Stratejik pusunun dönüşümü: Direniş, İsrail'in üstünlüğünü işlevsiz kılıyor

04 Mayıs 2026

"Vakit, onu en iyi kullananın lehine işlemektedir. Geçen her gün İsrail'in savaş varsayımları aşınırken, yavaş yıpratmaya dayalı yeni bir gerçeklik yerleşmektedir."

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Ali Haydar, Siyonist rejimin Lübnan'ın güneyindeki operasyonlarında yaşadığı stratejik tıkanıklığı, askeri bir başarısızlıktan ziyade bir "algı ve varsayım çöküşü" olarak nitelendiriyor. İsrail'in geçmiş tecrübelere dayanan klasik askeri üstünlük kurma çabası, Hizbullah'ın bu üstünlüğü zamana yayarak emen ve etkisizleştiren yıpratma stratejisiyle boşa çıkarıldı. Sonuç olarak savaş, İsrail'in tek taraflı irade dayattığı bir ortamdan; tarafların uyum sağlama kabiliyetinin ve zaman yönetiminin zaferin anahtarı haline geldiği, inisiyatifin ise işgal ordusunun elinden çıktığı yeni bir evreye evrildi.

Lübnan'ın güneyinde yaşananlar, işgal ordusunun askeri planındaki basit bir aksama veya taktiksel bir başarısızlık olarak nitelendirilemez. Aksine bu durum, stratejik düşünce biçimine dair kurgulanan bir modelin çöküşünü temsil eden ifşa edici bir andır.

Mesele bir hedefin veya zamanlamanın yanlış tahmin edilmesinden ziyade, İsrail'in savaşa geçmiş tecrübeleri değişmez gerçekler varsayarak girmesiyle ilgilidir. Oysa muhatabı bu tecrübelerden ders çıkarmış, davranışlarını ve araçlarını yeniden şekillendirmiştir.

Bu noktada İsrail'in kurduğunu sandığı "stratejik pusu" yalnızca boşa çıkmamış, aynı zamanda aleyhine dönmüştür; zira karşı taraf bu durumu kendi lehine kullanabileceği bir zemine dönüştürmeyi başarmıştır.

Genel tabloya bakıldığında İsrail, 2024 savaşına dair tasavvurunu yeniden üretmiş görünmektedir: Ateş gücü üstünlüğü, odaklanmış suikastlar, geniş çaplı yapısal yıkım ve karşı tarafı çökmeye veya dayatılan şartları kabule zorlayacak bir şok etkisi.

Bu tasavvur, Hizbullah'ın önceki savaşı takip eden 15 ay boyunca İsrail saldırılarına karşılık vermekten kaçınmasını zayıflık olarak yorumlayan bir okumaya dayanıyordu. İsrail, "Pager" saldırısıyla başlayan bu sürecin sonuçlarına dair mübalağalı tahminler üzerinden hareket etti.

İsrail, Hizbullah'ın tepkilerindeki azalmayı bir zayıflık belirtisi olarak yorumladı. Oysa bu durum gerçekte yeniden konumlanma sürecinin bir parçasıydı.

Hizbullah, Aksa Tufanı sonrası ortaya çıkan değişimlere uyum sağlamak ve dersler çıkarmak için bu süreci bir fırsat olarak kullandı. Çatışmaların seyri ve bugüne kadarki sonuçlar, Hizbullah'ın varsayımlarının büyük ölçüde isabetli olduğunu göstermektedir. Buna karşın İsrail yönetimi, örgütün esnekliği ve saldırıları göğüsleme kapasitesi karşısında şaşkınlığa uğramıştır.

Temel dönüşüm buradadır: Hedef artık saldırıyı bütünüyle engellemek değil, saldırının stratejik etkisini sınırlandırmaktır. Geniş çaplı saldırıların İsrail'in planladığı çöküşü neden getirmediği bu bakış açısıyla anlaşılabilir.

Süreç, bir "saldırı-yanıt" denkleminden çok daha karmaşık bir yapıya evrilmiştir: Saldırıyı engellemek yerine onu almayı önceden planlayan, doğacak sonuçları soğuran ve ardından baskıyı zamana yayan kademeli bir yıpratma süreci devreye girmiştir.

Bu denklemde doğrudan askeri üstünlük, kesin bir sonuç üretme kabiliyetini yitirir. Çünkü karşısında bu üstünlüğü engellemeye çalışan değil, onu sindiren ve etkilerini zamana yayan bir güç bulur.

Çatışmanın seyrindeki kırılma tam da buradadır: İsrail'in belirleyici bir şok yaratma çabası, ordunun elinde bitirici araçların bulunmadığı zorunlu bir yıpratma savaşına dönüşmüştür.

İsrail'in yeniden tesis ettiği "güvenlik bölgesi" bu dönüşümün en somut örneğidir. Bu bölge, tehdidi engelleyen bir tampon kuşak olmak yerine, İsrail askeri varlığının hareketli operasyonlar için sabit bir hedef haline geldiği bir çatışma alanına dönüştü.

Böylece üstünlük sağlaması beklenen kara hakimiyeti bir prangaya dönüştü. Bu durum ordunun hareket kabiliyetini sınırlayarak onu sürekli savunma pozisyonunda kalmaya zorladı.

Direniş birimleri ise örgütün merkezi olmayan yapısından ve düşük maliyetli operasyon kabiliyetinden yararlanarak esneklik kazandı. Artık temel soru "Araziye kim hakim?" değil, "Çatışma biçimini kim dikte ediyor?" sorusudur.

Bu değişim yalnızca sahada değil, daha derin bir algı düzeyinde de gerçekleşti. İsrail savaşa eski tecrübelerin sonuçlarına dayanan bir zihniyetle girerken, Hizbullah bu tecrübelerden çıkarılan derslerin mantığıyla hareket etti. Burada kritik bir algı boşluğu oluştu: Bir taraf modeli tekrar ederken, diğeri onu geliştiriyordu. Tekrarın kendisi bir zayıf noktaya dönüştü; çünkü bu durum karşı tarafa daha fazla öngörülebilirlik ve hazırlık imkanı tanıdı.

Bu bağlamda gerilimi tırmandırmak artık kesin sonuca götüren doğrusal bir yol değil, çatışmayı belirli sınırlar içinde yönetme aracı haline geldi. İsrail saldırı menzilini genişleterek ve karadan yeniden konuşlanarak gerilimi yükseltti.

Ancak başta ABD'nin kararları olmak üzere dış faktörlerle kısıtlandığını gördü. Özellikle Lübnan sahasının İran ile bağlantılı daha geniş süreçlerle iç içe geçmesi bu kısıtlamaları artırdı. Bu engeller askeri üstünlüğün siyasi bir zafere dönüşmesini engellerken, Hizbullah topyekûn bir savaşa sürüklenmeden yıpratma stratejisini derinleştirdi.

Caydırıcılık düzeyinde ise özel bir aşınma yaşanmaktadır. İsrail hâlâ büyük zarar verme kapasitesine sahip olsa da bu güç siyasi hedeflerine ulaşmak için artık yeterli değildir.

Öte yandan Hizbullah, İsrail'in saldırılarını engelleyememiş olsa da onun kesin sonuç almasını ve direnişi teslim almasını önlemiştir. Bu durum, ağırlık merkezinin "eylem kapasitesinden", "eylemin sonuçlarını bozma ve süreçleri kontrol etme kapasitesine" geçtiğini göstermektedir. Bu, asimetrik savaşların en belirgin dönüşümlerinden biridir.

Mevcut denklemde zaman artık tarafsız bir unsur değil, bizzat bir çatışma alanıdır. İsrail kendi anlatısını pekiştirmek ve hedeflerine ulaşmak için hızlı sonuçlara ihtiyaç duymaktadır.

Hizbullah ise zamanı maliyeti yeniden dağıtmak ve düşmanı kademeli olarak yıpratmak için kullanarak bunu engellemeye çalışmaktadır.

Böylece vakit, onu en iyi kullananın lehine işlemektedir. Geçen her gün İsrail'in savaş varsayımları aşınırken, yavaş yıpratmaya dayalı yeni bir gerçeklik yerleşmektedir.

Yaşananlar doğrudan bir askeri yenilgi değil, operasyonel başarıyı stratejik bir etkiye dönüştürme acziyetidir. Bunun sebebi yetenek eksikliği değil, İsrail'in kararlarını üzerine inşa ettiği varsayılardaki hatadır. Hizbullah'ın temel üstünlüğü, düşmanın önceki savaştaki güvenlik başarılarından kaynaklanan özgüvenini ve atılımını kendi lehine kullanmasıdır.

Geleceğe bakıldığında en net sonuç, İsrail'in çatışmanın seyrini artık varsaydığı gibi tek başına kontrol edemediğidir. Hizbullah, "kesin sonucu engelleme" denklemini sahadan çıkarıp düşmanın karar verici mercilerinin algısına taşımayı başarmıştır.

Bu nedenle İsrail söylemi, daha önceki hızlı zafer vaatlerinin yerini Hizbullah'ı tasfiye etmeye yönelik uzun vadeli hedeflere bırakmaya başlamıştır.

Mesele yalnızca güç dengesi değil, aynı zamanda bir algı dengesidir. Bu durum risk değerlendirmeleri ve karar mercilerinin önündeki seçenekler üzerinde doğrudan etkiye sahiptir.

İsrail savaşa inisiyatifin elinde olduğu inancıyla girdi ancak gerçek inisiyatifin ilk darbede değil, sonrasında yaşanacakları yönetmekte olduğunu ve bunun ellerinden kayıp gittiğini keşfetti.

Dönüşüm tam olarak burada somutlaşmaktadır: Hizbullah, işgal ordusunun hazırladığı stratejik pusuya engel olmaya çalışmamış, aksine onu yeniden yönlendirerek sonuçlarını tersine çevirmiştir.

Askeri üstünlükle doğrudan çarpışmak yerine, bu üstünlüğün etkinliğini zaman ve yıpratma yoluyla boşa çıkarmıştır. Böyle bir çatışmada soru "Kim daha güçlü?" değil, "Kimin uyum sağlama kabiliyeti daha yüksek?" sorusudur; çünkü savaşın gidişatını ve nihai sonucunu belirleyen bu kabiliyettir.

Çeviri: YDH