
YDH - El-Ahbar gazetesinin konuk yazarlarından Nevaf Salim, Kuveyt’in güncel siyasi atmosferini, bir zamanlar kendisini işgal eden Saddam Hüseyin rejiminin yöntemleriyle (Baasçılık) kıyaslayarak eleştiriye tabi tutuyor. Yazar, vatandaşlıktan çıkarma kararnamelerinin ve parlamentonun işlevsizleştirilmesinin, iktidarın kaybettiği meşruiyeti "sahte bir ulusal arınma" üzerinden devşirme çabası olduğunu vurguluyor. Özellikle son dönemde Körfez ülkelerinde eşzamanlı olarak yürütülen ve dini kitapları "terör delili" olarak sunan operasyonlar, rejimin bilginin ve bilincin kendisine duyduğu korkunun bir tezahürü.
Bu makale, Körfez’deki siyasi rejimlerin dönüşümünü, özellikle de Irak’taki Baas rejiminin karakteristik özelliği olan dışlayıcı yönetim mekanizmalarının Kuveyt özelinde nasıl yeniden üretildiğini incelemektedir.
Makale, "gerçek halk" ile "istilacı/yabancı" ayrımı üzerine kurulu "dışlayıcı meşruiyet" ideolojisinin, Saddam’ın 1991’deki askeri yenilgisinden sonra bölgeyi terk etmediğini; aksine, yeni Körfez bağlamlarında yeniden işlevselleştirildiğini kanıtlamaktadır.
Metin merkezi bir sorunsal ortaya koymaktadır: İşgalci korkusu nasıl kalıcı bir siyasi yapıya dönüşür ve vatandaşlıktan çıkarma kampanyaları, neden ellerinde silah değil de kitap taşıyan "hücrelere" yönelik eşgüdümlü operasyonlarla eşzamanlı yürütülür? [1]
1990’daki Kuveyt işgalinden önce, Körfez elitlerinin Baas partisine karşı tutumunda yapısal bir çelişki mevcuttu: Reddediş ideolojik bir karşıtlıktan ziyade bir nüfuz rekabetiydi.
Zira Baas partisi, toplumsal çeşitliliği "aidiyetin arındırılması" yoluyla yöneten bir model sunmuştu; burada vatandaşlık doğal bir hak değil, siyasi cemaatin sınırlarını belirleyen bir silahtır.
Bu mantık, refah dağıtımında sınıfsal-kabilevi ayrımcılığa dayanan toplumlara yabancı değildi; tek fark, Körfez’in sahip olduğu petrol zenginliğinin, doğrudan baskıyı sessiz bir hukuki ayrımcılığa kıyasla daha az acil kılmasıydı.
1990 işgali bu bağı geçici olarak kopardı ancak fikri tamamen yok etmedi. 2009 yılında otorite, yüz binlerce Kuveytlinin "gerçek vatandaş" olmadığını açıkça dile getiren Sur (Duvar) programını kışkırtma suçlamasıyla kapattı.
Bugün ise aynı söylem bizzat iktidar sarayında yankılanıyor ve kitlesel vatandaşlıktan çıkarma kararnamelerine dönüşüyor. [2] Dışlama otoritesinden alınacak teorik ders şudur: Bir fikir, mantığı çürütülmeden kapı dışarı edildiğinde ölmez; aksine medyanın kıyısından iktidarın merkezine taşınır.
Baas bir partiden ziyade, meşruiyet ile iktidar arasındaki çelişkiyi yöneten bir teknikti. Bu teknik şu denkleme dayanır: İktidar meşruiyetini yitirdiğinde, "gerçek halkı" "ötekine" karşı koruma iddiasındaki "dışlayıcı meşruiyete" sığınır.
Bu teknik bir parti kartına ihtiyaç duymaz; üç unsura ihtiyaç duyar: Derin bir meşruiyet krizi, hazır bir hukuki çerçeve (yargı denetimine tabi olmayan vatandaşlıktan çıkarma ve iptal kararnameleri) ve boşluğu "istilacı/yabancı" kelimesiyle dolduran bir söylem.
Bu unsurlar, son yıllarda, özellikle de iktidar ile parlamento arasındaki hassas dengenin çöküşünün ardından ülkede tam bir isabetle kesişti. İktidar parlamentoyu feshetmeyi ve anayasal maddeleri askıya almayı seçti; ardından yeni meşruiyetini "halka ne sunduğu" üzerine değil, "halktan kimi kovduğu" üzerine inşa etti.
71 binden fazla kişinin vatandaşlığının iptal edilmesi (ki bu durum yaklaşık 300 bin seçmeni etkilemektedir) demografik bir işlem değil; kimin "vatandaş" ve "seçmen" olmasına izin verileceğinin yeniden tanımlanmasıdır.
İşte bu, "Baasçı an"dır: Ulusun, bir kısmının dışlanması yoluyla yeniden tanımlanması ve vatandaşlığın geri alınabilir bir lütfa dönüştürülmesi. [3]
Daha derin bir okuma, vatandaşlığın nihai hedef değil, bir araç olduğunu ortaya koymaktadır. Asıl hedef parlamentodur. Zira Kuveyt, temelini kabilelerin, sonradan vatandaşlık alanların ve kentsel muhalefetin ittifakı üzerine kuran özgün bir parlamento geleneğine sahiptir.
Vatandaşlığa kabul edilenlerin dışlanması yoluyla bu ittifakın parçalanması, muhalefetin seçim kanadının budanması ve parlamentonun atanmış bir istişare meclisiyle ikame edilmesi hazırlığıdır.
Ancak en kaygı verici olan, bir ay önce eşzamanlı olarak yaşananlardır: Kuveyt 4 "hücrenin" yakalandığını duyurdu, ardından Katar, BAE, Bahreyn ve Suudi Arabistan birbirini izleyen benzer açıklamalar yaptı.
Bu hücrelerin tamamındaki ortak nokta, ele geçirilenlerin silah değil, dua risaleleri, fıkıh kitapları ve dini mercilerin fotoğrafları olmasıydı.
Bu manzara çok boyutlu anlamlar taşımaktadır: İlk olarak, zamanlama ve kalıptaki Körfez eşgüdümü, birleşik bir ajandanın varlığına işaret etmektedir.
İkinci olarak, özellikle dini kitapların hedef alınması, "tehdit" tanımındaki bir kaymaya işaret eder: Tehlike artık sadece silahlı örgütlerden değil, bağımsız bir toplumsal taban oluşturabilecek her türlü geleneksel dini dokudan gelmektedir.
Üçüncü olarak, herhangi bir askeri yapılanma kanıtı sunmadan "hücre" ilan edilmesi ve kitapların maddi delil olarak sunulması, okumayı suç sayan polis rejimlerinin yöntemlerini hatırlatmaktadır.
Burada Kuveyt İçişleri Bakanı’nın "hayatında hiç kitap okumadığına" dair beyanı kişisel bir skandal değil; bir dini kitapla bir bombayı birbirinden ayıramayan bir ideolojinin ifşasıdır. [4] Eğer Körfez devletleri bugün "kitap hücrelerini" yakalamak için yarışıyorsa, otoritenin sormayı reddettiği soru şudur: Bu hücreler gerçek mi, yoksa amaç kamuoyunu "bilincin tehlikeli olduğu" fikrine alıştırmak mı?
Tehlike, adı Baas olan bir partide değildir; zira rejimler ideolojileri bütünüyle ithal etmezler. Tehlike, rejimin kendi meşruiyetine giden en kısa yolun bizzat "bilinci" suç haline getirmekten geçtiğine karar verdiği andadır.
Körfez devletleri bu mantık üzerinde uzlaştığında, soru artık "Sıradaki kim?" değildir. Daha acı verici olan soru şudur: Vatandaşlığı elinden alındığında, parlamentosu kapatıldığında ve kitaplarına el konulduğunda, bir vatandaştan geriye ne kalır?
[1] الكويت الصدّامي (El-Kuveytü’s-Saddâmî): Orijinal: *Al-Kuwait al-Saddami: "*Saddam'vari" veya "Saddamcı Kuveyt". Burada yazar, Saddam Hüseyin ismini bir sıfata dönüştürerek bir eponim yaratmıştır. Bu ifade, 1990’da Saddam tarafından işgal edilen Kuveyt’in, ironik bir biçimde Saddam’ın yönetim zihniyetini içselleştirdiğini ima eder. Metin boyunca kurulan "kurbanın celladına dönüşmesi" izleğinin başlığıdır. (ç.n.)
[2] برنامج «السور» (Sur Programı): 2009'da Muhammed el-Cuvayhel tarafından sunulan ve Kuveyt toplumunu "asıl Kuveytliler" (iç surun içindekiler) ve "çöl kökenli/sonradan vatandaş olanlar" (dışarıdakiler) olarak bölen ayrımcı yayın. Metinde bu, toplumsal bir kırılma noktası olarak sunuluyor. Yazar, geçmişte "marjinal" görülen bu dışlayıcı dilin bugün "devlet politikası" haline geldiğini savunuyor. (ç.n.)
[3] Burada "Baas" sadece bir partiyi değil, siyaset bilimci Giorgio Agamben’in "istisna hali" (state of exception) kavramına benzer bir yönetim momentini karşılar. Yazar, vatandaşlığın bir hak olmaktan çıkıp iktidarın bekası için kullanılan bir "lütuf" (grant) veya "silah" haline gelmesini "Baasçı" olarak tanımlar. (ç.n.)
[4] تجريم الوعي (Bilincin Suçlaştırılması): Orijinal: Tecrim el-va'ay: Cürm (suç) kökünden gelen tecrim, bir eylemi yasal olarak suç kapsamına sokmak demektir. Va'ay (bilinç/farkındalık) ise burada sadece entelektüel bir yetiyi değil, siyasi bir uyanışı temsil eder. İçişleri Bakanı’nın kitap okumama beyanıyla birleştirildiğinde, rejimin "düşünceyi" başlı başına bir güvenlik tehdidi olarak kodladığı vurgulanır. (ç.n.)