'Washington Deklarasyonu'nun hukuki yorumu

04 Mayıs 2026

"Lübnan; bir antlaşma olmaksızın, üçte iki çoğunluk sağlanmadan, parlamento yetkilendirmesi veya anayasa değişikliği yapılmadan, yürürlükteki kanunlar iptal edilmeden bölgesel yükümlülüklerden sıyrılmadan ve mevcut işgal çözülmeden hangi dayanakla savaş halinden barış haline geçiyor?"

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Mücteba el-Hüseyni, ABD’nin Beyrut Büyükelçiliği tarafından yayımlanan bildiriyle meşrulaştırılmaya çalışılan "Lübnan ile İsrail’in savaş halinde olmadığı" iddiasını kapsamlı bir hukuki süzgeçten geçiriyor. Yazar; anayasal süreçlerin, uluslararası sözleşmelerin ve özellikle de 1949 Mütareke Anlaşması’nın sağladığı hukuki çerçevenin diplomatik bir dille baypas edilmesinin yasal hiçbir karşılığı olmadığını vurguluyor. Sonuç olarak el-Hüseyni, işgal altındaki topraklar ve süregelen saldırılar devam ederken meşru müdafaa hakkını tek taraflı olarak işgalciye devreden bu söylemin, barış değil ancak bir "teslimiyet safsatası" olduğuna dikkat çekiyor.

Onlarca şehit ve yüzlerce yaralı her gün toprağa düşüyor; bütün köyler yerinden ediliyor, bazıları haritadan siliniyor.

Tüm bunlar, iktidarın "diplomatik bir zaferle kopardığını" iddia ederek övündüğü, ancak gerçeklerin diplomatik bir deha sonucu değil de İslamabad masasındaki İran baskısıyla geldiğini gösterdiği kısmi bir "ateşkes" gölgesinde yaşanıyor.

Bu atmosferde ABD’nin Beyrut Büyükelçiliği, 30 Nisan akşamı Lübnanlılara "tarihi bir fırsat" müjdeleyen ve Cumhurbaşkanı ile işgalci rejimin başbakanı arasında "Başkan Trump’ın kolaylaştırıcılığında" doğrudan bir görüşme çağrısı yapan bir bildiri yayımladı.

Bildirinin dili yumuşak ve süslüydü: "Asla savaş halinde olmaması gereken iki komşu ülke", "ulusal rönesans", "somut garantiler"... Bu ifadeler, işgal edilen bir ülke ile işgalci arasındaki ilişkiyi değil de sanki Norveç ile İsveç arasındaki normal bir ilişkiyi betimliyormuşçasına akıp gidiyordu.

Yaralıların iniltileri ile diplomatik bildirilerin belagati arasındaki bu çelişki, duygusallıktan uzak bir şekilde, bu ifadelerin tam olarak ne anlama geldiğini ortaya koymak adına hukuki bir duruşu hak ediyor.

"Ateşkes"ten "barış antlaşması"na

ABD Dışişleri Bakanlığı’nın 16 Nisan tarihli belgesinde yer alan ve Büyükelçilik bildirisinde tekrarlanan beş kelime var: "İki ülke savaş halinde değildir."

Bu ifade görünüşte tarafsız, betimleyici ve teknik bir formülasyona yakın duruyor. Ancak bu izlenim, daha derin bir gerçeği gizliyor: Bu beş kelime, taraflar arasındaki ilişkinin içinde anlaşıldığı çerçeveyi yeniden tanımlamayı amaçlayan hukuki bir işlev görüyor.

Uluslararası hukukta, çatışmaların durdurulmasına ilişkin bir dizi terim bulunur ve hukuk bunları birbirinden titizlikle ayırmasına rağmen kullanımları sıklıkla birbirine karıştırılır.

Bu terimlerin ilki, belirli pratik amaçlar için yapılan geçici bir saha anlaşması olan "ateşkes"tir (Ceasefire). Bunu, bağlılığı ve sükunetin sürdürülebilirliğini sağlamak için doğrulama ve izleme mekanizmaları gerektiren bir aşama olan "ateşkesin tesisi" izler.

"Mütareke" (Truce) ise ateşkesten daha geniş kapsamlıdır ve genellikle uluslararası bir kararla ortaya çıkar. Ardından, hukuki etkisi bakımından daha derin olan "Mütareke Anlaşması" (Armistice Agreement) gelir; bu anlaşma kurumsal ve düzenleyici çerçeveler oluşturur ve en önemlisi, askeri eylemleri sona erdirmeyip sadece askıya alarak hukuki savaş halinin devam ettiğini varsayar.

Daha sonra, savaşan taraflar arasında bir güven ortamının inşa edilmeye çalışıldığı "mütarekenin uzun süreli tesisi" aşaması gelir. Bunu, hukuken bağlayıcı olmayan ve kapsamlı bir çözümü araştırmayı amaçlayan bir siyasi müzakere çerçevesi olan "barış diyaloğu" izler.

Son olarak ise, hukuki savaş halini sona erdiren tek hukuki araç olan "Barış Antlaşması" (Peace Treaty) gelir. Barış antlaşması imzalandıktan sonra bile, diplomatik ve ticari ilişkilerin tam normalleşmesine ulaşılmadan önce genellikle geçiş aşamaları yaşanır.

Yedinci bölüm çerçevesi bildiriyle iptal edilemez

Lübnan’ın 23 Mart 1949’da Ras el-Nakura’da imzaladığı metin bir barış antlaşması değil, bir "mütareke anlaşması"dır. İkisi arasında uçurum vardır. Mütareke anlaşması, her harfinde hukuki savaş halinin devam ettiğini varsayar.

Anlaşma, sekizinci maddesinde açıkça "iki taraf arasında barışçıl bir çözüme ulaşılana kadar yürürlükte kalacağını" ifade eder. Yani savaş halinin sona ermesi bir büyükelçilik bildirisiyle, elçiler arasındaki bir belgeyle ya da bir başkan ile bir başbakan arasındaki anlaşmayla değil; ancak kapsamlı ve nihai bir barışçıl çözümle gerçekleşir.

Bu anlaşma sıradan bir ikili anlaşma olarak değil, BM Şartı’nın Yedinci Bölümü uyarınca uluslararası düzenlemeler bağlamında inşa edildiği ve Güvenlik Konseyi’nin 16 Kasım 1948 tarihli 62 sayılı kararıyla ortaya çıktığı için Lübnan’ı hukuken bağlayan şey, sadece kendisi ile işgalci rejim arasındaki bir metin değil, uluslararası sistemin en üst otoritesinden çıkan bir karardır.

Peki, bildiri "İki ülke savaş halinde değildir" derken ne yapıyor? Birincisi; bildiri mevcut bir durumu betimlemiyor, aksine ilişkiyi "mevcut bir savaş haliyle bağlantılı mütareke" çerçevesinden, normalleşmenin kapısını açan "barış hali"ne taşıyan alternatif bir hukuki durum yaratmaya çalışıyor.

İkincisi; ne Cumhurbaşkanı, ne Başbakan, ne bir bütün olarak hükümet, ne de basit çoğunlukla Meclis, anayasal veya hukuki açıdan bu dönüşümü gerçekleştirme yetkisine sahiptir.

Anayasa’nın 65. maddesinin beşinci fıkrası, savaş ve barış kararlarını üçte iki çoğunlukla toplanan Bakanlar Kurulu’nun yetkisine bırakmıştır.

Ayrıca 52. madde, yıldan yıla feshedilemeyen antlaşmaların Meclis onayına ihtiyaç duyduğunu zorunlu kılar. Bu çoğunlukların sağlandığını farz etsek bile Lübnan, genel anayasal ilkelerle ve özellikle de Lübnan devletini "Arap Birliği sözleşmelerine" bağlayan anayasa başlangıç metninin (b) fıkrasıyla bağlı kalmaya devam eder.

Bu sözleşmeler arasında, ikinci maddesinde halkların işgale direnme, "ırkçılık, Siyonizm, işgal ve yabancı egemenliğini" ortadan kaldırma hakkını kutsayan Arap İnsan Hakları Şartı da bulunmaktadır.

Bu anayasal ihmali anlamak için, Anayasa Konseyi’nin 2/2001 sayılı kararı uyarınca anayasa başlangıç metninin (b) ve (i) fıkralarının anayasanın ayrılmaz bir parçası olduğunu belirtmek gerekir.

Anayasal başlangıç metni iptal edilemez veya herhangi bir maddesi değiştirilemez; bu ancak tam ve karmaşık bir anayasal süreçle mümkündür: Meclis’te üçte iki çoğunluk, ardından değişikliğe ilişkin kararnamenin çıkarılması ve sonra Meclis tarafından yeniden onaylanması... Bu, bir hükümet toplantısında veya bir büyükelçinin imzasıyla tamamlanacak bir iş değildir.

Başka bir deyişle, hukuki açıdan "Lübnan ülkesi ile düşman İsrail rejimi savaş halinde değildir" demek isteyen kimsenin; Bakanlar Kurulu’nun üçte ikisini ve Meclis çoğunluğunu toplaması, başlangıç metnindeki bağlayıcı fıkraları iptal etmek için bir anayasa değişikliği süreci başlatması, Arap Birliği’nden ve onun Arap İnsan Hakları Şartı’ndan çekilmesi, Birleşmiş Milletler’den ve onun (halkların işgale direnişini meşrulaştıran) şartından çekilmesi, 1955 tarihli İsrail’i Boykot Kanunu’nu ilga etmesi, Ceza Kanunu’nun 273 ile 285. maddelerini değiştirmesi ve Güvenlik Konseyi’nden 1948 tarihli 62 sayılı kararın iptalini alması gerekir.

İktidar, diplomatik bir belgede yer alan bir formülasyonu kabul ederek tüm bunları görmezden gelmiştir. Cumhurbaşkanı, ekonomik heyetler önünde bu metni "onayladığını" ilan etmekte, sonra metnin diğer maddelerinden sıyrılmaya çalışmaktadır; sanki uluslararası veya diplomatik bir metne verilen onay parçalara ayrılabilirmiş veya seçici olabilirmiş gibi... Oysa hukuki ve diplomatik çalışmalarda genel kural, metnin bölünmez bir bütün olarak ele alınmasıdır.

Üçüncüsü; bildiri, hukuki savaş halinin sadece bir belgeye dercedilen bir formülle sona ermeyeceği gerçeğini yok saymaktadır. Kapsamlı bir barışın gerçekleşeceği varsayılsa bile, savaş halinin sona ermesi tüm askıda kalan meseleleri ele alan bütüncül bir antlaşmayı gerektirir: İşgal altındaki topraklar, mayınlar, esirler, tazminatlar ve Filistinli mültecilerin hakları...

Şebaa Çiftlikleri, Kefer Şuba Tepeleri, El-Gacar köyünün tamamı, Abil el-Kamh, en-Nuhayle ve diğer "Yedi Köy" (ki sayıları yediden fazladır) üzerindeki işgal sürerken; bir su havzası işgal altındayken, Lübnan toprakları haritaları teslim edilmemiş mayınlarla döşeliyken ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi’nin ziyaret etmesi engellenen Lübnanlı esirler tutulurken savaşı bitirmekten bahsetmek, uluslararası hukuk mantığıyla bağdaşmaz.

Lübnan’ın "hakkı" tek başına nasıl gasp edildi?

Cumhurbaşkanı, 16 Nisan bildirisinin Kasım 2024’te yayımlanan ateşkes bildirisinin yeniden formüle edilmesinden başka bir şey olmadığını ileri sürdü. Ancak iki metin arasındaki karşılaştırma, temel bir farkı ortaya koyuyor.

27 Kasım 2024 tarihli bildiri, içerdiği yükümlülüklerin her iki tarafın da "doğal meşru müdafaa haklarını" kullanmasını kısıtlamadığını hükme bağlamıştı.

Burada bir denklik düzeyini yansıtacak şekilde "hakları" ifadesi her iki tarafı kapsayacak şekilde kullanılmıştı. Ayrıca her türlü ihlalin, tarafsız olduğu varsayılan bir mercii olan UNIFIL güçlerine havale edilmesini öngörüyordu.

Bu bağlamda direniş, 2 Mart’ta süregelen saldırganlığa yanıt vererek anayasa, sözleşmeler ve ateşkes anlaşması tarafından güvence altına alınan bir hakkı kullanmıştır.

Ancak 16 Nisan 2026 tarihli bildiri, "İsrail'in doğal meşru müdafaa hakkının korunmasından" bahsederken ikili değil, tekil bir ifade kullanıyor. Şunu ekliyor: "İsrail; planlanan, yakın veya süregelen saldırılara karşı her an meşru müdafaa için gerekli tüm önlemleri alma hakkını saklı tutar." Ardından bildiri, boyun eğmişliğin tacını takıyor: "İki ülke savaş halinde değildir."

Burada söz konusu beş kelimenin bir ayrıntı olmadığı netleşiyor. Eğer iki ülke savaş halinde olsaydı, Lübnan’ın denk bir savunma hakkı olurdu ve ihlaller tarafsız bir mekanizmaya devredilirdi.

Savaş halinin iptal edilmesiyle "savunma hakkı" sadece bir tarafa (işgalci tarafa) verilmiş, saldırıya uğrayan devlet ise her türlü karşı haktan mahrum bırakılmıştır. Bu, 2024 bildirisinin bir tekrarı değil, tam bir darbedir.

"Barış safsatası": Üç katmanlı yanıltma

Siyasi fıkıhta bu iddialar manzumesine "safsata" (Sophism) denir. Bu, açık bir yalan değil; batılı hak, teslimiyeti barış, boyun eğmişliği ise egemenlik gibi gösteren, yaygın kavramları (barış, rönesans, egemenlik) yeniden işleyip onları anlamından koparan bir söz dizimidir. Bu safsata üç katman üzerinde çalışır:

Birincisi; yaşananların iki eşit devlet arasındaki bir "müzakere" olduğu iddiasıdır ki bu doğru değildir. Eşitler arasındaki müzakere, güç dengesini ve irade özgürlüğünü varsayar.

1969 Viyana Antlaşmalar Hukuku Sözleşmesi’nin 52. maddesi, "uluslararası hukuk ilkelerini ihlal edecek şekilde kuvvet kullanma tehdidi veya kuvvet kullanılması sonucunda akdedilen her antlaşmanın batıl olduğunu" hükme bağlar. Yani zorlama unsuru, her türlü anlaşmanın hukuki temelini ortadan kaldırır.

İkincisi; Lübnan üzerindeki savaşın "topraklarımızdaki başkalarının savaşı" olduğu ve barışın sadece siyasi bir kararla mümkün olan bir alternatif olduğu iddiasıdır.

Oysa bu formülasyon, çatışmanın tarihsel olarak şekillenmiş yapısını görmezden gelmektedir. Lübnan’daki savaş, bağlamımızdan kopuk harici bir eylem değil; toprağı, suyu ve varlığı hedef alan yerleşimci ve yayılmacı bir rejimle süregelen çatışmanın bir parçasıdır.

Üçüncüsü ise; bu rejimin doğası gereği "barışa" yatkın olduğu iddiasıdır. Oysa bu rejim doğası gereği saldırgan, yayılmacı ve kanserojen bir yapıdadır; halkların toprakları üzerindeki haklarını tanımaz, hiçbir ahde ve sözleşmeye bağlı kalmaz.

1949 Mütareke Anlaşması ilk andan itibaren ihlal edilmiş, 1949-1967 yılları arasında Lübnan 7.500’den fazla şikayet kaydetmiştir. 1968’de Beyrut Havalimanı’nda 13 sivil uçağın imha edilmesi, 1978 Litani Operasyonu, 1982 Beyrut işgali, 1996 ve 2006 Kana katliamları ve Eylül 2024’teki çağrı cihazı saldırısı... Tüm bunlar, yürürlükte olan bir mütareke anlaşması gölgesinde yaşanmıştır.

Güneyde devam eden soykırım gölgesinde şu soru kendini dayatıyor: Lübnan; bir antlaşma olmaksızın, üçte iki çoğunluk sağlanmadan, parlamento yetkilendirmesi veya anayasa değişikliği yapılmadan, yürürlükteki kanunlar iptal edilmeden bölgesel yükümlülüklerden sıyrılmadan ve mevcut işgal çözülmeden hangi dayanakla savaş halinden barış haline geçiyor?

Cevap: Kesinlikle hiçbir dayanağı yoktur.

Çeviri: YDH