
YDH - El-Ahbar gazetesinin konuk yazarlarından İsra Abdülhafız, modernitenin başındaki iyimser gelecek algısının yerini karamsar distopyalara bırakmasını ve insanın gelecek üzerindeki kurucu iradesini yitirmesini ele alıyor. Teknolojik ilerlemenin özgürleştirici bir vaatten ziyade bir kontrol ve gözetleme mekanizmasına dönüşmesiyle birlikte, geleceğin kolektif bir ideal olmaktan çıkıp ticari bir metaya indirgendiğini kaydeden yazar, bu karamsar döngüden çıkış için kusursuz ütopyalar yerine, adaleti ve yaşam kalitesini kademeli olarak iyileştirmeyi hedefleyen daha mütevazı ve uygulanabilir toplumsal modellerin hayal edilmesini öneriyor.
Modernitenin en iyimser dönemlerinde gelecek, insanlığın aşmaya çalıştığı bir nehir yatağı gibiydi. Ütopik tasavvurların uzandığı beyaz bir boşluk, kolektif projelerin sergilendiği bir sahne hükmündeydi.
Ancak insanın yarınla kurduğu ilişkide bir şeyler değişti. Gelecek artık beklenen bir vaat değil, pusuda bekleyen bir tehdit halini aldı.
Erdemli şehirlerin inşa edileceği bir alan olmaktan çıkıp, her biri bir öncekinden daha karanlık, iç içe geçmiş distopyalar labirentine dönüştü.
Bu kırılma nasıl yaşandı? Hayal gücümüzü karamsarlığa esir eden ve felaketten başka bir çıkış yolu tahayyül edemez hale getiren sebep nedir?
Çok uzak olmayan bir geçmişte gelecek; uçsuz bucaksız açık alanlar, uçan şehirler ve teknolojinin adaletle harmanlandığı toplumlarla eş anlamlıydı.
Hırsın sınırı çılgınlık derecesinde yüksekti: Yoksulluğu kökten bitirmek, her hastalığa çare bulmak ve nihayetinde uzayda koloniler kurmak.
Bu tablonun merkezinde ise mühendis, mucit ve düş kuran insan yer alıyordu. Bugün ise hayaller yorgun bedenlerimizin sınırlarına kadar daraldı. Hüküm süren gelecek anlatıları artık bir cennet vaat etmiyor; aksine bizi mevcut cehennemde hayatta kalmaya alıştırıyor.
Kolektif hırslarımızı yeniden tanımlıyoruz: Artık erdemli bir şehir inşa etmeyi değil, labirentin karanlık bir köşesinde yem olmamayı diliyoruz.
Bu dönüşüm tesadüfi değil; kolektifin kendi kaderini tayin etme gücüne duyulan güvenin yitirilmesinin bir yansımasıdır. Büyük kurumların, ulusların ve kitle hareketlerinin etkisi azaldıkça, yerini acımasız bir dünyada ayakta kalmaya çalışan birey aldı.
İnsan, tarih yazan siyasi bir varlık olmaktan çıkıp, kendi bedenini korumaya odaklanmış biyolojik bir varlığa dönüştü.
Çağımızın belki de en büyük aldatmacası dijital cennet vaadidir. Akıllı şehirler, internetli evler ve tek tipleşmiş dijital kimlikler; bize özgürleşme ve verimlilik araçları olarak sunuluyor.
Kuyrukların ve bürokrasinin olmadığı bir dünyada şeffaf bir düş gibi pazarlanan bu düzende, hizmetler parmaklarımızın ucunda atıyor.
Ancak edebiyattan sinemaya kadar eleştirel sanat anlatıları bu maskeyi durmaksızın indiriyor. Estetik kullanıcı arayüzlerinin altında, tarihte benzeri görülmemiş kontrol mekanizmaları; topyekûn gözetleme, davranışsal sınıflandırma ve sakinlerini okuyan ancak sakinlerince okunamayan bir toplum yapısı beliriyor.
Tehdit artık diktatörün gürleyen sesinden değil, dijital asistanın sessizliğinden geliyor. Baskı, olağanüstü hal yasalarıyla değil, akıllı tavsiye sistemleriyle uygulanıyor.
Yeni olan budur: Egemenliğimizin bedeli olarak küçük konfor dilimleriyle rızamızın satın alındığı bir dünyadayız. Geleceğin mühendisi olan insan, algoritmaların içindeki bir gölgeye dönüştü.
Oysa ilerlemeci hayal gücünde "geleceğin mühendisi" figürü merkezdeydi; beyaz önlüklü bilim insanı, şehir planlamacısı, astronot veya devrimci lider, insanın özne olduğunun ve kolektif iradenin zamanı şekillendirebileceğinin somut örnekleriydi.
Tüm bunlar birbirine bağlı iki dönüşümle yok oldu: İnsanın kendisini dijital hesaplarıyla tanımlayan, tüketim değeriyle ölçülen ve başkalarının tasarladığı arayüzlerde hareket etmeye zorlanan bir "kullanıcıya" dönüşmesi; diğer yandan iklim krizleri, salgınlar ve dizginlenemeyen yapay zeka anlatılarında bir "kurbana" evrilmesi.
İnsan artık ya bir mülteci ya bir hasta ya da zorunlu deneylerin ham maddesi konumunda. Hayatta kalma hikayelerinde kahramanlığa soyunduğunda bile bu, yeni bir tür kahramanlık: Yeni bir dünya kurmak yerine sadece bir gün daha yaşamak için savaşan nihilist bir figür.
İnsan, anlam üreten konumundan dışlanarak, yasalarını anlamadığı teknolojik veya ekolojik bir besin zincirinin halkası haline getirildi.
Modernite; ilerlemeye, insanlığın basitten karmaşığa, mitostan akla ve kıtlıktan bolluğa evrilmesine dair büyük anlatılara sahipti.
Bu hikayeler içerik bakımından farklılaşsa da tarihin bir istikameti olduğu ve insanlığın bu yolda yürüdüğü inancını paylaşırdı. Bugün ise bu doğrusal algı çöktü.
Sadece devasa projeler vaatlerini gerçekleştiremediği için değil, istikamet fikrinin kendisi şüpheli hale geldiği için. Tarih artık ileriye gitmiyor; olduğu yerde dönüyor, geriliyor ya da ortak bir hikaye oluşturmayan binlerce küçük patikaya bölünüyor.
Büyük anlatıların sonrası dönemini yaşıyoruz. "Nereye gidiyoruz?" sorusuna verilecek net bir cevap yok. Bu boşluğu yeni bir anlatı değil, anlatı yokluğu doldurdu; yerini istatistiksel tahminler, bilgisayar simülasyonları ve yaygın korkular aldı.
Köklü bir biçimde farklı bir yarını anlatma yetimizi kaybettik; çünkü insan topluluğunun kendi rotasını bilinçli olarak değiştirebileceğine artık inanmıyoruz.
Tarihte sadece gerçeği değil, gerçeklik beklentisinin doğasını da değiştiren anlar vardır: Şehirleri savaş alanına, sivilleri hedefe dönüştüren topyekûn savaşlar; soykırımı saniyelerle ölçülür kılan atom bombası; sızıntıyı nesilleri kirleten sessiz bir kabusa dönüştüren nükleer facialar ve servetlerle birlikte düşleri de bir gecede yok eden ani finansal çökmeler.
Bu hadiseler geçici felaketler değil, ufku dönüştüren kırılmalardı. Öncesinde gelecek, bugünün iyileştirilmiş bir devamı olarak hayal edilirdi; sonrasında ise daha kötüye doğru bir kopuş olarak tasavvur edilmeye başlandı.
Kolektif hayal gücü karamsarlık tarafından istila edildi; öyle ki felaket senaryoları kurmak en kolay iş haline gelirken, iyimserlik olağanüstü bir çaba ve savunma gerektiriyor.
Büyük projelerin çöküşünün diğer yüzü budur: Bu projeler artık bizi korkuya karşı koruyan psikolojik kalkanlar sağlamıyor.
Gelecekle, sonunda gizli bir elin (doğa, tanrı veya tarih) her şeyi düzelteceğine dair bizi teselli eden büyük bir hikayeden yoksun, çıplak bir şekilde yüzleşiyoruz.
Bilimsel ve teknik ilerlemenin bu denli hızlandığı, ancak bu ilerlemeyi mutlak bir iyilik olarak görme yetimizin bu denli azaldığı bir çağda yaşamak merkezi paradoksumuzdur.
Ölümcül hastalıkların tedavisi, genetik müdahale olanakları ve insan zihnini işgal edebilen yapay zeka muazzam başarılardır; fakat bunlar ilk uydunun veya ilk antibiyotiğin yarattığı hayranlığı uyandırmıyor. Bunun sebebi nankörlük değil, yorumlama çerçevesindeki değişimdir.
Bilimi artık cehalet ve hastalıkla savaşan kahraman bir müttefik olarak değil, gizemli ve kayıtsız bir güç olarak görüyoruz. Günümüz sanat hayalinde yapay zeka insanların gereksiz olduğuna karar veriyor, biyoteknoloji hibrit varlıklar yaratarak zengin ve fakir arasında geri dönülemez türsel farklar açıyor, uzay kolonizasyonu ise milyarderlere mahvettikleri gezegenden bir kaçış yolu sunuyor.
Kurtarıcı dünya imgesinin yerini "kötü mühendis" veya "kontrolden çıkmış şirket" figürü aldı. Her yeni bilimsel atılım artık "Ya kötüye kullanılırsa?" merceğinden okunuyor.
Bu meşru bir bakış açısı olsa da sahneyi tek başına domine etmeye başladı. Teknik ilerlemeyi kolektif özgürleşmenin anahtarı olarak betimleyen ciddi bir sanat eserine rastlamak güçleşirken, onu sessiz veya gürültülü bir distopyanın öncüsü olarak kurgulayan eserler çoğalıyor.
Geleceğin, siyasi bir vizyondan ziyade ticari reklamlarla duyurulan bir metaya dönüştüğü bir dönemdeyiz. Büyük bir çelişkiyle karşı karşıyayız: Geç kapitalizm artık sadece coğrafyayı ve kaynakları sömürmekle yetinmiyor, sömürge alanını zamanın kendisine kadar genişletiyor.
Bir zamanlar herkese ait olan o açık ufuk, yani gelecek; taksitle satılan bir ürüne dönüştü: Yeni bir akıllı telefon size bağlantılı bir gelecek vaat ediyor, elektrikli bir araç temiz bir yarın kurguluyor ve abonelik hizmetleri umudu aylık bir alışkanlık haline getiriyor.
Ancak bu dönüşümün bedeli, geleceği kolektif niteliğinden arındırarak onu yalnızca ödeme gücü olanların tekeline bırakmaktır.
Buradaki temel sorun geleceğin sadece ekonomik olarak tekelleşmesi değil, imgesinin de tek tipleşmesidir. En kabus dolu anlarda bile durum aynıdır: Herhangi bir çağdaş distopik film veya romanı açtığınızda aynı manzarayı görürsünüz: Soğuk neon renkli bir gökyüzü, asit yağmurları, üzerinde parlak ekranların olduğu beton duvarlar ve aç insanların ellerinde akıllı telefonlar taşıdığı yüksek teknolojili yoksulluk.
Bu ürkütücü benzerlik daha derin bir krizi; "farklı olan ötekinin" yokluğunu ifşa ediyor. Artık Afrika'dan, sömürge sonrası Asya'dan veya Latin Amerika'dan gelen alternatif gelecek tahayyülleri yok. Kabus bile Batılı ve ithal; sanki kalıplarını değiştirme gücüne sahip olmadığımız ağır bir düşte mahsur kalmış gibiyiz.
Bu görsel dilin hakimiyeti rastlantı değil; gelecek tasavvurlarının, kendi korkularını üretip dünyaya tek seçenekmiş gibi pazarlayan belirli Batılı elitlerin elinde merkezileşmesinin doğal bir sonucudur.
Buna karşın, pembe bir ütopya olması şart olmayan ancak yapısı, soruları ve kaygılarıyla farklılaşan bir geleceği hayal eden sesler siliniyor. Fakat tek tip distopyadan kaçış, mutlaka klasik ve kusursuz büyük ütopyalara dönüş anlamına gelmez.
Belki de bugün ihtiyaç duyulan şey nihai ve kusursuz bir düş (teleolojik ütopya) değil, "yöntemsel bir ütopya" anlayışıdır. Mutlak anlamda güzel olmayan ancak kümülatif olarak daha az kötü ve daha adil olan bir gelecek...
Hatalarını kabul eden, zamanla evrilen, tarihin sonunu değil gündelik koşulların iyileşmesini vaat eden mütevazı bir ütopya. Bu mütevazı ütopyanın, sansasyonel manşetler yaratmadığı için yeterince ilgi görmeyen sessiz örnekleri mevcut: Hızın tiranlığına karşı bağımsızlığını ilan eden "yavaş şehirler" veya Kuzey Avrupa'da refahı tüketimden bağımsız tanımlayan "büyüme sonrası" topluluklar gibi.
Çeviri: YDH