
YDH- Lübnanlı gazeteci Meysem Rizk, Lübnan devletinin içine düştüğü "teslimiyetçi pasifliği" ve bu pasifliğin arkasındaki "uluslararası pazarlıkları" deşifre ettiği yazısında, Lübnan’daki durumun artık bir "dış saldırı" değil, devletin kendi eliyle meşrulaştırdığı bir işgal olduğunu vurguluyor. Rizk’in en kalın harflerle altını çizdiği nokta, "Lübnan devleti" fikrinin erimesi. Rizk, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun "anlaşmalar dahilinde hareket ediyoruz" çıkışına Lübnan resmi makamlarının sessiz kalmasını, devletin egemenlik haklarından feragat ettiğinin en büyük kanıtı olarak sunuyor.
Lübnan’da cereyan eden hadiseleri, artık güçsüz bir devletin maruz kaldığı sıradan bir dış saldırı olarak nitelemek imkânsızdır.
Gerçeği tüm çıplaklığıyla, adıyla sanıyla konuşmanın vakti gelmiştir: Karşımızdaki tablo, işgalci güce sağlanan bir "resmi kalkan" ve suçun üstünü örten politikalar eşliğinde yürütülen sistematik bir saldırıdır.
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun, güneydeki askeri operasyonların "Lübnan devletiyle varılan mutabakatlar çerçevesinde" yürütüldüğünü ilan etmesi, basit bir siyasi propaganda hamlesi olmanın ötesine geçmiştir.
Bu iddia, yanıtlanması elzem ve ağır bir soruyu beraberinde getiriyor: Kendi topraklarının işgal edilmesine rıza gösteren bir devlet, nasıl bir devlettir?
Güneyde baskınlar tüm hızıyla sürerken köyler yerle bir ediliyor, siviller yurtlarından sürülüyor ve semalar insansız hava araçlarının gölgesinden kurtulamıyor.
Cumhurbaşkanı Jozef Aun ve Başbakan Nevvaf Selam kanadının, "dostları" Donald Trump’tan bir "lütuf" gibi sundukları ateşkes süreci, halkı korumak bir yana, teslimiyetçi bir diplomasinin payandasına dönüşmüş durumda.
Ancak asıl tehlike, devletin topraklarını ve vatandaşlarını korumadaki acziyetinden ziyade, bu acziyetin etrafındaki karanlık şüphelerdir.
Yetkililer Netanyahu’nun açıklamalarını duymazdan gelmeye çalışsa da bu sükût, hükümeti doğrudan töhmet altında bırakmaktadır. Ya bu iddia edilen "anlaşmalar" gerçektir ve ortada açık bir vatana ihanet suçu vardır; ya da böyle bir mutabakat yoktur.
Eğer yoksa, hükümet kendi itibarını dahi savunamayacak kadar düşmüş, düşmanın kendi topraklarında dilediği gibi at koşturmasına ve süreci tek yanlı yönetmesine teslim olmuş demektir.
Washington’daki ilk Lübnan-İsrail temasının ardından yayınlanan ve hükümetin yalanlamaya dahi yeltenmediği bildiri, bu vahim tablonun en somut vesikasıdır.
Bu gelişmeler; Trump’ın Filistin Yönetimi üzerindeki baskısı ve Aun’u Netanyahu ile el sıkışmaya zorlayarak bölgedeki düğümü çözme denemeleriyle eş zamanlı olarak Washington'dan sızan bilgilerle örtüşüyor.
Bu durum, Beyrut yönetimini birbiriyle çatışan üç farklı yolun kıskacına sokmaktadır:
• Washington’dan gelen ağır müzakere baskısı,
• İsrail’in güneyde dozu artan saldırganlığı,
• Devlet ve toplum içindeki hassas dengeleri gözetme zorunluluğu.
Lübnan’da bir kesimin süreci dar bir çerçevede değerlendirip "çözüm" için her yolu mübah gördüğü, diğer kesimin ise İsrail’e verilen her tavizi iç barışa bir tehdit olarak algıladığı bir gerçek.
Bu derin ayrışma ve halkın büyük bir kısmıyla açılan uçurum, dış müdahalelere zemin hazırlamakta ve ülkenin vesayet altına girmesine hizmet etmektedir.
Suudi Arabistan, Cumhurbaşkanı Aun’a "Sünni desteği" sağlasa da onun kontrolsüzce ilerlemesini istemiyor; bir yandan da Lübnan içindeki siyasi hareketler arasında bir nifak alanı açmaya çalışıyor.
Bu noktada Suudi elçi Yezid bin Ferhan’ın, Aoun’un İsrail ile anlaşma hevesini dizginleme çabaları dikkat çekicidir.
Riyad, müzakere ilkesine veya normalleşme sürecine karşı değildir; aksine Lübnan’ı bu sürece teşvik eder. Ancak bu adımın kendi himayesi dışında ve kışkırtıcı bir üslupla atılmasına rıza göstermez.
Bin Ferhan, Aun’a "Arap devletlerinin önüne geçmemesi" ve Netanyahu’ya sadece bir "fotoğraf karesiyle" siyasi zafer kazandırmaması yönünde açık uyarıda bulunmuştur.
Diğer taraftan Suudi Arabistan, Şeriat Yüksek Konseyi üzerinden Aun’un adımlarına dini bir meşruiyet kazandırma gayretindedir.
Müftü Abdüllatif Deriyan başkanlığındaki toplantıda alınan "müzakerelere destek" kararı, bizzat Prens Faysal bin Farhan’ın telkiniyle şekillenmiştir.
Bu hamle, Sünni tabanın İsrail ile doğrudan temasa olan tepkisine rağmen Aun’un elini güçlendirmeyi amaçlamaktadır.
Dahası Riyad, Başbakan Nevvaf Selam hükümetini sarsabilecek iç karışıklıkları önlemek adına, Meclis Başkanı Nebih Berri’yi de sürece dahil ederek Hizbullah ile Emel Hareketi arasındaki çatlağı derinleştirme stratejisini izlemektedir.
Bugün gelinen noktada, Lübnan yönetiminin sergilediği performans artık "zayıflık" veya "imkânsızlık" gibi mazeretlerle açıklanamaz.
Netanyahu’nun ağır ithamları karşısında Cumhurbaşkanlığı ekibi yalanlama yapmak yerine, Trump’ın takvimine göre Washington’a gidip gitmeyecekleri sorusundan kaçıp, "görüşmek istemiyoruz" gibi muğlak sızıntılarla vakit kazanmaya çalışıyor.
İktidar muhalifleri ise haklı olarak şu uyarıyı yapıyor: Lübnan’ı böylesine zayıf bir pozisyonda masaya oturtmak, ülkeyi bölgesel derinliğinden koparıp "normalleşme" adı altındaki tehlikeli bir girdaba sürüklemektir.
İsrail’in ateşkes ihlallerine karşı takınılan ısrarlı sessizlik, düşmanın Lübnan’ın iç işlerinde karar verici bir aktör gibi davranmasına imkân tanımıştır.
Artık yuvarlak cümlelerle geçiştirilecek bir durum kalmamıştır; zira bu tavır, pratikte iradenin Lübnan’ın elinden çıktığının ikrarıdır.
Bu karanlık tablo ışığında asıl soru şudur: Mesele sadece bu saldırganlığı durdurmak mı, yoksa devlet kavramının bu denli eriyip gitmesine engel olmak mı? Ve en önemlisi; bu gidişat, sadece cılız kınama mesajları ve yazılı açıklamalarla durdurulabilir mi?
Çeviri: YDH