Prof. Mearsheimer: İran savaşı ABD için yıkıcı bir yenilgi olacak

04 Mayıs 2026

Chicago Üniversitesi'nden uluslararası ilişkiler profesörü John Mearsheimer, dünyanın temel yapısal değişimlerden geçtiğini ve Donald Trump'ın tek başına bir yıkım topuna dönüştüğünü söyledi.

YDH - Norveçli siyaset bilimci Glenn Diesen'ın programına konuk olan Chicago Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümü öğretim üyesi Prof. John Mearsheimer, uluslararası sistemin temel yapısında köklü değişimler yaşandığını ve bu değişimleri yönlendiren iki temel kuvvet kümesi bulunduğunu belirtti.

Mearsheimer, bu kuvvetlerden ilkinin zaman içinde sistemin yapısında meydana gelen değişimler, ikincisinin ise daha önce benzeri görülmemiş bir Amerikan başkanı olarak tanımladığı Donald Trump olduğunu söyledi.

Mearsheimer, "Yapısal değişimler ile Trump'ın yaptıklarını bir araya getirdiğinizde, gençliğimizde bildiğimiz dünyanın hızla ortadan kalktığını görüyorsunuz" ifadelerini kullandı.

"Soğuk Savaş'ta iki kutuplu bir dünyada yaşıyorduk"

Soğuk Savaş döneminde yaşanan yapısal dönüşümü ayrıntılarıyla anlatan Mearsheimer, iki kutuplu dünyada ABD'nin bir tarafta, Sovyetler Birliği'nin diğer tarafta yer aldığını ve iki ülkenin neredeyse hiçbir ekonomik ilişki yürütmediğini hatırlattı. Mearsheimer, Soğuk Savaş'ın neredeyse tamamı boyunca bu iki gücün ölümcül rakipler olduğunu dile getirdi.

Mearsheimer, ABD'nin bu dönemde demir perdenin kendi tarafında bir düzen kurduğunu, NATO'yu, Avrupa Topluluğu'nu ve Batı'nın Soğuk Savaş'ı yürütmesini kolaylaştırmak üzere tasarlanmış çok sayıda başka uluslararası kurumu inşa ettiğini kaydetti.

Kendisinin de bu dünyada büyüdüğünü belirten Mearsheimer, bu düzenin 1989'da Soğuk Savaş'ın sona ermesi ve 1991'de Sovyetler Birliği'nin dağılmasıyla ortadan kalktığını ve dünyanın tek kutuplu ana geçtiğini söyledi.

"Batı düzenini bütün dünyaya yaydık"

Mearsheimer, tek kutuplu anın karakteristik özelliğinin, ABD'nin Avrupalılar ve Japonlar ile Güney Korelilerin de aralarında bulunduğu Doğu Asyalı müttefikleriyle birlikte Soğuk Savaş sırasında yaratılan Batı düzenini alıp dünyanın tamamına yayması olduğunu vurguladı.

Mearsheimer, "Bu düzen yalnızca bir Batı düzeni değil, uluslararası bir düzen haline geldi. Bu da NATO'nun Doğu Avrupa'ya genişlemesi, Avrupa Birliği'nin Doğu Avrupa'ya genişlemesi ve küreselleşme gibi gelişmeleri beraberinde getirdi" diye konuştu.

Tek kutuplu anda ABD'nin yönlendirdiği bütün bu hamlelerin, Soğuk Savaş'ta oluşturulan Batı düzenini alıp dünyanın tamamına yaymak üzere tasarlandığını belirten Mearsheimer, düzenin kapsamı değişse de düzenin kendisinin bozulmadan kaldığını, NATO'nun sağlam kalmayı sürdürdüğünü, Avrupa Topluluğu'nun Avrupa Birliği'ne dönüştüğünü ve küreselleşmenin özellikle 2001'de Çin'in Dünya Ticaret Örgütü'ne girmesine izin verilmesiyle büyük sıçramalar kaydettiğini anlattı.

Mearsheimer, bu dünyanın yaklaşık 2017'ye kadar varlığını sürdürdüğünü, ancak 2017'de çok kutuplu bir dünyaya geçildiğini ve sistemde şu anda üç büyük gücün yer aldığını ifade etti.

ABD tarihinde ilk kez Doğu Asya'nın, Batı Yarımküre dışında en önemli bölge haline geldiğini belirten Mearsheimer, 1783'ten 2017'ye kadar ABD için en önemli bölgenin Avrupa olduğunu, zira en zorlu büyük güçlerin burada konuşlandığını hatırlattı.

Mearsheimer, "Çin'in yükselişiyle birlikte ABD tarihinde ilk kez Doğu Asya'ya Avrupa'dan ve tabii ki Fars Körfezi'nden daha fazla öncelik veriyor. Yapısal düzeyde temel bir değişim yaşanıyor. ABD, Çin'i çevrelemek için Doğu Asya'ya yönelecekse, başka bir yerden uzaklaşmak zorunda ve bu yer doğal olarak Avrupa olacak" değerlendirmesini yaptı.

"Trump ilk döneminde geleneksel bir başkandı, ikinci döneminde öyle değil"

Trump'ın etkisini değerlendiren Mearsheimer, başkanın ilk döneminde dış politika yürütme biçimi bakımından aşağı yukarı geleneksel bir Amerikan başkanı olduğunu, Çin'le angajmanı terk edip çevreleme politikasını benimsediğini, Joe Biden'ın da 2021'de göreve geldikten sonra bu çevreleme politikasını daha da tırmandırdığını söyledi.

Mearsheimer, "Ancak Trump'ın ilk dönemi ile ikinci dönemi aynı şey değil. İkinci dönem gerçekten başka bir şey. Daha önce böyle bir şey görmedik. Trump'ın üzerinde hiçbir pranga yok. İstediği gibi hareket etmekte özgür. Demir kafesten kurtuldu" ifadelerini kullandı.

Mearsheimer, Trump'ın uluslararası hukuka, uluslararası kurumlara ve bu kurumların kurallarına karşı mutlak bir küçümseme taşıdığını, müttefiklere, özellikle de Avrupalılara karşı mutlak bir küçümseme beslediğini ve bu dürtülerle hareket etmekte serbest olduğunu dile getirdi.

Bu yılın 28 Şubat'ına kadar Trump'ın birçok bakımdan tek başına bir yıkım topu gibi hareket ederek iki kutuplu dünyada yaratılıp tek kutuplu anda dünyaya yayılan düzene büyük zarar verdiğini belirten Mearsheimer, "28 Şubat'ta ise ölümcül bir hata yaptı ve İran'a karşı savaş başlattı. Bu felaket bir karardı. ABD bu savaşı çok net bir biçimde kaybedecek. ABD ve İsrail için gerçekten yıkıcı bir yenilgi olacak" dedi.

"NATO'nun genişlemesi birinci ölümcül karardı"

ABD dış politikasının ABD'yi ve Avrupalıları büyük bir belanın içine sokan üç damarı bulunduğunu belirten Mearsheimer, bunlardan ilkinin NATO'nun genişlemesi olduğunu söyledi.

Clinton yönetiminin 1994'te NATO'yu doğuya doğru genişletme kararı aldığını, ilk dalganın 1999'da Polonya, Çek Cumhuriyeti ve Macaristan'ın ittifaka alınmasıyla gerçekleştiğini anlatan Mearsheimer, 2004'teki ikinci dalgada Baltık devletleri, Slovenya, Slovakya, Bulgaristan ve Romanya'nın katıldığını hatırlattı.

Mearsheimer, "Nisan 2008'de ise Ukrayna'yı ittifaka alma yönünde kader belirleyici kararı aldık. Bu karar, Şubat 2014'te büyük bir krizin patlak vermesine yol açtı. Sekiz yıl sonra, Şubat 2022'de ise Ukrayna'da halen sürmekte olan savaş başladı. Bu savaş, Rusya ile Avrupa ve Rusya ile ABD arasındaki ilişkilere muazzam zarar verdi ve göz alabildiğine bu ilişkileri zehirlemeye devam edecek" ifadelerini kullandı.

İkinci damarın 11 Eylül sonrasında George W. Bush yönetimindeki ABD'nin başlattığı küresel terörle mücadele savaşı olduğunu belirten Mearsheimer, önce Afganistan'ın ardından Irak'ın işgal edildiğini ve bu çatışmaların yaygın biçimde sonsuz savaşlar olarak adlandırılan sürece dönüştüğünü vurguladı. Mearsheimer, Irak'ta ve Afganistan'da kaybedildiğini, Libya'ya yapılan müdahalenin de başarısız olduğunu kaydetti.

"Amerikan halkı dış politika müesses nizamından bıkmıştı"

Mearsheimer, 2016'ya gelindiğinde Amerikan halkının sonsuz savaşlardan bıktığını ve ABD'nin dünya genelinde çok daha az müdahaleci olmasını istediğini belirtti.

Bu savaşlara karşı çıkarak kampanya yürüten Trump'ın 2016'da seçildiğini ve 2017'de Beyaz Saray'a taşındığını hatırlatan Mearsheimer, şu değerlendirmeyi yaptı:

"Eğer Demokrat Parti müesses nizamı 2016'da müdahale etmeseydi, büyük ihtimalle Bernie Sanders Demokrat aday olacaktı. Karşınızda Hillary Clinton değil, Bernie Sanders Donald Trump'a karşı yarışacaktı. Bernie Sanders'ın Donald Trump karşısında olabileceği gerçeği bile, Amerikan halkının ABD'nin dış politika müesses nizamından bıktığını gösteriyor. 2020'de de Demokrat müesses nizam müdahale etmeseydi, bence Joe Biden değil Bernie Sanders Trump'a karşı yarışıyor olacaktı."

ABD'nin yaptığı üçüncü büyük hatanın ise 28 Şubat'ta İran'ın işgal edilmesi olduğunu söyleyen Mearsheimer, bu kararın en çarpıcı yanının, Trump'ın bir başka sonsuz savaşı, bir başka rejim değiştirme savaşını başlatmış olması olduğunu belirtti.

Mearsheimer, "Trump bu tür savaşlara karşı çıkarak seçildi. Müesses nizamın ABD'yi sonsuz savaşlara sokmasına karşı kampanya yürüttü. Sonra 28 Şubat'ta İran'a savaş açtı. Elbette bunun bir sonsuz savaş olacağını düşünmedi, başarısız olacağını düşünmedi; hızlı ve kesin bir zafer kazanacağını sandı ama kazanamadı. Sonuç, İran'ı içeren devasa bir bataklığın içindeyiz" dedi.

"İran savaşı baştan askeri yenilgiye mahkumdu"

İran savaşının Irak savaşından çok daha vahim sonuçlar doğuracağını vurgulayan Mearsheimer, iki savaş arasındaki farkları ayrıntılı biçimde ortaya koydu.

Irak'ta ABD'nin başlangıçta askeri bir zafer kazandığını, Irak ordusunu hızlı ve kesin biçimde mağlup ettiğini, rejimi devirdiğini ve yerine çıkarına hizmet edeceğini düşündüğü bir rejim getirdiğini hatırlatan Mearsheimer, bu nedenle Başkan Bush'un bir uçak gemisine inerek "görev tamamlandı" diyebildiğini söyledi.

Mearsheimer, "Askeri zafer kazanmak ile siyasi zafer kazanmak arasında fark var. Savaş, siyasetin başka araçlarla uzantısıdır. Siyaseten kaybettik çünkü Saddam'ı devirmenin Irak'ta ve daha geniş Ortadoğu'da barış ve uyum getireceğini düşünmüştük ama getirmedi. Yine de Irak savaşı en azından başlangıçta başarılı görünüyordu. İran örneğinde ise bu hiç de doğru değil. Askeri bir zafer kazanamayacağımız neredeyse anında belli oldu ve şimdi kazanamayacağımız açık" dedi.

Ancak asıl önemli farkın, İran savaşının sonuçlarının Irak savaşının sonuçlarından çok daha büyük olması olduğunu belirten Mearsheimer, Irak savaşının Ortadoğu'da önemli sonuçlar doğurduğunu, IŞİD'in yükselişine, Irak'a Şii bir hükümetin yerleştirilmesiyle İran ile Irak arasındaki ilişkilerin değişmesine yol açtığını, ancak küresel sonuçlarının en iyi ihtimalle küçük olduğunu ifade etti.

Mearsheimer, şu uyarıyı yaptı:

"İran savaşı ise temelden farklı bir durum. Bu savaş yakın zamanda durdurulmazsa dünya çapında bir bunalıma yol açması yönünde gerçek bir tehlike var. Ekonomik sonuçlar bütün dünyada, ama şu anda özellikle Asya'da, son derece ağır ve sistem boyunca zincirleme yayılıyor. Başkan Trump çatışmaları yeniden başlatacak kadar aptallık ederse, bunun bizi şu anda ilerlediğimiz uçuruma daha da hızlı yaklaştıracağını düşünüyorum."

"ABD'nin üç seçeneği var, ikisi işe yaramaz"

Mearsheimer, ABD'nin İran karşısında üç seçeneği bulunduğunu, bunlardan ikisinin işe yaramaz olduğunu söyledi.

İlk seçeneğin statükoyu korumak, yani ABD ablukasını ve İran ablukasını sürdürmek olduğunu anlatan Mearsheimer, buradaki varsayımın İran'a ablukayla o kadar büyük zarar verileceği ve Tahran'ın teslim olacağı yönünde olduğunu belirtti.

Ancak Mearsheimer'a göre bu seçenek işe yaramayacak:

"Ablukaların etki göstermesi uzun zaman alır ve ABD olarak zaman bizden yana değil. Abluka tek başına işe yaramayacak çünkü İran'a kesinlikle büyük zarar verebilir, buna şüphe yok. ABD'nin 28 Şubat öncesinde yaptırımlarla verdiği hasar da çok büyük. Ama İranlılar teslim olmayacak. Onlara ne kadar zarar verirsek verelim, çünkü biz varoluşsal bir tehdidiz. ABD ve İsrail İran için varoluşsal bir tehdit ve teslim olmaktansa son kişiye kadar savaşacaklar. Teslim olmaları delilik olurdu."

İkinci seçenek olan bombalama artı ablukanın da Wall Street Journal yazı işleri gibi çevrelerce savunulduğunu ancak bunun da sonuç vermeyeceğini belirten Mearsheimer, "Bombalamaya geçtiğiniz anda İranlılar misilleme yapacak ve bu da uçuruma doğru ilerleme hızımızı artıracak. Ayrıca savaşı sürdürecek silahımız da kalmadı. Savaşın erken aşamalarında değerli silahlarımızın çok büyük bir kısmını kullandık" dedi.

"Geriye yalnızca anlaşma seçeneği kalıyor"

Mearsheimer, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Geriye yalnızca İran'la anlaşma yapmak kalıyor. Bence Trump'ın yapabileceği tek şey bu. Ekonomik baskı yeterince büyüdüğünde yapacağı şey de bu olacak. Ama şimdilik bunu yapamaz çünkü İsrail ve ABD'deki lobisi buna izin vermiyor. Bu savaşa dört büyük hedefle girdiğimizi ve hiçbirini başaramadığımızı unutmayın. Sıfır. Rejim değişikliği yok. İran'ın balistik füze gücü sağlam ve caydırıcı olmaya devam ediyor. Husilere, Hizbullah'a ve Hamas'a hala destek veriyorlar. Nükleer zenginleştirme kapasitelerine gelince, belki Kapsamlı Ortak Eylem Planı'ndan daha iyi bir anlaşma yapabiliriz ama kilit nokta şu: İran nükleer zenginleştirme kapasitesinden kurtulmayacak. Bu da dört büyük hedeften biriydi."

ABD'nin savaş öncesinde sahip olduğu konumdan ne kadar uzaklaştığını somut verilerle ortaya koyan Mearsheimer, 27 Şubat'ta Hürmüz Boğazı'nı kontrol etmeyen İran'ın şimdi boğazı kontrol ettiğini ve içinde bir gişe kurduğunu, bölgedeki altı Körfez İşbirliği Konseyi ülkesiyle kurulan etkileyici ittifak yapısının paramparça olduğunu, Fars Körfezi'ndeki üslerin ya yok edildiğini ya da ağır hasar gördüğünü, Asya'ya yönelme stratejisinin ciddi biçimde sekteye uğradığını ve Çin'i çevreleme kabiliyetinin belirgin şekilde azaldığını anlattı.

Mearsheimer, "Çok basit bir şey söylüyorum: Hedeflerimizin hiçbirine ulaşamadık ve 27 Şubat'ta var olmayan bir sürü sorun yarattık. Kaybettik. Bu savaşı kazandığımıza, yola çıktığımız hedeflere ulaştığımıza dair nasıl makul bir hikâye anlatabilir ki kimse?" diye konuştu.

"İsrail İran'a karşı nükleer silah kullanabilir"

Nükleer silahlar konusunda değerlendirmeler yapan Mearsheimer, ABD ile İsrail'in birbirine kalça kemiğinden bağlı bir takım olduğunu ancak İran'a bakışlarının farklılık gösterdiğini vurguladı.

İran'ın ABD için rasyonel hukuki gerekçelerle ciddi bir tehdit olarak tanımlanamayacağını, fakat İsrail açısından durumun farklı olduğunu söyleyen Mearsheimer, "İsrail'in bakış açısından İran varoluşsal bir tehdittir. Eğer İsrail için varoluşsal bir tehditse, ABD için de varoluşsal bir tehdittir. ABD, İsrail yüzünden İran'a varoluşsal bir tehdit muamelesi yapmaya zorlanıyor" ifadelerini kullandı.

En kaygı verici senaryonun İran'ın nükleer silaha sahip olması olduğunu, İran nükleer zenginleştirme kapasitesini koruduğu sürece İsrail'in bunu nükleer silaha giden yol olarak göreceğini belirten Mearsheimer, şu uyarıda bulundu:

"Eğer bir anlaşma yapılır ve İran temelde kazanıp nükleer zenginleştirme kabiliyetini muhafaza ederse, İsrail'in İran'a karşı nükleer silah kullanma ihtimali gündeme gelebilir. Bunun gerçek bir sorun olduğunu ve ABD'nin bunu önlemek için yapabileceklerinin sınırlı olacağını düşünüyorum."

ABD'nin nükleer silah kullanıp kullanmayacağının sorulması üzerine Mearsheimer, buna ihtimal vermekte zorlandığını ancak Trump'ın İran'ı ya da İran medeniyetini yeryüzünden silmekten, İran'ın küllerinden bir daha doğamamasını sağlamaktan söz ettiğini, bunun da nükleer silah kullanımıyla örtüşen soykırımcı bir politika tehdidi olduğunu hatırlattı.

Mearsheimer, "Bütün bunlar, ülkeler çaresiz kaldığında, kendilerini umutsuz bir stratejik durumda gördüklerinde almaya razı olabilecekleri riskleri hafife almamak gerektiği temel mantığına dönüyor. İsrail'in nükleer silah kullanmasının irrasyonel olduğunu savunabilirsiniz, bu fikri bir an bile onaylamıyorum, ama İsrail'in bakış açısından bunun rasyonel olduğu yönünde bir argüman kurulabilir. Nükleer silahlı İran'ı ikinci bir Holokost'un gelişi olarak görüyorlar. Evet riskli, aşırı riskli. Yapmak ister miyiz, hayır. Ama başka seçeneğimiz var mı, hayır. Bu tür bir argüman kurulacaktır" dedi.

"Karaganov Avrupalılara nükleer caydırıcılığı hatırlatmak gerektiğini söylüyor"

Mearsheimer, Ukrayna savaşı bağlamında Rus stratejik düşünür Sergey Karaganov'un görüşlerine de kapsamlı biçimde yer verdi.

Karaganov'un kendisi gibi Soğuk Savaş günlerine uzanan bir Rus stratejik düşünür olduğunu belirten Mearsheimer, onun Avrupalıların nükleer silahlarla dolu bir dünyada yaşadığımız gerçeğini gözden kaçırdığını ve Rusya'nın nükleer silahları yokmuş, nükleer caydırıcılık ve nükleer silahlar bir anlam ifade etmiyormuş gibi Rusya'ya düşmanca davranabileceklerini düşündüklerini öne sürdüğünü aktardı.

Mearsheimer, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Karaganov'un söylediği şu: Son derece aptalca bulduğum bu tür bir düşünceye son vermenin tek yolu, Rusya'nın Ukrayna'ya veya Batı'ya karşı gösteri mahiyetinde birkaç nükleer silah kullanmasıdır. Karaganov genel bir termonükleer savaş başlatmaktan söz etmiyor. Bir avuç nükleer silah kullanarak Avrupalılara nükleer silahların var olduğu ve kullanıldığı takdirde küle dönme ihtimalimizin bulunduğu bir dünyada yaşadığımızı hatırlatmaktan bahsediyor. Karaganov'un yapmak istediği, Avrupalıları ve Rusları yok oluşa giden kaygan zemine fırlatıp Avrupalılara nükleer felaketten kaçınmak için son şansın uyanıp Rusya'yı varoluşsal biçimde tehdit edemeyeceklerini anlamaktan geçtiğini hatırlatmak."

Mearsheimer, Karaganov'a deli demenin ya da bunun irrasyonel olduğunu söylemenin mümkün olduğunu, ancak bunun olmamasını ne kadar umut etseler de Rusya'nın bakış açısından bunun rasyonel bir strateji olduğu yönünde makul bir hikâye kurulabileceğini dile getirdi.

"Risklerle dolu olduğu kesin, ama Karaganov gibilerin yapacağı argüman şudur: Avrupalıların ABD'nin yardımıyla Rusya'yı mahvetmesine izin vermenin riskleri kabul edilemez ve bunu durdurmak için bir şey yapılmalı. Bu da bir avuç nükleer silah kullanmayı gerektiriyorsa, öyle olsun. Akıllıca strateji budur. Üzücü, ama akıllıca" diye konuşan Mearsheimer, bunun mantığını ortaya koymanın Ukrayna'daki ve Ortadoğu'daki durumun neden bu kadar tehlikeli olduğunu gösterdiğini vurguladı.

"Batı nükleer silahların varlığını unutmuş görünüyor"

Mearsheimer, Karaganov'un argümanlarını destekleyen iki olaya dikkat çekti. Bunlardan ilkinin 2024'te Ukrayna ordusunun ABD ve İngiltere'nin desteğiyle Rusya topraklarına girip Kursk taarruzunu başlatması olduğunu belirten Mearsheimer, Soğuk Savaş döneminde Varşova Paktı savunmasının çatlaması halinde bile Sovyetler Birliği'nin hayatta kalmasını tehdit edecek bir işgalin düşünülemez olduğunu vurguladı.

İkinci olayın ise Ukraynalıların yine ABD ve İngilizlerin yardımıyla Rusya'nın stratejik nükleer üçlüsünün bir ayağını hedef alması olduğunu belirten Mearsheimer, "Ukraynalılar Rus stratejik bombardıman uçaklarını hedef aldı. Bu, Rusya'nın stratejik nükleer kuvvetleri. Soğuk Savaş'ta fırsatınız olsa bile böyle bir şey yapmazdınız çünkü bunun Sovyetler Birliği'nin misillemesine yol açabileceğini ve kendinizi genel bir termonükleer savaşın içinde bulabileceğinizi çok iyi anlardınız. Oysa Ukraynalıların Rusya'nın stratejik nükleer üçlüsünün bir ayağını vurmasından hiç rahatsızlık duymadık. Gerçekten inanılmaz" ifadelerini kullandı.

Mearsheimer, bütün bunların Karaganov'un şu temel tezini desteklediğini kaydetti: Avrupalıları ve Amerikalıları da içine alan Batı, sistemde nükleer silahların mevcut olduğu ve bu silahların büyük güçlerin birbirleriyle etkileşim biçimini etkilemesi gerektiği gerçeğini gözden kaçırmış görünüyor. Mearsheimer'a göre Batı bu dersi unutmuş durumda ve Karaganov Batı'ya bunun hatırlatılması gerektiğini söylüyor.

"İsrail ve lobisi yüzünden anlamlı bir barış anlaşması neredeyse imkânsız"

Mearsheimer, Ortadoğu'daki savaşın nereye gideceğine ilişkin soruya verdiği yanıtta, İsrail ve lobi yüzünden anlamlı bir barış anlaşmasının mümkün olabileceğine inanmanın çok zor olduğunu belirtti.

ABD ile İran'ın bu çatışmayı sona erdirecek bir anlaşma üzerinde çalışabileceğini hayal etmenin güç olduğunu söyleyen Mearsheimer, "İsrail diye bir şey olmasaydı, İsrail var olmasaydı ve lobi var olmasaydı, ABD ile İran bir geçiş düzeni üzerinde çalışmakta çok az zorluk çekerdi. Ama işin gerçeği şu: İsrail var, hiçbir yere gitmiyor ve lobi ABD'deki politika yapım çevrelerinde muazzam derecede güçlü. ABD ile İsrail bu nedenle kalça kemiğinden birbirine bağlı olduğu için Başkan Trump'ın uzun süre ayakta kalacak anlamlı bir barış anlaşması müzakere etmesi neredeyse imkânsız olacak" dedi.

"Doğu Asya, Avrupa ve Körfez birbirine derinden bağlı"

Mearsheimer, değerlendirmesinin son bölümünde Doğu Asya, Avrupa ve Fars Körfezi'nin birbirinden bağımsız bölgeler olmadığını, aralarında çok önemli bağlantılar bulunduğunu vurguladı.

Rusya'nın İran'a her türlü yardımı sağladığını, Çin'in İran'dan Fars Körfezi üzerinden büyük miktarda petrol aldığını belirten Mearsheimer, Çin ve Rusya'nın İran'da olup bitenlere ciddi biçimde müdahil olduğunu ve bu müdahalenin zaman geçtikçe artmasının muhtemel olduğunu ifade etti.

Ukrayna savaşının da Fars Körfezi'nde İran'a karşı yürütülen savaştan ciddi biçimde etkilendiğini anlatan Mearsheimer, iki açık örnek verdi: ABD'nin küresel piyasalara akan Rus petrolü miktarını artırmak için Rusya'ya uyguladığı yaptırımları kaldırmak zorunda kaldığını, bunun da Rusya'nın ekonomik konumunu ve Ukrayna savaşındaki pozisyonunu iyileştirdiğini; ayrıca İran'da çok sayıda değerli silahın kullanılıp tüketilmesi nedeniyle ABD'nin Ukrayna'ya bugüne kadar gönderdiğinden çok daha az silah göndereceğinin artık net biçimde görüldüğünü söyledi.

Rusya ve Çin'in İran'ın ABD'ye karşı savaşı kaybetmemesini sağlamakta köklü bir çıkarı olduğunu, NATO üyesi Türkiye'nin de İsrail'in silahlarını kendisine doğrulttuğunu anladığı için İran'ın ABD ve İsrail karşısında kaybetmemesinde çıkarı bulunduğunu belirten Mearsheimer, "Bu farklı bölgelere baktığınızda aralarında önemli bağlantılar olduğunu çok çabuk görüyorsunuz. Fars Körfezi gibi bir yerde yayılan bir savaşın Çin'i de Rusya'yı da ya da yalnızca birini içine çekmesiyle sonuçlanabileceği ve Fars Körfezi'nden taşan bir büyük güç savaşına dönüşebileceği yönünde hikâyeler anlatabilirsiniz. Bunun zaman geçtikçe daha az değil, daha çok muhtemel hale geldiğini düşünüyorum. Dolayısıyla kesinlikle tehlikeli zamanlarda yaşıyoruz" dedi.

"Siyasi sorunları askeri yöntemlerle çözebileceğimiz yanılgısına saplanmış durumdayız"

Mearsheimer, konuşmasının sonunda Clausewitz'in savaşın siyasetin başka araçlarla uzantısı olduğu yönündeki ünlü sözünü hatırlatarak, odaklanılması gereken kilit değişkenin siyaset olduğunu vurguladı.

Özellikle ABD'de ve İsrail'de askeri güç hakkında konuşmaya yatkın olunduğunu, karşılaşılan her siyasi sorunun askeri yöntemlerle çözülebileceği fikrinin hâkim olduğunu belirten Mearsheimer, Vietnam Savaşı'nı hatırlattı.

Mearsheimer, "1965 ile 1975 arasında ABD girdiği bütün muharebeleri kazandı. Kuzey Vietnamlılar ve Vietkong karşısında savaş meydanında asla yenilmedik. Bütün muharebeleri kazandık, ama savaşı kaybettik. Savaş siyasetin başka araçlarla uzantısıdır. Askeri güçle yapabileceklerinizin gerçek sınırları var. Bunu hem Ukrayna'da hem de İran'da görüyoruz. Umarım çıkaracağımız ders zihnimize bir süreliğine kazınır" diye konuştu.