini ileri sürüyor.

Ancak bu yazıda da göreceğiniz üzere, gerçek tarih çok daha karmaşık ve eldeki veriler "Hamas'ı İsrail kurdu" efsanesini doğrulamıyor.

Buna rağmen söz konusu efsane, Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki "Aksa Tufanı Operasyonu" kod adlı sürpriz saldırısından sonra yeniden alevlendi.

Ana akım medya ve yerleşik basın organları da bu iddiaları hemen sahiplendi. Bunlar arasında Mark Mazzetti ve Ronen Bergman’ın Aralık 2023’te The New York Times’ta yayımlanan ve çok okunan "'Sessizliği Satın Almak': Hamas’ı Destekleyen İsrail Planının Perde Arkası" başlıklı makalesi de var. Aynı dönemde CNN de benzer bir anlatıyı yayarak; Katar’dan Hamas yönetimindeki Gazze’ye giden nakit para akışının bizzat Netanyahu tarafından onaylanıp savunulduğunu, hatta koalisyon ortaklarının Netanyahu’yu "Hamas’a karşı fazla yumuşak davranmakla" suçladığını iddia etti.

Siyonist yayın organları ise bu anlatıyı, Hamas’a karşı çok müsamahakar davrandığını iddia ettikleri Netanyahu’yu köşeye sıkıştırmak için bir koz olarak kullandı. The Times of Israel siyaset yazarı Tal Schneider, 8 Ekim 2023 tarihli makalesinde, İsrail’in uzun süredir yürüttüğü politikanın Hamas’ı "ayakta tuttuğunu" ve bir gün önceki operasyona adeta zemin hazırladığını öne sürdü.

Avrupa Birliği eski Dış Politika Şefi Josep Borrell de 2024 yılında kervana katılarak şu sözleri sarf etti: "Evet, Fetih kontrolündeki Filistin Yönetimi’ni zayıflatmak amacıyla Hamas, bizzat İsrail hükümeti tarafından finanse edildi."

Borrell, sadece İsrail’in Katar fonlarına izin verdiğini söylemekle kalmıyor; bu durumun İsrail’in Hamas’ı doğrudan finanse etmesi anlamına geldiğini de ima ediyor.

Oysa tarihin bu şekilde çarpıtılması hem dayanaksız hem de son derece yanıltıcı.

Siyasi rekabet efsaneyi körükledi 

"Hamas’ı İsrail kurdu" efsanesinin ilk ayak sesleri, aslında Segev gibi İsrail istihbaratına ve askeri kanadına yakın isimlerden geldi. Segev’in, İslami Hareket’in henüz cami inşa etme aşamasında olduğu ilk dönemlerde İsrail hükümetinin camilere bütçe ayırdığına dair sözleri, bu iddiaların fitilini ateşledi.

Tarihçi Khaled Hroub, Hamas: Siyasi Düşünce ve Pratik adlı kitabında, Filistin’de yükselen İslamcılığa dair İsrail’in yaptığı analiz ve yorumların oldukça değişken, hatta yer yer çelişkili olduğunu belirtiyor. Kimileri bu yükselişi bir İsrail "tezgahı" olarak görürken; kimileri İsrail’in bu fenomene sadece göz yumduğunu, diğer bir kesim ise İsrail’in başından beri bu harekete karşı amansız bir düşmanlık beslediğini ve onu ezmeye çalıştığını savunuyor.

Ancak bu efsaneyi asıl perçinleyen, Hamas’ın Filistin siyasetindeki rakipleri oldu. Bu rakiplerin başında da merhum Yaser Arafat ve Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) geliyordu. Aslında bu ideolojik husumet çok eskiye dayanıyor; zira seküler Fetih Hareketi'ni kuran isimler, 1950’li yıllarda —yani henüz İsrail devleti kurulmadan önce de var olan— Filistin Müslüman Kardeşler teşkilatından koparak kendi yollarını çizmişti.

Hroub kitabında, "FKÖ’nün enformasyon aygıtı, İsrail kaynaklı bu yorumlara dört elle sarıldı ve bunları yaymak için elinden geleni yaptı" diyor. Onlar için en kullanışlı anlatı, "Hamas’ın, sırf FKÖ’yü zayıflatmak için İsrail tarafından icat edilmiş bir kukla olduğu" iddiasıydı.

1960’lardan bu yana Filistin ulusal kurtuluş mücadelesinin öncü gücü olan FKÖ ile 1980’lerin sonunda sahneye çıkan Hamas arasındaki ipler, 1991’deki Madrid Konferansı öncesinde iyice gerildi. Bilindiği gibi bu konferans, İsrail ve FKÖ arasında imzalanacak Oslo Anlaşmaları'nın da ön hazırlığıydı.

O dönemde FKÖ, Hamas’ı hem Filistin içindeki hem de diasporadaki halkı temsil eden Filistin Ulusal Konseyi’ni yeniden yapılandırmak üzere kurulan hazırlık komitesine davet etti. Hamas bu davete mesafeli durunca, FKÖ’nün resmi yayın organı Filastin al-Thawra, Hroub’un tabiriyle Hamas’ı "ulusal birlik saflarını terk etmekle" suçlayan sert ve yıpratıcı bir kampanya başlattı.

Hroub, "FKÖ’nün açıklamaları genelde şu iki fikir üzerine yoğunlaşıyordu: Hamas ya doğrudan İsrail’in emellerine hizmet etmek için kurulmuştu ya da en azından FKÖ’yü zayıflatmak amacıyla İsrail’in onayıyla ortaya çıkmıştı," diyor.

Madrid Konferansı sırasında Hamas bir bildiri yayımlayarak; FKÖ’nün işgal güçlerine boyun eğdiğini savundu ve bu yüzden örgütün meşruiyetini yitirdiğini ilan etti.

İslami, milliyetçi ve sol/Marksist örgütlerin de aralarında bulunduğu birçok Filistinli grubun, sözde "barış sürecine" karşı birleşerek ortak bir cephe kurmasıyla gerilim iyice tırmandı.

Bu gruplar, 28-30 Ekim 1991 tarihleri arasında toplanan Madrid Konferansı sırasında genel grev çağrısı yaptı. Hroub kitabında, "Grevin başarısı dikkat çekiciydi ve FKÖ liderliğini bir hayli endişelendirmişti," diye not düşüyor.

Hamas ve beraberindeki 10 farklı grubun liderleri, bu süreçte, 22-24 Ekim 1991 tarihlerinde Tahran'da düzenlenen bir konferansta bir araya geldi. Hroub'un aktardığına göre, Hamas 1992 başlarında İran’ın başkentinde bir ofis açınca, FKÖ liderleri de Hamas’ı "yabancı bir güce sadakat beslemekle" suçlamaya başladı.

1992’nin sonlarına doğru Arafat, Hamas’ın İran’dan yıllık 30 milyon dolar destek aldığını iddia etti. Hroub, Hamas’ın bu iddiayı "insanları paniğe sevk eden bir abartı" diyerek kesin bir dille reddettiğini belirtiyor. Ancak Arap ve Batı basını bu iddiaları manşetlerine taşımakta gecikmedi.

Arafat; İsrail ile müzakerelere ve Fetih’in mültecilerin geri dönüş hakkından taviz vermesine şiddetle karşı çıkan Hamas’ı itibarsızlaştırmaya çalışıyordu. Hamas’ın solcu ve milliyetçi gruplarla koordinasyon kurmaya başlaması, Arafat ve Fetih yönetimini korkutmuştu. Hamas’ın başını çektiği bu muhalif blokun, müzakere sürecine karşı FKÖ’ye gerçek bir alternatif haline gelmesinden çekiniyorlardı.

Takip eden yıllarda Arafat ve diğer Fetih liderleri, bu endişeyi dindirmek için Hamas’ı FKÖ çatısı altına girmeye ikna etmeye çalıştı. Ancak FKÖ’nün köklü bir reformdan geçmesini şart koşan Hamas bu teklifleri geri çevirince, Arafat bu kez Hamas’ın meşruiyetini hedef alan bir kampanya başlattı.

Arafat, İtalyan L’Espresso dergisinin 13 Aralık 2001 sayısında yayımlanan röportajında, dönemin İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un "uzlaşmaz tavrıyla" İslami aşırılıkçıların önünü açtığını, onların saldırılarının da Şaron’a "meşru müdafaa" bahanesi sunduğunu iddia etti.

İşin ilginç yanı, yazar aynı makalede Mossad’ın, Filistin toprakları dışına çıktığında Arafat’ın güvenliğini "sağladığını" belirtiyordu. Bu da İsrail’in, Arafat’ın iddia ettiği gibi Hamas’a ayrıcalık tanımak bir yana, daha "radikal" unsurlara karşı Arafat’ı tercih ettiğini gösteriyordu.

L’Espresso’nun bir sonraki sayısında yayımlanan ikinci röportajda Arafat’ın ifadeleri daha da sertleşti. Hamas’ın "terör" faaliyetleri sorulduğunda Arafat şu yanıtı verdi:

"Hamas, İsrail’in desteğiyle kuruldu. Amaç, FKÖ’ye rakip olacak bir örgüt yaratmaktı. İsrail’den hem fon hem de eğitim aldılar. Bize bir domates fabrikası kurmak için bile izin verilmezken, onlar her türlü ruhsat ve izinden faydalanmaya devam etti. Hatta [İzak] Rabin’in kendisi bile bunun feci bir hata olduğunu söyledi."

Bu sözler ya da içinden seçilen bölümler o günden bugüne her yere yayılmış olsa da, Arafat’ın Hamas’ın İsrail’den eğitim aldığına dair iddiası o zamana kadar hiç duyulmamıştı ve tamamen dayanaksızdı.

Muhtemelen Arafat, 1989 yılında The Jerusalem Post yazarı Michal Sela’nın ortaya attığı kaynağı belirsiz bir iddiayı referans alıyordu. Sela, İsrail askeri yönetiminin, Müslüman Kardeşler’in faaliyetlerinin Gazze’deki FKÖ ve sol örgütlerin gücünü kıracağına inandığını, hatta bazı aktivistlere korunmaları için silah bile temin ettiğini ileri sürmüştü.

[video]

Ancak Hamas’ın gerçek çıkış hikayesi, Arafat’ın iddialarıyla pek uyuşmuyor.

1973 yılında, Arapça ismiyle el-Mücemmau’l-İslami yani İslami Merkez; öğretmen ve karizmatik bir dini lider olan Şeyh Ahmed Yasin ile daha sonra Hamas'la özdeşleşecek olan Mahmud el-Zahar, Abdülaziz el-Rantisi, İbrahim Faris el-Yazuri, Abdülfettah Duhan, İsa el-Neccar ve Salah Şehade gibi Filistin Müslüman Kardeşler teşkilatının önde gelen isimleri tarafından kuruldu. İslami Merkez'in asıl odak noktası, diğer siyasi partilerin ihmal ettiği mülteci kamplarına ve yoksul mahallelere yardım ve sosyal refah ulaştırmaktı.

Shaul Mishal ve Avraham Sela’nın 2000 yılında çıkan Filistin Haması (The Palestinian Hamas) kitabında anlattığına göre; Gazze’deki cami sayısı 1967’de 77 iken, Hamas’ın kuruluşuna giden süreçte, yani 1986’ya gelindiğinde 150’ye çıkarak ikiye katlandı. 1989’da ise bu sayı 200’ü bulmuştu.

Bu camiler, İsrail gözetiminden uzakta gizli birer siyasi sığınak görevi görüyor; İslami Hareket’in mesajını yaydığı, halkın desteğini topladığı ve nüfuz kazandığı mekanlar olarak öne çıkıyordu.

Khaled Hroub’un The Electronic Intifada’ya belirttiğine göre; bu süreç, İslamcı partilerin sadece Orta Doğu’da değil, Körfez bölgesinde ve Kuzey Afrika’da da siyaset sahnesinde hızla yükseldiği daha geniş bir bölgesel bağlamda gerçekleşti.

Hroub, siyasi ve sosyal dinamikleri Filistin’le benzerlik gösteren komşu Ürdün’de, İslamcıların 1989 parlamento seçimlerinde sandalyelerin neredeyse üçte birini kazandığını da sözlerine ekliyor.

Hroub’a göre, bu bölgesel değişim dalgası içinde Filistinli İslamcılar da strateji değiştirdi: "Toplumu yeniden İslamize etmeye çalışmak ve hayır işlerine odaklanmak yerine, İsrail’e karşı direniş ve çatışma yolunu seçtiler."

Yine Hroub’un aktardığına göre; Müslüman Kardeşler bu strateji değişikliğiyle beraber isimlerini de "Hamas" olarak değiştirdi. Müslüman Kardeşler’in sosyal kurumlar inşa etmeye odaklandığı dönemin sonuna doğru sahneye çıkan Hamas'ın kuruluşu, tam da 1987 Aralık başında Gazze’de patlak veren İlk İntifada ile aynı zamana denk geldi.

İsrail’in verdiği izinler

 "Hamas’ı İsrail kurdu" efsanesinin en önemli dayanaklarından biri, Hamas’ın içinden çıktığı bu kurumsallaşma dönemine dayanıyor.

Hroub, "Bu bağlamda genellikle iki ana İslamcı merkezden söz edilir," diyor: 1973’te kurulan İslami Merkez ve 1978’de kurulan Gazze İslam Üniversitesi.

İsrail’in, kuruluşundan altı yıl sonra İslami Merkez’e resmi faaliyet izni vermesi; sanki İsrail’in Hamas’ın oluşumuna sadece rıza göstermekle kalmayıp onu teşvik ettiği yönündeki efsaneyi besledi.

Oysa gerçekte, İslami Merkez’e verilen bu izin çıktıktan kısa süre sonra geçici olarak iptal edilmiş ve ancak uzun süren bir tahkim sürecinden sonra yeniden verilmişti.

Ayrıca, Mishal ve Sela’nın da kabul ettiği üzere; Yasin ve Müslüman Kardeşler’deki arkadaşları, 1970 yılından itibaren İsrail askeri yönetimine ruhsat için defalarca başvurmuş ancak her seferinde reddedilmişlerdi. Yazarların da vurguladığı gibi, bu ret kararlarının arkasındaki en büyük sebep, "İsrail’in geleneksel İslami unsurlara karşı olan mesafeli ve karşıt tutumu" idi.

Bu arada, İslamcıların seküler rakipleri ve onların kurduğu dernekler de aynı İsrail sömürge makamlarına bağlıydı ve onlar da o dönemde yasal olarak faaliyet göstermek için izin alıyordu. Tıpkı 1978 yılında Batı Şeria’nın Ramallah kenti yakınlarındaki Birzeit Üniversitesi’nin aldığı izin gibi.

Kullanışlı bir koz 

Buna rağmen, Hamas’ın İsrail’den kolayca izin aldığı yönündeki o yanıltıcı iddia, dirençli bir şekilde ayakta kalmayı başardı ve direniş hareketinin muhalifleri için hala kullanışlı bir koz olmaya devam ediyor.

Bu durumun kökenleri, aslında 1985 yılında Gazze İslam Üniversitesi’nin bahçesinde yapılan bir tartışmaya kadar uzanıyor. O gün, Müslüman Kardeşler'in öğrenci yapılanması olan İslami Blok üyesi genç Yahya Sinvar ile Fetih’ten Muhammed Dahlan karşı karşıya gelmişti.

Nihad el-Şeyh Halil, 2011’de yayımlanan Gazze Şeridi'nde Müslüman Kardeşler Hareketi (1967–1987) kitabında; 1984-1986 yılları arasında üniversite bahçelerinde İslami Blok ile Fetih Hareketi'ne mensup öğrenciler arasında "kendiliğinden gelişen" pek çok tartışma yaşandığını anlatıyor.

Şu an üniversitede profesör olan Subhi el-Yazıcı ile yapılan bir mülakata dayanan el-Şeyh Halil, bu tartışmaların odağında Filistin davası ve silahlı mücadelenin olduğunu belirtiyor. Yazara göre bu süreçteki "en dikkat çekici" atışma, 1985’te Yahya Sinvar ile Muhammed Dahlan arasında gerçekleşti. İkili arasındaki konuşma tamamen karşılıklı suçlamalar üzerine kuruluydu.

Tartışma sırasında Sinvar, Fetih yönetiminin "barış sinyallerini" sert bir dille eleştirirken; Dahlan ise Müslüman Kardeşler’i İsrail’e karşı silahlı mücadeleye girmemekle ve İslami Cemiyet’i işgal yönetiminden aldıkları izinle işletmekle suçluyordu.

Dahlan, sonraki on yıllar boyunca bu iddianın farklı versiyonlarını dile getirmeye devam etti. Hatta 2015’te El Cezire’ye verdiği bir mülakatta, Hamas’ın Gazze sınırını koruyarak dolaylı yoldan "İsrail ile iş birliği yaptığını" bile öne sürdü.

İşin ironik tarafı şu ki, Muhammed Dahlan daha sonra bizzat CIA ile doğrudan çalışmaya başladı. Hamas’ın —Batılı hamilerin beklentilerinin aksine— çoğunluğu kazandığı 2006 seçim sonuçlarını geçersiz kılmak için ABD ve İsrail ile iş birliği yaptı.

Bu çabalar, 2007 yılında Gazze ve Batı Şeria’da Fetih ile Hamas arasında kısa süreli bir iç savaşa yol açtı. Fetih Hareketi'nin darbe girişimi Gazze’de kesin bir yenilgiyle sonuçlandı ve Dahlan kaçmak zorunda kaldı. Ancak bu girişim Batı Şeria’da başarılı oldu; orada Mahmud Abbas liderliğindeki Filistin Yönetimi, hâlâ İsrail’in bir nevi taşeronluğunu üstleniyor ve yeni seçimlerin yapılmasını engelliyor.

İsrail ile iş birliği yapıldığına dair bu asılsız iddialar kısa sürede çığ gibi büyüdü; önce İslami Hareket’in, ardından da Hamas’ın muhalifleri arasında geniş kabul gördü.

Arafat’ın yukarıda bahsettiğimiz o zehir zemberek açıklamalarının ardından, bu "izin hikayesi" hem İbrani basını hem de İsrail istihbaratı Şin Bet tarafından stratejik bir araç olarak kullanıldı. Hroub’un gözlemine göre bu durum, "İsrail’in, Arap ve Filistinli düşmanlarının onun mutlak kontrolü dışında hiçbir iş çeviremeyeceği" algısını yerleştirme stratejisine hizmet ediyordu.

Sonraki yıllarda bu anlatı, Batı akademisinde de genel geçer bir doğru olarak kabul edildi. Siyaset bilimci Beverley Milton-Edwards’ın 1996 tarihli etkili kitabı bu görüşü pekiştirdi. Hatta ünlü dilbilimci ve siyasi yorumcu Noam Chomsky bile 2010’da bu iddiayı tekrarlayarak, "İsrail, ilk günlerinde seküler FKÖ’ye karşı bir silah olarak Hamas’ı destekledi," dedi.

Bu anlatı sayesinde Fetih liderleri, bir yandan 1968 Filistin Ulusal Sözleşmesi'ndeki "silahlı mücadele" ilkesinden geri adım atıp tavizler verirken, diğer yandan Hamas’ı karalama şansı buldu.

Zararsız Hamas yanılgısı

 "Hamas'ı İsrail kurdu" efsanesinin bir diğer ayağı da, İlk İntifada öncesinde Şeyh Yasin ve ekibinin işgal yönetimi için bir tehdit olarak görülmediği ve buna göre muamele gördüğü iddiasıdır.

Bu iddia, 1984 yılında Gazze’de bir silah deposunun ortaya çıkarılması üzerine Yasin’in tutuklanmasına dayanıyor. Yaygın kanaate göre; 1948’deki işgal öncesinde Siyonist güçlere karşı savaşan Filistin Müslüman Kardeşler teşkilatı, 1967 savaşı sonrası Ürdün üzerinden yürüttüğü gerilla baskınlarının ardından silahlı direnişi tamamen terk etmişti.

Hroub, Hamas tarihini anlattığı kitabında; bu baskınların genel Arap liderliği tarafından başlatıldığını, ancak Müslüman Kardeşler’in Gazze kanadının bu fikri "beyhude" bularak karşı çıktığını yazar.

Hroub'a göre, bu baskınları takip eden on yıl boyunca Filistin Müslüman Kardeşler teşkilatı, "yeni bir nesil hazırladıkları" inancıyla İsrail ile doğrudan çatışmayı erteleyerek daha çok üye kazanmaya ve örgütlenmeye odaklandı.

1970'li yıllarda silahlı direnişten bu şekilde geri durulması, kamuoyunda şöyle bir algı yarattı: Şeyh Yasin’in elindeki silahlar İsrail’e karşı değil, muhtemelen Filistinli rakiplerine karşı kullanılacaktı.

Ancak gerçek tarih, bu varsayımla taban tabana zıt ilerliyordu.

İslami kanatta silahlı direnişin ilk sinyalleri aslında 1980 yılında, Müslüman Kardeşler liderliğinin bazı üyelerini askeri eğitim almaları için yurt dışına göndermesiyle verildi.

1980’lerin başında, İran İslam Devrimi’nin etkisi ve bölge genelinde siyasal İslam’ın yükselişiyle birlikte; Filistin Müslüman Kardeşler teşkilatı doğrudan silahlı direniş amacıyla birkaç farklı yapı kurdu. Bunlar arasında, Hamas’ın resmi adının öncüsü sayılan "İslami Direniş Hareketi" adlı askeri bir aygıt, daha sonra "Majd" olarak kısaltılan bir güvenlik birimi ve 1982 sonu ile 1983 başında kurulan gizli bir askeri komite yer alıyordu.

Şeyh Ahmed Yasin, Gazze Şeridi’nde bu askeri kanadı bizzat kurmuştu. Birimin başına önce Abdurrahman Tamraz, ardından da ileride Hamas’ın silahlı kanadının liderlerinden biri olacak olan Salah Şehade getirildi. Yasin’in kurduğu bu çekirdek askeri yapı deşifre olunca İsrail makamları harekete geçti ve 1984 başında Yasin’i tutukladı.

O döneme ait bir The Jerusalem Post haberinde, Gazze’deki bir İsrail askeri mahkemesinin, "İsrail'e karşı 'kutsal savaş' yürütmekle suçlanan bir İslami yeraltı örgütüne silah sattığı gerekçesiyle" Nuseyrat mülteci kampından bir kişiyi mahkum ettiği yazıyordu.

Gazete ayrıca, aralarında Yasin'in de bulunduğu beş Gazzelinin "yasadışı makineli tüfek, el bombası, tüfek ve tabanca bulundurma" suçunu kabul ettiğini aktarmış; bir İsrail askeri sözcüsünün, bu kişilerin "Gazze'deki din temelli İsrail karşıtı faaliyetlerin çekirdeği" olduklarına dair görüşüne yer vermişti.

Üstelik bu durum, işgal yönetiminin Hamas kurulmadan önce İslami Hareket’e yönelik baskılarının ilk örneği de değildi.

Nihad el-Şeyh Halil’in 2011 tarihli çalışmasında anlattığına göre; İslami Hareket 1972 yılında Gazze’deki El-Abbas Camii’nde bir kütüphane kurmak istemiş ancak dini vakıflar idaresi üzerinden yapılan bu talep reddedilmişti.

Bunun üzerine Şeyh Yasin kütüphaneyi kendi imkanlarıyla inşa etmeye karar verdi. Ancak inşaat başlar başlamaz İsrail polisi gelip binanın temellerini yıktı.

O dönem cami inşa etmek bile iğneyle kuyu kazmak gibiydi; çünkü inşaat ne zaman başlasa, özellikle ilk aşamalarda İsrail polisi veya ordusu gelip binayı yerle bir ediyordu.

[video]

İsrail, İslami Hareket’in cami yapma faaliyetlerine karşı ikircikli bir tutum sergiliyordu; bazen Eylül 1973’te İsrail askeri valisinin açılışına bizzat katıldığı Cevret el-Şems Camii örneğinde olduğu gibi izin veriyor, bazen de süreci her yolla engelliyordu.

Bu yaklaşım, işin başındaki İsrailli sömürge yetkilisine göre değişiklik gösteriyordu; bu da camiler konusunda hükümetin elinde net ve tutarlı bir politika olmadığını kanıtlıyordu.

Beverley Milton-Edwards ve Stephen Ferrel’ın 2010 tarihli Hamas kitabında anlattığına göre; daha önce adı geçen dini işler sorumlusu Avner Cohen, İslami Hareket’in camileri İsrail’e karşı silahlı direniş örgütlemek için kullandığından "iyiden iyiye şüphelenmeye" başlamıştı.

Gazeteci Charles Enderlin, 2009 yılında çıkan Le Grand aveuglement kitabında, Cohen’in İslami Merkez’in yasa dışı ilan edilmesi için İsrail ordusuna başvurduğunu ancak "ibadethaneleri yasaklamanın uluslararası hukuku ihlal edeceği" cevabını aldığını yazar. Yine de Cohen’in çabaları tamamen boşa gitmedi; Gazze’deki camiler üzerine hazırladığı 1984 tarihli iç raporu yayımladıktan sadece üç gün sonra İsrail makamları Şeyh Yasin’i tutukladı.

Azzam Tamimi’nin 2009’da yayımlanan Hamas: Yazılmamış Bölümler kitabında aktardığı gibi; bir İsrail askeri mahkemesi, Yasin’i "İsrail Devleti’ni yıkmak için komplo kurmaktan" suçlu buldu ve 13 yıl hapse mahkûm etti.

Yasin, bir yıl sonra, 1982 Lübnan Savaşı’nda esir düşen üç İsrail askerine karşılık yapılan esir takasıyla serbest kaldı. Özgürlüğüne kavuşunca İslami Merkez ile bağı kesildi ancak o, Salah Şehade ile birlikte gizlice Müslüman Kardeşler’in yeraltı askeri yapılanmasını yeniden kurdu. Bu kez "Filistinli Mücahitler" adıyla kurulan bu yapının tek bir amacı vardı: Gazze’de İsrail’e karşı silahlı direniş yürütmek. Nitekim Şehade, 1985 ile 1987 yılları arasında İsrail ordusuna karşı silahlı eylemler organize etti.

Peki o zaman, Yasin ve ekibinin elindeki silahların aslında diğer Filistinli gruplara karşı kullanılacağı fikri nereden çıktı?

Tamimi’nin kitabında özetlediği üzere, o dönemde Gazze’de "Müslüman Kardeşler’in diğer Filistinli gruplardaki rakiplerine karşı kullanmak üzere silah topladığına" dair dedikodular dolaşıyordu.

Rakipleri arasında çok sayıda düşman edinen Müslüman Kardeşler hakkındaki bu söylentiler, Gazze İslam Üniversitesi’nin yönetimi için Fetih ile yaşanan o sert çatışmaların yarattığı gergin atmosferde hemen karşılık buldu.

"İsrail Hamas’ı finanse Etti" iddiası

 "Hamas’ı İsrail kurdu" efsanesi, 7 Ekim 2023’ten sonra yeni bir boyut kazanarak daha da yaygınlaştı. Bu yeni iddiaya göre Netanyahu, Katar’ın Gazze’ye fon aktarmasına izin vererek Hamas’ın saldırısına çanak tutmuştu.

Bu anlatı, 2018-2019 yıllarındaki Büyük Dönüş Yürüyüşü sırasında Hamas ile İsrail arasında yürütülen uzun pazarlıkların çarpıtılmasına dayanıyor. O dönemde İsrail; ekonomik durgunluğu hafifletmek, insani yardım sağlamak ve savaşta yıkılan altyapıyı onarmak gibi adımların yanı sıra Katar’ın Gazze’deki memur maaşlarını ödemesine de izin vermişti. Karşılığında ise Hamas, İsrail-Gazze sınırındaki protestoların şiddetini düşürecekti.

Dönemin İsrail Savunma Bakanı Avigdor Liberman, Katar fonlarına karşı çıktığı için Kasım 2018’de Netanyahu hükümetinden istifa etti. Zamanın Eğitim Bakanı Naftali Bennett ise Netanyahu’yu, sükuneti satın almak için Hamas’a resmen "haraç ödemekle" suçladı.

Netanyahu’nun siyasi rakipleri, Katar’dan Gazze’ye giden bu paraların Kassam Tugayları’nın 7 Ekim operasyonuna hazırlanmasını sağladığını iddia etmeye devam ediyor. Oysa ödemelerin doğrudan memurlara ve ailelere yapılması için sıkı denetimler kurulmuş, İsrail bu süreci bizzat takip etmiş ve Hamas da bağış fonlarına dokunmayacağına dair taahhütler vermişti.

Batı medyası bu para akışını "Hamas’a giden finansman" gibi yansıtsa da, bu para aslında hayati öneme sahip sivil altyapının çalışması ve yıllardır süren ambargonun yarattığı insani dramın hafifletilmesi için kullanıldı.

Gazze’deki insani krizi dindirmek için gönderilen yardımlar, yaygın bir şekilde çarpıtılsa da, Hamas’ı finanse etmekle aynı şey değildir.

Nitekim bir Katarlı yetkili, Ekim 2023’te Reuters’a yaptığı açıklamada şunu vurgulamıştı: "Katar’ın Gazze Şeridi’ne yaptığı yardımlar tamamen İsrail, BM ve ABD ile koordinasyon içinde yürütülmektedir."

Katar fonlarının doğrudan Hamas’ın kasasına girdiğine dair —ki örgütün askeri faaliyetlerini finanse etmek için zaten başka kaynakları var— ortada hiçbir kanıt yok. Aksine, paranın asıl hak sahiplerine ulaştığını belgeleyen pek çok güncel kayıt mevcut.

Çöken efsane 

Hamas'ın bir İsrail icadı olduğunu veya İsrail'in bu grubun kurulmasını teşvik ettiğini söylemek, baştan aşağı bir yanılgıdan ibaret.

Khaled Hroub, The Electronic Intifada'ya yaptığı açıklamada, "Hamas, Filistin'in ulusal dokusuna derinlemesine nüfuz etmiş ve oluşum süreci yarım asırdan fazla bir zamana yayılan bir organizasyonun ürünüdür," diyor. Hroub'a göre bu hareket, bölge genelindeki ideolojik bir dönüşümün, yani İslamcılığın yükselişinin bir parçası olarak doğdu.

Hroub sözlerine şöyle devam ediyor: "Böylesine tarihi bir hareketi ve onun ortaya çıkışını, 'İsrail tarafından kuruldu' gibi sığ bir iddiaya indirgemek, kelimenin tam anlamıyla saçmalıktır."

"İsrail’in, Filistinlileri daha fazla bölmek ve üzerlerindeki kontrolünü pekiştirmek için Hamas’ın varlığından faydalandığını kabul etmek ayrı bir şeydir."

"Fakat İsrail’in Hamas’ı icat ettiğini veya yarattığını iddia etmek, tamamen başka ve absürt bir durumdur."

İsrail ve güvenlik aygıtı, bu efsanenin yaşamasından zaman zaman memnuniyet duymuş olabilir. Çünkü bu iddia, "Hamas’ın İsrail’in iradesine ve her yere uzanan istihbarat ağına rağmen ortaya çıkıp güçlendiği" gerçeğini kabul etmekten daha katlanılabilirdir.

[video]

İsrail, bu efsaneyi ayakta tutarak kendi "yenilmez ve her şeye kadir" imajını koruyor. Hroub’un da belirttiği gibi; Filistin’de, hatta belki de tüm bölgede olup biten her şeyin İsrail tarafından önceden bilindiği inancını ve korkusunu besliyor.

Nitekim bu efsanenin bu kadar tutunması, pek çok medya yorumcusunun şu iddiayı kolayca dile getirmesine de zemin hazırladı: "Aksa Tufanı Operasyonu zaten Şin Bet tarafından biliniyordu; İsrail, 'Gazze meselesini' ve onunla bağlantılı demografi sorununu kökten çözmek için bu saldırıya bilerek göz yumdu."

Bu tür iddialar, aslında "Hamas’ı İsrail kurdu" anlatısının ulaştığı mantıklı (!) son noktadır.

Ne yazık ki, normalde olaylara sağduyulu yaklaşan zihinler bile bu mitleri tekrar edip duruyor. "İsrail Hamas’ı fonladı" söylemi genel bir kanaat haline gelmiş durumda. Bu da Filistin direnişinin; kendi iradesi, öz yeterliliği ve bağımsız siyasi bir aktör olarak hareket etme kabiliyeti olduğu gerçeğini zihinlerde tamamen devre dışı bırakıyor.

Filistinlileri kendi kaderleri üzerindeki iradelerinden mahrum bırakmak, zaten İsrail’in yürüttüğü psikolojik savaşın en temel taşlarından biri.

Ancak 7 Ekim 2023’te Hamas liderliğinde gerçekleştirilen askeri harekat, İsrail’in o "yenilmezlik" ve "her şeyi bilme" efsanesini bir daha geri gelmemek üzere yerle bir etti. İran’ın, ABD ve İsrail saldırılarına verdiği yıkıcı misilleme de bu gerçeğin altını bir kez daha kalın çizgilerle çizmiş oldu.

Çeviri: YDH