Özgürlük Koalisyonu aktivisti Liedtke: Gazze'deki soykırımı örtbas etmek için gazetecileri öldürüyorlar

06 Mayıs 2026

Özgürlük Koalisyonu Filosu aktivisti Anna Liedtke, Gazze'ye insani yardım götürmeye çalışırken İsrail güçlerince uluslararası sularda alıkonulduğu ve Ketziot çöl hapishanesinde tutulduğu süreçte yaşadığı ağır insan hakları ihlallerini 99 ZU EINS kanalına anlattı.

YDH - Özgürlük Koalisyonu Filosu aktivisti ve Zora örgütü üyesi Anna Liedtke, İsrail'in Gazze Şeridi'ne uyguladığı deniz ablukasını kırmak amacıyla eylül ayında çıktığı yolculuğa ve sonrasında yaşadıklarına dair bir söyleşi gerçekleştirdi.

99 ZU EINS isimli YouTube kanalına konuşan Liedtke, İsrail güçlerinin "Vicdan" (Conscience) isimli gemiyi uluslararası sularda durdurmasıyla başlayan süreci, gözaltında kaldığı günler boyunca uğradığı ve tanık olduğu ağır muameleyi ve nihayetinde sınır dışı edilişini tüm ayrıntılarıyla aktardı.

Liedtke, "Elbette mesele ben değilim, mesele Filistin; mesele, özellikle de birazdan hapishanede geçirdiğim zamandan bahsedeceksek, Filistinli mahkumlardır" vurgusunu yaparak başladığı anlatımında, bu deneyimlerin Filistinlilerin her gün yaşadıklarının yalnızca "buzdağının görünen kısmı" olduğunun altını çizdi.

Özgürlük Koalisyonu Filosu, İsrail'in Gazze Şeridi üzerindeki yaklaşık 18 yıldır devam eden deniz ablukasını sona erdirmek ve bölgeye insani yardım malzemesi ulaştırmak için mücadele eden uluslararası bir sivil toplum inisiyatifi olarak biliniyor.

Liedtke, bu misyonu yalnızca yardım taşımaktan ibaret görmediklerini belirterek, "Bu elbette insani bir misyon, fakat bu anlamda aynı zamanda siyasi bir misyon. Çünkü hedef, yardım malzemelerinin Gazze Şeridi'ne sokulmasından ibaret olamaz; hedef, Gazze'nin yardım malzemelerinden bağımsız hale gelebilmesi, yani yardıma muhtaç olmaktan çıkmasıdır. İnsani bir koridor açılması ilk adımdır, ancak bununla yetinilmemelidir" ifadelerini kullandı.

Anna Liedtke'nin de içinde yer aldığı görev, planlananın aksine sancılı bir başlangıç yaptı. "Vicdan" gemisi, aslında bir yıl önce Türkiye'den yola çıkacakken, Liedtke'nin ifadesiyle "İsrail hükümetinin baskısı" sonucu Türkiye'nin gemiye limandan ayrılma izni vermemesi üzerine rotasını ertelemek zorunda kalmıştı.

Bu karara karşı aktivistler limanda kendilerini zincirleyerek protesto eylemleri düzenlemiş ve sonuçta geminin yolculuğa çıkmasına izin verilmiş, ancak filodaki diğer gemiler limanda kalmıştı. Liedtke, geminin başına gelenleri kronolojik olarak aktarırken, "Fakat bu yılın mayıs ayı başında, gemiye Malta kıyılarına nispeten yakın bir noktada, uluslararası sularda insansız hava aracı bombalarıyla saldırı düzenlendi. Gemi bu nedenle yolculuğuna devam edemedi. Kısa bir süre sonra onarıldı ve nihayet eylül ayı sonlarında İtalya'dan yola çıkabildik" dedi.

"Gazze'deki soykırımı örtbas etmek isteyenler gazetecileri ve doktorları hedef alıyor"

"Vicdan" gemisini diğerlerinden ayıran en belirgin özellik, taşıdığı yolcu profiliydi. Yaklaşık 100 kişilik ekip, ağırlıklı olarak doktorlar ve gazetecilerden oluşuyordu.

Bu bilinçli tercihin ardında yatan stratejiyi Liedtke, çarpıcı bir tespitle açıkladı:

"Doktorlar ve gazeteciler, Gazze'de en çok saldırıya uğrayan, özellikle de belirli sebeplerle en fazla hedef alınan iki meslek grubudur. Eğer orada bir soykırım yaşandığı gerçeğinin anlatılmasını istemiyorsanız, gazetecileri öldürürsünüz. Eğer bu soykırımdan kimsenin sağ kurtulmasını, Gazze'de herhangi bir yaşam biçiminin var olmaya devam etmesini istemiyorsanız, o zaman da doğal olarak hastanelere ve her şeyden önce doktorlara saldırırsınız."

Bu tespitini somut verilerle destekleyen Liedtke, sıklıkla dile getirilen bir istatistiği hatırlattı: İsrail ordusunun, Gazze'deki soykırımın başladığı son iki yıl içinde öldürdüğü medya çalışanı sayısı; Amerikan İç Savaşı, her iki dünya savaşı, Kore Savaşı, Vietnam Savaşı, Yugoslavya savaşları ve 11 Eylül sonrası Afganistan Savaşı'nda öldürülen medya çalışanlarının toplam sayısından daha fazla. Liedtke, bu karşılaştırmayı her duyduğunda yaşadığı dehşeti gizlemedi.

"Vicdan" gemisi, 30 Eylül'de İtalya'dan yola çıktı. Seyir halindeki ilk hafta, alarm tatbikatları, nöbetler ve basın toplantılarıyla disiplinli ancak dayanışma duygusunun yoğun olduğu bir atmosferde geçti.

Liedtke, gemide geçen günleri şöyle özetledi:

"Sabahları genel bir toplantı yapıyorduk. Gündelik rutini ve o günün işlerini konuşuyorduk. Ayrıca basın toplantıları düzenledik, bir akşam bir anma töreni yaptık, başka bir akşam güvertede toplanıp bir arkadaşımızın getirdiği gitarla şarkılar söyledik. İnsansız hava aracı gözetimi için nöbetler tutuyor, mutfak ve temizlik görevlerini paylaşıyorduk. Aynı zamanda ben de bir gazeteci olarak gemide bulunduğum için sürekli haber yapıyor, videolar çekiyor, röportajlar gerçekleştiriyordum. Zaman çok hızlı geçti."

"Alarm çaldı ve 'Bu bir tatbikat değil, geliyorlar' denildi"

Gemideki rutin, 8 Ekim sabahına karşı saat 04.00 ile 05.00 sularında kesintiye uğradı. Liedtke o anı, "Birden alarm çaldı ve 'Bu bir tatbikat değil, geliyorlar' (this is not the drill, they are coming) denildi. Sonra, tatbikatlarda yaptığımız gibi hepimiz güverteye çıktık" sözleriyle anlattı.

İsrail askerleri, oldukça büyük bir gemi olması nedeniyle hızla helikopterlerle üst güverteye iniş yaparken, diğer bir grup ise küçük botlarla geminin içinden tırmandı. Aktivistler, "Biz doktoruz, biz gazeteciyiz" diye bağırarak misyonlarının barışçıl doğasına vurgu yapmaya çalıştı.

İlk anda askerlerin tavrı, Liedtke'nin ifadesiyle "Biz iyileriz, size bir şey olmayacak, sadece söylediklerimizi yapın" şeklindeydi. Askerler, eşyaları tek tek aradı, bazı kişilerin cep telefonlarına el koydu ve hatta kimi telefonların şifrelerini istedi.

Liedtke, "Bildiğim kadarıyla kimse onlara şifresini vermedi. Yani bu cihazlar şimdi muhtemelen İsrail dış istihbarat servisi Mossad'da bir yerlerde yatıyordur ve içlerinden bilgi ya da sözde Hamas'la bağlantılı olduğumuza dair kanıtlar çıkarmaya çalışacaklardır" yorumunu yaptı.

Daha o anda bile, "Arap görünümlü" veya Arapça konuşanlar ile daha önceki misyonlara katılmış olan aktivistlerin diğerlerinden ayrıldığını ve onlara mor bileklikler takılarak fişlendiğini belirten Liedtke, bu ayrıma tabi tutulanların özellikle ilerleyen süreçte baskı ve şiddetin açık hedefi haline geldiğini aktardı.

Askerlerin kontrolü ve eşyalara el koyma işlemi sonrası aktivistler, "Vicdan"ın eski bir feribot olmasından kaynaklı büyük kapalı kafeteryasına dolduruldu.

Burada başlayan sözlü taciz ve kısıtlamalar, gün boyu süren zorunlu bir yolculuğun başlangıcıydı. Liedtke, "Bize artık İsrail'in gözetimi altında olduğumuzu söyledik. Özgür değildik. Dışarı çıkamıyorduk, konuşmamız yasaklanmıştı. 'Biz iyiyiz' dedikleri halde sürekli bizi susturmaya çalışıyorlardı. Ayrıca 100 kişiyle o daracık alanda hava aşırı sıcaktı, güneş sürekli üzerimize vuruyordu" dedi.

Askerlerin, yanlarında getirdikleri fotoğrafçılar aracılığıyla, aktivistlere yiyecek veya içecek verdikleri anları özellikle görüntülemeye çalıştığını belirten Liedtke, bu girişimin nedenini ise şöyle açıkladı:

"Bu görüntülerle 'Bakın, bunlar parti teknesinde geziyor, onlara ne kadar iyi davranıyoruz' algısı yaratmaya çalışıyorlardı. O yüzden biz de onlardan hiçbir şey kabul etmedik ve ben o an itibarıyla açlık grevine başladım."

"Bizi 'terörist' diye aşağıladılar, Alman pasaportumu gösterince 'Nazi' dediler"

Yaklaşık 2 ila 5 saat süren yolculuğun ardından Aşdod Limanı'na akşam saatlerinde varıldı. İniş anıyla birlikte muamele, dramatik biçimde sertleşti.

Liedtke, limanda yaşananları tüyler ürperten ayrıntılarla aktardı:

"Gemiden iner inmez bir görevli pasaportumu şiddetli bir şekilde elimden aldı ve beni ense kökümden kavrayıp ellerimi arkama doğru bükerek bir tür acı verici kilitle sürüklemeye başladı. O anda, gemideki sahte nezaket gösterisinin bittiğini anladık. Bizi liman zemininde dize çökmeye zorladılar. Direnmeye çalışanları herkesin gözü önünde dövdüler, tekmelediler. Bazılarımıza kendi pasaportlarımıza tükürmemizi emrettiler. Ben Alman pasaportumu gösterdiğimde ise bir asker bana 'Nazi' dedi. Bunlar inanılmaz tuhaf anlardı."

Bu aşağılayıcı törenin ardından aktivistlere gözleri bağlanıp elleri ve ayakları kelepçelenerek cezaevi nakil araçlarına bindirildi.

Nakil araçları, kadın ve erkek mahkumları ayıracak şekilde küçük bölmelere ayrılmıştı. Konvoy, Nakab Çölü'nün ortasında, Mısır sınırına yakın, kötü şöhretiyle bilinen Ketziot Hapishanesi'ne doğru yola çıktı.

Liedtke, limanda kendisine ulaşmayı başaran bir avukatın, gidiş yerlerinin Katzjot olabileceğini söylediğini ancak güvenlik güçlerinin görüşmeyi engellemeye çalıştığını aktardı.

"Ketziot, insanlık dışı koşulların ve bitmek bilmeyen tacizin mekanıydı"

Gece yarısına doğru varılan Ketziot Hapishanesi, Liedtke'nin tasviriyle çok katlı kapalı bir bina değil, devasa bir alana yayılmış, düz bir zemindeki kafesler ve hücrelerden oluşan bir kampı andırıyordu. Burada işlemler başladı: Mahkumlar kafeslere alındı, sözde bir doktor kontrolünden geçirildi.

Liedtke, "Kronik hastalığımız ya da ilaç kullanıp kullanmadığımız soruldu, ancak ilaca ihtiyacı olanlar ilaçlarını asla geri alamadı" diyerek sağlık hizmetinin de bir cephe gösterisinden ibaret olduğunu vurguladı.

Ardından herkese mahkum kıyafetleri verildi ve eski kıyafetleri çöp poşetlerine konup üzerlerine bir numara yazıldı.

Hapishanede geçen ilk gece, sistematik işkencenin başlangıcı oldu. Liedtke yaşadıklarını, "Gece boyunca yaklaşık her saat başı hücremize geldiler. Işıkları yakıp bizi uyandırdılar, köpeklerle geldiler, yüksek sesli müzik çaldılar, bazen sadece metal kapıların kilitleriyle tıkırtılar çıkararak rahatsız ettiler. Hücrelerde pencere camı yoktu, sadece demir parmaklıklar vardı. Yüz metre ötede bile bir şey olsa, sanki yan hücrenizde oluyor ve birazdan size geleceklermiş gibi hissediyordunuz. Bu yüzden sürekli bir alarm halindeydik" sözleriyle anlattı.

Askerlerin, aralarında anlaşamadıkları İbranice küfürler ve tehditler savurduğunu, ancak sonrasında diğer mahkumların çevirisiyle bunların tecavüz tehditleri içerdiğini öğrendiklerini söyleyen Liedtke, "Bir ara bize 'Hele bir Gazze'ye gidin, bakalım Hamas size ne yapacak' gibi laflar da ettiler" dedi.

Hapishane avlusunun karşı tarafında, üzerinde Arapça "Yeni Gazze" yazan, tamamen yıkılmış binaları ve enkazı gösteren dev bir posterin asılı olduğunu belirten Liedtke, posterin altında kocaman bir İsrail bayrağı ve günün 24 saati 7 Ekim'e dair propaganda videolarının döndüğü iki ekranın bulunduğunu söyledi.

Hücrelerin duvarlarında ise yıllar öncesine tarihlenmiş takvimler ve yazılar vardı; bunlar, bu hücrelerin Filistinli tutsaklar tarafından yıllardır kullanıldığının ve onların burada uzun süreli keyfi alıkoyma ve işkenceye maruz bırakıldığının kanıtıydı.

Liedtke, "Bilinçli olarak Filistinli mahkumlarla temas kurmamız engellendi. Elbette bizim, onca gazeteci ve doktorun, Filistinlilere nasıl davranıldığını görüp dış dünyaya aktarmamızı istemediler" diyerek bu tecridin politik gerekçesini de ortaya koydu.

"Alman konsolosluğu Dubai çikolatası getirdi, durumun vahametini sorgulamadı"

Tutukluluğun ikinci gününde, aktivistler apar topar bir hakim karşısına çıkarıldı. Liedtke ve arkadaşları, avukatları olmadan ifade vermeyi reddettiklerinde, onlara "gönüllü sınır dışı" anlamına gelen bir belge imzalatılmaya çalışıldı.

"Derhal sınır dışı" (Immediate Departure) olarak adlandırılan bu belgeyi imzalamak, İsrail hukukunu tanımak ve en az 72 saatlik gözaltı süresini kabul etmek anlamına geliyordu.

Liedtke, "Ben ve birçok arkadaşım bu belgeyi imzalamayı reddettik. Çünkü bu devletten hiçbir şeyi kabul etmek, hiçbir şeyini tanımak istemiyordum" diye konuştu.

Aynı gün, Almanya'nın İsrail'deki konsolosluk yetkilileri hapishaneye geldi. Ancak bu ziyaret, Liedtke için beklentilerin ötesinde "absürt" bir deneyime dönüştü.

Henüz ilk saniyeden hayal kırıklığı yaratan bir girişle karşılandıklarını belirten Liedtke, görüşmeyi şöyle anlattı:

"Hepimiz mahkum kıyafetleri ve parmak arası terliklerle içeri girdik. Bizi süzüp 'Biraz yorgun ve bitkin görünüyorsunuz' gibi bir şeyle karşıladılar. Sonra da bize Dubai çikolatası getirdiklerini söylediler. Açlık grevinde olduğumu söyleyince 'O zaman belki bir elma ya da muz gibi daha sağlıklı bir şeydir' dediler. O anın absürtlüğü tarifsizdi."

Liedtke, "Biz onlara burada olanları anlatmaya çalıştık. Ailemle daha sonra konuştuğumda, anlattıklarımızdan hiçbirinin kendilerine iletilmediğini öğrendim. Sanırım geliş amaçları, sonradan 'Bakın, konsolosluk desteği bile sağlanmıştı' diyebilmekti" yorumunu yaptı.

Belgeyi imzalamayan grup, iki gün sonra Ketziot'tan alınarak Givon isimli, Tel Aviv Havalimanı'na yakın bir sınır dışı hapishanesine nakledildi.

Aileleri ve avukatları dahi buradan haberdar edilmemişti. Altı kişilik daha küçük hücrelerde tutulmaya başlayan aktivistler, burada kendilerine yönelik kötü muameleye ve hukuksuzluğa karşı yüksek sesle direnmeye devam etti.

İşte tam bu noktada, Liedtke'nin "iğrenç" olarak nitelediği bir olay yaşandı. Hücrelerine gelen bir kadın yetkili, kendilerine birkaç dakika öncesinde "Siz hayvanlar gibisiniz, hepiniz iğrenç teröristlersiniz" diye bağırdıktan sonra, yanında getirdiği yaklaşık 15-20 erkek gardiyana hücredeki altı kadını zorla yere yatırttı.

Liedtke o korkunç tabloyu, "Hepimiz altı kişi yerdeydik. Kimimizin başına bastırıyor, kimimizin ellerini ve ayaklarını büküyorlardı. Başımızı kaldırmaya çalıştığımızda bizi itip kafamıza vuruyorlardı. Bizi bu şekilde, tüm güçleriyle kontrol altına almışlardı. Tam o sırada o kadın, ayağını ranzanın kenarına koymuş, muzaffer bir edayla dikilip bize şöyle dedi: 'Yarın zaten burada olmayacaksınız. Sizden tek ricam buradaki görevlilerime saygılı olmanız. Burası benim hapishanem, onlar benim kontrolüm altında ve burada söz sahibi olan benim. Burada size saygıdan başka bir şeyle muamele edilmedi.' Ve sonra ekledi: 'Unutmayın, sonuçta hepimiz kadınız. Kadın kadının yanında olmalı.' O vahşeti yaşatırken, bir yandan da bu sözde kadın dayanışması söylemini kullanmak gerçekten mide bulandırıcıydı" sözleriyle anlattı.

"Erkek aktivistler morluk ve kırıklarla geldiler"

Söyleşi boyunca yaşananların buzdağının görünen kısmı olduğunu sık sık vurgulayan Liedtke, özellikle cinsiyete dayalı şiddete dair çok ağır tanıklıklarını paylaştı.

Kadın aktivistlerin, kendileriyle aynı koşullarda tutulan diğer kadın mahkumların gardiyanlar tarafından cinsel şiddete maruz bırakıldığına tanık olduğunu detaylandırmadan ifade eden Liedtke, erkeklere yönelik muamelenin ise çok daha açık ve vahşice olduğunu belirtti.

Liedtke, "Bunu duyduk. Köpek havlamalarının hemen ardından erkek sesleri geliyordu. Gemide birlikte olduğumuz, tanıdığımız seslerdi. Daha sonra, başlangıçta bizden ayrı tutulan erkek arkadaşlarımızın yanımıza morarmış gözlerle, vücutlarının her yeri ezik ve çürük içinde döndüğünü gördük. Bazıları bileklerinden kelepçeyle asılıp dövüldüklerini, sistematik olarak tekmelendiklerini ve acımasızca darp edildiklerini anlattı" diye konuştu.

Hapishanede kaldıkları yaklaşık beş günlük sürenin ardından, sonunda serbest bırakılacakları söylendi. İmzacı olmayanlar olarak onlar, imzacı olup iki günde serbest bırakılıp Türkiye'ye gidenlerden daha farklı ve uzun bir sürecin sonunda, bir pazar sabahı hücrelerinden alındılar.

Gözleri yine bağlandı, elleri ve ayakları kelepçelendi ve cezaevi nakil aracına bindirildiler. Nereye götürüldüklerini bilmemelerine rağmen, Tel Aviv'deki havalimanına gideceklerini düşünürken, araç Batı Şeria'dan geçerek yaklaşık bir saatlik bir yolculuğun sonunda durdu.

Liedtke, "O an, tüm bu kâbusun bittiği en güzel anlardan biriydi. Kelepçelerimiz çözüldü ve bizi alan Ürdün otobüsüne bindik. Otobüste tüm arkadaşlarımızı, kadın erkek herkesi bir arada görünce nihayet herkesin güvende olduğunu anladık. Birbirimize sarıldık, sevinç çığlıkları attık. Otobüsün kapıları kapandığında, dışarıda duran gardiyanlara doğru camlara vurarak 'Özgür Filistin' diye bağırmaya başladık" diye ekledi.

Ürdün'ün başkenti Amman'a ulaştıklarında kendilerini Özgürlük Filosu yetkilileri ve konsolosluk görevlilerinin karşıladığını söyleyen Liedtke, burada duş alıp yemek yiyip bir gece dinlendikten sonra ertesi gün uçakla Almanya'ya döndü.

Liedtke, hapishanedeyken varılan ateşkes haberini de Ürdün'de öğrendiğini belirtti.

"Ateşkes, direnişin zaferidir"

Hapishaneden çıktıktan sonra öğrendiği ateşkese dair karmaşık duygular içinde olduğunu belirten Liedtke, değerlendirmesini şöyle yaptı:

"Hiçbir çocuğun üzerine bomba düşmeyen birkaç günün olması elbette güzel. Ancak bu ateşkesin başından beri çok kırılgan olduğu ve sonsuza dek sürmeyeceği açıktı. Nitekim birkaç gün sonra bombalar yeniden yağmaya başladı. Bu ateşkesi, hem Filistin'deki hem de uluslararası alandaki direnişin bir başarısı olarak görmek gerek. Çünkü İsrail'in, ABD ve diğer emperyalist güçlerin desteğiyle Gazze'yi hızlıca ele geçirip yerle bir etme ve Trump'ın bahsettiği türden bir 'Ortadoğu Rivierası' inşa etme planı, bu direniş sayesinde akamete uğradı. İnsanlar evlerini terk etmedi, direndi. Fakat hedefin değişmediğini, Gazze'deki yaşamı tamamen yok etmek istediklerini unutmamalıyız."

"Bu tekne başaramadı ama yenileri gelecek"

Mücadelenin bundan sonraki aşamasına dair de konuşan Liedtke, "Başaramayan her geminin ardından yenilerinin gönderileceğini, en başından beri net bir şekilde söylüyorduk. Şu anda bağışlar toplanıyor, insanlar kendi teknelerini kaydettirebiliyor. Amaç, bu seferkinden çok daha büyük bir filo daha göndermek" diyerek deniz yolundan ablukayı kırma girişimlerinin süreceğini ilan etti.

Almanya'ya dönüşünün bir dinlenme değil, mücadelenin yalnızca cephesinin değişmesi anlamına geldiğini vurgulayan Liedtke, "Özellikle son günlerde Filistinli kadınlara ve erkeklere yönelik iğrenç cinsel şiddet raporları yayımlandı. Bu suçları işleyenler maskeli değil, artık ulusal kahramanlar olarak yüzlerini ve isimlerini göstererek televizyonlara çıkıp kutlanıyorlar. Bunca vahşeti görüp de içi öfkeyle dolmayan, harekete geçme isteği duymayan bir insanda bir sorun var demektir" diye ekledi.