İktisatçı Hudson: Trump, Amerika’yı atom bombaları olan bir benzin istasyonuna çevirdi

25 Nisan 2026

Dünyaca ünlü iktisatçı Profesör Michael Hudson, İran savaşıyla derinleşen küresel ekonomik krizi ve çöken dünya düzenini değerlendirerek, Batı merkezli mali yapının tarihsel bir sonun eşiğinde olduğunu bildirdi.

YDH - Missouri-Kansas City Üniversitesi İktisat Kürsüsü Seçkin Araştırma Profesörü ve Hudson Enstitüsü eski analisti Michael Hudson ile Güneydoğu Norveç Üniversitesi Siyaset Bilimi Profesörü Glenn Diesen, düzenledikleri mülakatta İran savaşı ekseninde derinleşen küresel iktisadi mücadeleyi ve 80 yıllık dünya düzeninin yıkılış sürecini ele aldı.

Profesör Hudson, mülakatın başında enerji piyasalarındaki dalgalanmaların sadece bir sektörle sınırlı kalmadığını, tüm ekonomik mimariyi temelinden sarstığını ifade etti.

"Enerji piyasaları aslında ekonominin tamamı demektir"

Enerji piyasalarının ekonomideki belirleyici rolüne dikkat çeken Profesör Hudson, bu durumun tarımdan sanayiye kadar her alanı doğrudan etkilediğini belirtti.

Hudson, "Enerji piyasaları aslında her şeydir. Örneğin gübreyi ele alalım; Hindistan’da gübre fiyatlarının şimdiden çok ciddi oranlarda yükseldiğini biliyoruz. Amerika’da da fiyatlar, çiftçilerin gübre, ekipman ve diğer maliyetli girdileri ödedikten sonra mahsullerinden para kazanamayacakları bir noktaya ulaştı" dedi.

Gübre eksikliği nedeniyle dünya genelinde ürün kıtlığı yaşanabileceğini ve bunun gıda fiyatlarını artıracağını kaydeden Hudson, iktisadi işleyişin çarpıklığını şu sözlerle anlattı:

"Çiftçiler, bahar ekimi ve yaz dönemi harcamaları için bankalardan borç almak zorunda. Bu süreç genellikle mahsulün önceden garantili bir fiyata satılmasını gerektiriyor. Dolayısıyla bu süreçten büyük kârı çiftçiler değil, mahsul ticareti yapan dev şirketler elde ediyor; çiftçiler ise resmen mağdur ediliyor." Hudson, bu grubun ABD iç siyasetindeki sadık seçmen tabanı olmasına rağmen yönetimin onları feda etmekten çekinmediğini dile getirdi.

"İran, tüm dünya ekonomisini kendisiyle birlikte aşağı çekme gücüne sahip"

İran’ın askeri ve siyasi stratejisinin küresel ekonomi üzerindeki potansiyel etkilerini değerlendiren Profesör Hudson, Tahran’ın Batı’ya karşı elindeki en büyük kozun "iktisadi karşılıklı imha" kapasitesi olduğunu vurguladı. Hudson, İran’ın siyasi duruşunun dehasını şu sözlerle ifade etti:

"Eğer dünyanın geri kalanı Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in bizi yok etmesini durdurmazsa, biz de tüm köprülerimizi uçuracağız, rafineri kapasitemizi, elektrik şebekemizi imha edeceğiz. Bize karşı bir rejim değişikliği dayatılır ve Şah dönemindeki gibi bir polis devleti kurulmaya çalışılırsa, yalnız başımıza gitmeyeceğiz. Diğer Arap petrol üreticilerini de yanımızda sürükleyeceğiz."

Hudson, bu durumun 1930’lardaki Büyük Buhran’dan çok daha ağır bir uluslararası depresyona yol açabileceği uyarısında bulundu.

Büyük Buhran’ın esasen finansal bir kriz olduğunu, ancak enerji ve fiziksel mal akışındaki kesintilerin bizzat üretim sürecini durduracağını belirten Hudson, bu tür bir fiziksel yıkımın borçların silinmesiyle ya da askeri Keynesyenizm olarak bilinen savaş ekonomisi yöntemleriyle çözülemeyeceğini aktardı.

"Mevcut Birleşmiş Milletler düzeltilemeyecek kadar bozulmuş durumda"

Uluslararası kurumların işlevsizliğine sert eleştiriler yönelten Profesör Michael Hudson, sistemin bütünüyle değişmesi gerektiğini ifade etti.

Hudson, Birleşmiş Milletler’in mevcut yapısıyla çözüm üretme kapasitesini yitirdiğini belirterek şu değerlendirmede bulundu:

"Bazen o kadar bozulmuş bir şeyi tamir etmeye çalışmaktansa, tamamen yeni bir kurum, yeni bir Birleşmiş Milletler inşa etmek daha kolaydır. Amerika’nın müdahaleleri, veto gücünü suistimal ederek istemediği her türlü girişimi engellemesi ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nı adeta İsrail adına İran’a karşı casusluk yapan bir mekanizmaya dönüştürmesi bu yapıyı çökertmiştir."

ABD’nin Birleşmiş Milletler’e olan borçlarını ödemeyerek kurumu iflasa sürüklediğini ve küresel ısınmayla mücadele ile fosil yakıtlardan yenilenebilir enerjiye geçiş süreçlerini engellediğini kaydeden Hudson, "Tüm spektrumun bir sistem olarak değişmesi gerekiyor. Bu sadece petrolün tekrar akmasını sağlamakla ilgili değil" dedi.

Borsa ve tahvil piyasalarındaki yatırımcıların "küresel depresyon" ile "İran’ın topyekun teslimiyeti" arasında orta bir yol bulunabileceğine dair beklentilerini "hayal ürünü" olarak nitelendiren profesör, Washington’ın petrol ticaretini bir silah olarak kullanarak dünya diktatörü olma niyetinde olduğunu söyledi.

"Trump, medeniyeti sona erdiren kişi olarak tarihe geçmek istiyor"

Mülakatın en dikkat çekici bölümlerinden biri, ABD’nin iç siyasi figürlerinin ve stratejik kararlarının "irrasyonel" doğası üzerine yapılan tartışmaydı.

Profesör Hudson, Donald Trump’ın egosu ve dünya tarihindeki yeri konusundaki saplantılarına dikkat çekerek, "Trump ünlü olmak istiyor. Medeniyeti sona erdirmekten ve nükleer bir savaşın ardından onu yeniden inşa etmenin bin yıl sürmesine neden olmaktan daha büyük bir şöhret olabilir mi? O, koca bir tarihi medeniyet çağını bitiren kişi olarak tarihe geçecek. Dünyayı havaya uçurmak için bir motivasyonu var" ifadelerini kullandı.

Hudson, Trump tarafından atanan Pete Hegseth gibi isimlerin dini yaklaşımlarının tehlikesine de değindi. Hegseth’i "medeniyetin sona ermesiyle İsa’nın geleceğine ve Hristiyanları cennete, geri kalan herkesi cehenneme göndereceğine inanan bir fanatik" olarak tanımlayan Hudson, Beyaz Saray’daki kriz masasında generallerin Trump’a nükleer kodları vermeyi reddettiğine dair raporların durumun vehametini gösterdiğini belirtti.

Hudson, generallerin Trump’ın bu kodları geçen Cumartesi günü kullanmış olabileceğini söylediklerini aktararak, durumun rasyonel modellerle açıklanamayacak kadar "çılgınca" olduğunu vurguladı.

"ABD, askeri güçle boyun eğdirme kapasitesini kaybetti"

Profesör Hudson, ABD’nin askeri gücünün artık caydırıcılık sınırlarını aştığını ve sadece yıkım kapasitesine indirgendiğini ifade etti. ABD’nin füzelerini, bombalarını ve fırlatıcılarını büyük oranda tükettiğini, uçak sayısını azalttığını ve donanmasını İran’ın atış menziline sokmaktan korktuğunu belirten Hudson, "Amerika Birleşik Devletleri zorlama gücünü kaybetti. Bu yüzden Trump, ordunun Kar Adası’nı ele geçirmek veya uranyuma el koymak için karadan bir istila yapamayacağını söylediğini biliyor. Geriye tek bir çözüm kalıyor: Atom bombası. Cumartesi günü nükleer kodları istemesinin sebebi buydu" dedi.

Bu süreçte dünyada yeni bir nükleer silahlanma yarışının tetiklendiğini kaydeden Hudson, "İran’ın nükleer silah edinmeye çalıştığı yönündeki o kurgu ve bahaneyi engellemeye çalışırken, şimdi herkes bir atom bombasına ihtiyacı olduğunu fark etti. Kendi atom bombamız olmazsa İsrail bizi bombalayabilir. İsrail, dünyada istediği kişiye karşı kullanmak üzere 200 atom bombasına sahip olmasına izin verilen tek ülke" diyerek uluslararası sistemdeki "çifte standarda" vurgu yaptı.

"Dolar, ulusal egemenliğini korumak isteyen hiçbir ülke için artık kullanılamaz"

Finansal egemenlik konusuna değinen Profesör Hudson, doların artık bir yatırım veya rezerv aracı olmaktan çıkıp bir "el koyma" silahına dönüştüğünü belirtti.

Rusya’nın 300 milyar dolarlık rezervine el konulmasının tüm dünya için bir ders niteliğinde olduğunu söyleyen Hudson, "Dolar, ulusal egemenliğini isteyen hiçbir ülke için artık kullanılamaz durumdadır. Dolarınız varsa, Amerika Rusya’nın parasına çöktüğü gibi sizin parasına da anında el koyacaktır" dedi.

Hudson, "liberalizm" kavramının günümüzde bütünüyle yanlış ve neoliberal bir içerikle kullanıldığını kaydetti.

Sanayi devrimi sırasında İngiltere, Almanya ve ABD’nin "liberal" politikalarla değil, güçlü devlet müdahalesi ve sübvansiyonlarla yükseldiğini hatırlatan profesör, bugünkü liberalizmin aslında "hükümetsizleşme" ve "merkezi planlamanın hükümetten alınıp finans sektörüne ve orduya devredilmesi" anlamına geldiğini belirtti.

Hudson’a göre, sanayi kapitalizminin asıl amacı ekonomik rantı en aza indirmekti ancak bugün finans kesimi sanayiyi yiyip bitiren bir parazite dönüşmüş durumda.

"Çin, 19. yüzyıl Amerika’sını zengin eden ilkelerle büyüyor"

Çin’in ekonomik başarısının sırrının, ABD’nin 19. yüzyıldaki yükseliş döneminde uyguladığı korumacı ve devletçi politikalarla aynı olduğunu belirten Profesör Hudson, "Çin, doğal monopolleri kamu elinde tutuyor. Ulaşım, sağlık ve eğitim sübvansiyonlu. En önemlisi, bankacılık hükümetin elinde. Çin Halk Bankası, finansal spekülatörler için değil, somut üretim için kredi yaratıyor" dedi.

Batı ekonomilerinin ise "finansal oligarşi" tarafından yağmalandığını kaydeden Hudson, ABD ekonomisinin bir "borç piramidine" dönüştüğünü ve enerji kesintilerinin bu yüksek kaldıraçlı sektörü çökerteceğini ifade etti.

Hudson, "Amerika ve Almanya gibi ülkeler neoliberalizmin kurbanı olmuş başarısız ekonomilerdir. Eğer finansal bir oligarşinin gelişmesini engelleyecek kadar güçlü bir hükümetiniz yoksa, sonunuz başarısız bir ekonomi olacaktır" uyarısında bulundu.

"Trump, Amerika’yı atom bombaları olan bir benzin istasyonuna çevirdi"

Gelecek projeksiyonları konusunda karamsar bir tablo çizen Profesör Hudson, Trump’ın "dünya depresyona girerse biz daha az zarar görerek kazançlı çıkarız" şeklindeki yaklaşımının büyük bir yanılgı olduğunu belirtti.

ABD’nin artık bir sanayi gücü olmadığını, iş gücünün niteliğini kaybettiğini ve tarım sektörünün iflasın eşiğinde olduğunu söyleyen Hudson, mülakatı şu çarpıcı ifadelerle tamamladı:

"John McCain bir zamanlar Rusya için 'atom bombaları olan bir benzin istasyonu' demişti. İşte Donald Trump’ın izlediği yolun sonunda Amerika’dan geriye kalacak olan tam da budur. Dünyayı depresyona sürükledik, petrolümüz, gazımız ve atom bombamız var ama sanayimiz yok, tarımımız kırılmış. Trump, Amerika’yı atom bombaları olan bir benzin istasyonuna dönüştürdü. İran’ı kendisini savunmaya zorlayarak tüm dünyayı bir depresyona sürüklerseniz, bu durum sizi de onlarla birlikte batıracaktır."

Hudson son olarak, Batı’daki "demokrasi" kavramının aslında bir "oligarşi" olduğunu ve halkın ekonomik model veya toplum yapısı hakkında söz hakkı olmadığını belirterek, "Kelime dağarcığımızdaki aldatmacadan kurtulmamız gerekiyor. Çin’in halkının yaşam standartlarını yükseltmek için yaptığı hamlelere 'otokrasi' denmesi, bir dil suistimalidir. Batı ekonomileri kutuplaşırken ve fakirleşirken Çin’in neyi farklı yaptığını düşünme aşamasına henüz gelmedik; bu konu hala 'düşünülemez' aşamasında duruyor" değerlendirmesinde bulundu.