
YDH- Kerim Şarara, el-Meyadin’deki analizinde, İran’a yönelik ABD ve İsrail baskısının ani bir tırmanma değil, on yıllara yayılan çok katmanlı bir yıpratma sürecinin sonucu olduğunu belirtiyor. Realizm ve sistem teorisi üzerinden yaptığı değerlendirmede, Direniş Ekseni’nin birbirine bağlı yapısıyla dış baskıları dağıtıp uyum sağlayarak ayakta kaldığını ifade eden Şarara, İran’ın güvenliğinin uluslararası hukukla değil, kendi caydırıcı kapasitesiyle şekillendiğini vurguluyor. Analizde, bölgedeki çatışmanın yalnızca askerî değil, aynı zamanda stratejik, tarihsel ve yapısal bir mücadele olduğu; İran ve müttefiklerinin ise artan baskıya karşı bölgesel ölçekte maliyet yükseltme stratejisi izlediği kaydediliyor.
***
“İsyan ettiğimizde bu, belirli bir kültür için değildir. Sadece birçok nedenle artık nefes alamadığımız için isyan ederiz.”
– Frantz Fanon
Şu anda "gerginliğin tırmanması" olarak adlandırılan şey, çoğu zaman boğulmanın tepkiye dönüştüğü andır.
İran’ın ABD ve “İsrail”e karşı yürüttüğü askerî karşı karşıya geliş hakkında çok şey yazıldı ve bunu analiz etme girişimleri çeşitlilik gösterdi; bazı analistler ekonomik sonuçlara odaklanırken, diğerleri her iki tarafın ordularını karşılaştırarak yıpratma savaşının nasıl görüneceğini analiz etti.
Bu tür yaklaşımların sorunu, çoğu zaman meselenin tüm gerçekliğini yakalayamamasıdır. Jeopolitik gelişmelerin karmaşıklığını anlamak için ne yaparsınız? Elbette daha iyi anlamak için bakabileceğimiz bir mercek olmalıdır.
Bu savaşın, “deli Trump” tarafından gerçekleşen “kendiliğinden bir patlama” ya da “beklenmedik bir tırmanma” olmadığı söylenmelidir. Son haftalarda gördüklerimiz, Batı’nın İran’a karşı yıllara değil, on yıllara yayılan sürekli baskısının sonucudur.
İran derken İslam Cumhuriyeti’ni değil İran’ı söylüyorum; çünkü bu, Batı’nın kurmak istediği yanlış bir öncül: düşmanlığın İran halkına değil, onun sistemine yönelik olduğu iddiası. Eğer öyleyse, Batı neden İran’ı kaynaklarından yoksun bıraktı, 1953’te Musaddık’a karşı darbeyi organize etti, Şah’ın gizli polisi SAVAK’ı kurdu, Saddam Hüseyin’e kitle imha silahları sağladı, sivil öldüren yaptırımları tasarlayıp uyguladı ve güçlendirdi, son savaşta savaş suçları işledi? (Eğer Lemony Snicket hayranıysanız, buna muhtemelen “sadece kötü şans” diyebilirsiniz.)
Peki, olup biteni anlamak için ne yapmalıyız?
Kolay bir yol, meseleleri kavramak için siyaset teorisine başvurmaktır. Ancak teori, her durumu örtebilecek esnek bir kumaş değildir. Hiçbir tek çerçeve karmaşık bir gerçeği tek başına tüketemez; bu yüzden resmi netleştirmek için farklı merceklerin birlikte çalışması gerekir.
İran’a ve Direniş Ekseni’ne karşı çatışma tek boyutlu değildir; strateji, tarih, bölgesel ağlar ve değişime (pozitif ya da negatif) uyum sağlayan sistemsel adaptasyonun farklı seviyelerini kapsar.
Realizm merceğinden bakmak
Uluslararası ilişkilerde realist okumaya göre devletler sevgi dolu bir hukuk ve etik dünyasında değil, anarşi içinde faaliyet gösterir. Hayatta kalma mücadelesi verirler ve hepsi caydırıcılık kazanmayı ve güç dengesini kurmayı amaçlar.
İran, etrafındaki çok sayıda ABD üssünün gösterdiği gibi güvene, tarafsız tahkime veya uygulanabilir garantilere dayalı bir ortamda faaliyet göstermez. İran için güvenlik, kendi kapasitesiyle üretilmek zorundadır.
Direniş Ekseni’ni yalnızca realist bir çerçeveden (ki bu onun bütün özünü ve ilişkilerinin derinliğini yakalayamaz) analiz edersek, eksen, İran’ın kuşatılmasını önleyen ve saldırı maliyetlerini artıran bir dengeleyici güç olarak görülebilir.
Hürmüz Boğazı’nın bir kaldıraç olarak kullanılması bu mercekle en iyi şekilde anlaşılır; ancak buna daha sonra değinilecektir.
Sistemler üzerinden düşünmek
Ancak realizm tek başına ABD-İsrail’in İran ve Direniş Ekseni’ne karşı savaşının karmaşıklığını açıklamaya yetmez.
Direniş Ekseni klasik anlamda bir devlet güç projeksiyonu değildir. Aksine, birbirine bağlı düğümlerden oluşan bölgesel bir sistemdir. İran’ı merkezi düğüm, diğer aktörleri ise daha küçük düğümler olarak düşünün. Hepsi bağlantılıdır; her birinin kendi işlevi, kırılganlıkları, kapasitesi ve çevresi vardır.
İşte bu noktada sistem düşüncesi analiz için vazgeçilmezdir. Sistemin düğümlerini ve üzerlerindeki baskıları anlayarak, bir düğümdeki baskının diğerlerine nasıl dalga gibi yayıldığını görebiliriz.
Bir düğümdeki kayıplar şok yaratır ve geri besleme döngüleriyle diğer alanlara dağıtılır. Bu uyarlamalar merkezi düğümün doğrudan yönlendirmesiyle değil, doğal ve otomatik şekilde gerçekleşir. Yaptırımlar, suikastlar, abluka ve savaş; pekiştirici ve dengeleyici döngüler üretir.
Savaş zamanında örneğin, kayıplara rağmen elde edilen zafer, 2006 Temmuz Savaşı’nın Lübnan’da Hizbullah’a daha fazla meşruiyet kazandırması, saflarını genişletmesi ve İsrail’e karşı caydırıcılığını pekiştirmesi gibi, sistemi güçlendiren bir döngü yaratır. Yaptırımlar ise sınırlı kaynakların yeniden dağıtılmasını zorlayan bir dengeleyici döngü türüdür.
Bu çerçeve, eksenin onlarca yıl boyunca hem sert hem yumuşak güç yoluyla süren saldırılara nasıl dayandığını ve ancak son dönemde birikmiş baskı nedeniyle daha bütünlüklü bir karşı koyuş sergiler hâle geldiğini anlamamıza yardımcı olur.
Savaşın anlaşılması
Anarşik bir dünya düzeninde İran güvenliğini yasal garantilere dayandıramaz. Özellikle 2023’ten ve Gazze’deki soykırımdan bu yana, uluslararası hukuk ve kurumların güvenlik sağlayamayacağı açıkça görülmüştür.
Uluslararası kurumların aşınması ve Batı tarafından bir baskı aracına dönüştürülmesi, devletlerin kendi güvenlikleri dışında hiçbir güce güvenini kalıcı biçimde zayıflatmıştır. Güç, hayatta kalmanın tek aracıdır.
ABD-İsrail’in İran’a saldırısı ve İran’ın Körfez’deki ABD üslerine misillemeleri, yıllardır istikrarlı olan bir bölgenin ani bir kırılması olarak görülmemelidir.
Arap Yarımadası’nın istikrarı, İran’ın uzun süreli bir yıpratma kampanyasına dayanması sayesinde oluşmuş ve bu süreç sonunda açık saldırıya dönüşmüştür.
Yıllar boyunca İran ve Lübnan, Filistin, Suriye, Yemen ve daha geniş bölgedeki müttefikleri şu süreçlerden geçti: Suikastlar, yaptırımlar, güvenlik operasyonları, hava saldırıları, siyasi baskı ve kültürel operasyonlar.
Tüm bunlar, Direniş’in hem siyasi hem askerî kapasitesini aşındırmayı amaçladı. Bu nedenle 28 Şubat bir savaşın başlangıcı değil, ABD ve bölgesel vekilleri tarafından yürütülen on yıllık baskının doğrudan saldırıya evrildiği yeni bir aşamaydı.
İran’ın “Gerçek Vaat 4” operasyonu bu çerçevede okunduğunda, bunun dar anlamda “reaktif bir misilleme” değil, on yıllar süren baskıya verilen yanıt olduğu görülür; geriye çekilmiş bir sapanın kırılma noktasında biriktirdiği enerjiyi serbest bırakması gibi.
Sonuç olarak, merkezi düğümü saldırıya uğrayan eksen, yıllardır süren aşınmanın ardından net bir yanıt verdi: ABD nasıl kendi topraklarıyla sınırlı kalmadıysa ve bölge devletleri yıllarca İran’a yönelik saldırıları kolaylaştırdıysa, verilecek yanıt da bölge halklarının yaşadığı acı ile orantılı olmalıdır.
Neden bazı halklar ABD şemsiyesi altında güven içinde yaşarken, bazıları siyasi baskıya mahkum edilir? Neden bazıları yaptırımlarla, abluka ile yoksulluğa itilir? Neden bazıları saldırıya uğrarken, bu saldırıları kolaylaştıranlar güvende kalır?
Tahran’ın yanıtı “hayır” olmuştur. Savaş artık düşmanın seçtiği bir coğrafyayla sınırlı olmayacaktır. Altyapıya yönelik saldırılar orantılı şekilde karşılık bulacaktır. Bölge ülkeleri İran’a güvensizlik içinde yaşamayı dayatıyorsa, bu ülkeler ve içlerindeki ABD üsleri de güven içinde kalamayacaktır. Savaşın maliyeti artık tek taraflı taşınmayacaktır.
Tahran bu ülkeleri vurarak, tırmanmanın bölgenin tamamına yayılacağı ve oyunun alanını artık kendisinin belirleyeceği mesajını vermiştir.
Peki, saldırı maliyetleri nasıl artırılır? İsrail, ABD’nin Körfez üsleri, deniz yolları, ticaret rotaları, Batı Asya’daki ABD çıkarları ve ABD ile İsrail’e hizmet sağlayan endüstriler hedef haline gelir.
Bu açıdan bakıldığında İran’ın bölgesel etkisi, yalnızca geri kazanım değil, stratejik derinliğin genişlemesi olarak anlaşılır. Uzun süre kuşatma altında kalan bir devlet hayatta kalmak için geri çekilmez; caydırıcılığını uyguladığı alanı genişletir.
Hürmüz ve Babülmendep neden önemli?
Bu nedenle yalnızca Hürmüz değil, Babülmendep de kritik önemdedir. Dünyanın en güçlü ordusuna karşı, İran ve Direniş Ekseni jeopolitik dengeyi lehlerine çevirmek için coğrafyayı bir araç olarak kullanmak zorundadır.
Enerji ve ticaret geçiş noktaları üzerindeki kontrol sayesinde asimetrik savaş yürütülerek saldırıların maliyeti küresel ölçekte artırılabilir. Washington böylece müttefikleri için güvenlik garantörü olmaktan çıkar, aksine eksene karşı saldırılarıyla onların çıkarlarını tehdit eden bir yük haline gelir.
Realizm İran’ın neden caydırıcılık aradığını açıklar. Sistem düşüncesi, eksenin nasıl çoklu şoklara rağmen ayakta kaldığını ve uyum sağladığını gösterir. Ancak tüm bunların ötesinde bu süreç, sömürge karşıtı bir çerçevede anlaşılmalıdır: hegemonik düzen yalnızca karşı koyan aktörleri sınırlamaya değil, onları gayrimeşrulaştırmaya ve silmeye çalışır; buna verilen yanıt ise bu düzeni geriletme çabasıdır.
O halde yaşanan şey yalnızca “rakipler” arasındaki bir savaş değildir. Bölgenin geleceğini kimin şekillendireceği, güvenliğin herkes için olup olmayacağı ve imparatorluğun bir yük olarak devam edip etmeyeceği üzerine bir mücadeledir. İran ve geniş eksen bugün daha güçlü hareket ediyorsa, bunun nedeni yıllarca süren maksimum baskının hayatta kalma mantığının başka bir seçeneğe çok az alan bırakmasıdır. Eşiğe itilen bir sistem ya kırılır ya da geri iter.
Çeviri: YDH