
YDH- İttihad Araştırma ve Geliştirme Merkezi'nin hazırladığı bu kapsamlı rapor, Lübnan savaşında ABD ile İsrail arasındaki stratejik koordinasyonun ve perde arkasındaki yapısal çatlakların anatomisini gözler önüne seriyor. Raporda, iki müttefikin Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve İran nüfuzunun kırılması gibi temel hedeflerde birleştiği; ancak İsrail'in hızlı ve kesin askeri çözüm arayışına karşılık ABD'nin uzun vadeli bölgesel kriz yönetimi dayatması nedeniyle derin bir vizyon ayrışmasına düştüğü vurgulanıyor. Analiz, Lübnan sahasındaki tablonun sadece bir çatışma değil, ABD'nin küresel çıkarları doğrultusunda sınırlarını belirlediği ve İsrail'in manevra alanını giderek daralttığı çok katmanlı bir güç ilişkisi olduğunu sunuyor.
Lübnan sahası, geçtiğimiz mart ayından bu yana devam eden Siyonist saldırganlık kapsamında, bölgesel ve uluslararası boyutların ne denli iç içe geçtiğini yansıtan askeri bir tırmanışa sahne oluyor; burada Amerikan-Siyonist eş güdümü, bu saldırganlığı yönetmek ve siyasi-askeri rotayı yönlendirmek için merkezi bir çerçeve olarak öne çıkıyor.
Bu koordinasyon; başta Hizbullah'ın kapasitesinin zayıflatılması, Lübnan'daki kurtuluş hareketine yönelik İran desteğinin yeniden denetim altına alınması ve işgal altındaki Filistin'in kuzey cephesi ile bölgesel uzantılarındaki güç dengelerinin yeniden şekillenmesini sağlayacak bir güvenlik ve siyaset ikliminin tasarlanması olmak üzere bir dizi stratejik ortak hedefe dayanıyor.
Bununla birlikte bu kesişim, hedefte veya uygulama araçlarında tam bir uyum olduğu anlamına gelmiyor; zira saldırganlığın gidişatı, resmi açıklamalar ve siyasi analizler, iki taraf arasında operasyonun "nihai hedefinin" belirlenmesi, tırmanışı yönetme mekanizmaları ve çatışmanın zamanlamasıyla ilgili belirgin farklılıklar olduğunu ortaya koyuyor.
ABD, saldırganlığı bölgesel bir patlamayı önleyecek sınırlar içinde tutmaya dayanan ve süreci uzun vadeli bir yörüngede yönetmeye iten bir yaklaşım benimserken; işgalci varlık (İsrail), askeri çözüme ve Hizbullah ile olan güç dengesinde köklü bir değişiklik yaratmaya dayanan daha sert bir tutuma yöneliyor.
Bu belgede; ortak hedeflerin sunulması, yapısal farklılıkların ve nedenlerinin belirlenmesi yoluyla Lübnan'a yönelik savaşta Amerikan-Siyonist koordinasyonunun yapısına dair bir analiz yer alıyor.
Lübnan sahasındaki savaşın yönetiminde, Amerikan ve İsrail taraflarının üzerinde uzlaştığı bir dizi ortak hedef bulunmaktadır:
1. Merkezi ortak hedef olarak Hizbullah’ın silahsızlandırılması: Hizbullah’ın silahsızlandırılması; hem ABD’nin hem de İsrail’in, Lübnan sahasında gelecekte yapılacak her türlü güvenlik veya siyasi düzenlemenin temel ön şartı olarak kabul ettiği merkezi bir hedeftir. Washington ve Tel Aviv; Hizbullah'ın, İsrail'in kuzey cephesindeki en büyük tehdidi oluşturduğu ve askeri kapasitesi tasfiye edilip "devlet dışı silahlı aktör" rolü sonlandırılmadıkça bölgede istikrarı sağlama girişimlerinin sonuçsuz kalacağı yönünde ortak bir inancı paylaşıyor.
ABD’nin resmi açıklamaları bu eğilimi açıkça yansıtıyor; nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı, Hizbullah’ın "yeri olmayan terörist bir örgüt" olduğunu vurgulayarak, örgütün tamamen silahsızlandırılmasını Lübnan ve bölge istikrarına giden yolun temel şartı olarak teyit etmiştir.
Bu tutum sadece siyasi bir tanımlama değil, silahlı bir yapının varlığını sürdürmesinin her türlü kalıcı çözümün önündeki yapısal engel olduğu yönündeki stratejik bir yaklaşımın parçasıdır. İsrail’in tutumu ise siyasi ve askeri söylem bakımından daha sert olsa da bu vizyonla aynı noktada birleşmektedir.
Birçok İsrailli lider; ateşkesin, Hizbullah’ın organize bir askeri güç olarak parçalanması veya "yok edilmesi" hedefiyle taçlandırılmadıkça stratejik bir değer taşımayacağı görüşündedir. Dolayısıyla Hizbullah’ın silahsızlandırılmasının sadece bir müzakere maddesi olmadığı, aksine Lübnan’daki çatışmanın yönetiminde Washington ile Tel Aviv arasındaki koordinasyonun üzerine inşa edildiği stratejik bir kesişim noktası olduğu açıkça görülüyor. Bu yaklaşım; direnişin askeri yapısını parçalayarak veya etkinliğini kırarak Güney Lübnan’daki güvenlik ortamını yeniden tasarlamayı amaçlayan daha geniş bir planın parçasıdır.
Bu süreç, silahların tamamen bırakılması ve güç kullanım yetkisinin münhasıran Lübnan devletinin elinde toplanması çabalarına yöneliktir ve Amerikan desteğiyle yürütülmektedir. Görüşlerdeki bu paralellik, İsrail’in askeri operasyonlarının devam etmesi ve ABD’nin bu durumu çatışmayı yönetmek adına bir "yıpratma" politikası olarak benimsemesiyle somutlaşmaktadır.
2. Lübnan'da İran nüfuzunun etkisiz hale getirilmesi: Lübnan’daki direniş hareketine yönelik İran desteğini sınırlama ve kontrol altına alma çabaları kapsamında, "İran nüfuzunun" kırılması, Amerikan-İsrail ortak stratejisinin temel direklerinden biri olarak öne çıkıyor. Her iki tarafın siyasi ve stratejik söyleminde İran; başta Hizbullah olmak üzere yerel müttefikleri üzerinden bir "vekalet savaşı" yürüten merkezi aktör olarak konumlandırılıyor.
Bu bakış açısıyla İran’ın rolü, yerel bir kurtuluş hareketine verilen destekten ziyade, dizginlenmesi ve geriletilmesi gereken hegemonyacı bir nüfuz mekanizması olarak yeniden tanımlanıyor. Bu bağlamda Tahran; sadece bir finansal ve askeri kaynak değil, aynı zamanda Lübnan’ın siyasi ve güvenlik kararlarını kendi bölgesel çıkarları doğrultusunda manipüle eden bir güç olarak sunuluyor.
Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı’nın, "İran’ın artık Lübnan’ın geleceğini dikte etmesine izin verilmeyeceğini" vurgulaması bu eğilimi açıkça ortaya koyuyor. Bu ifade, Amerikan yaklaşımında İran nüfuzunu sadece "denetim altında tutmaktan", doğrudan "tasfiye etmeye" yönelik stratejik bir kaymaya işaret ediyor.
Washington’da hakim olan bu anlayış, Lübnan’daki bölgesel İran etkisi bertaraf edilmeden hiçbir çözümün kalıcı olamayacağı inancını yansıtıyor. İsrail’in tutumu da bu vizyonla tam bir paralellik gösteriyor; zira İran’ın Lübnan’daki varlığı, yerel bir sorun olmanın ötesinde, bölgesel güç dengelerini doğrudan sarsan stratejik bir tehdit olarak görülüyor.
Sonuç olarak bu nüfuzun yok edilmesi; Lübnan sahasını İran’ın karar mekanizmasından koparmak ve ülkeyi "Tahran ekseni" (Direniş Ekseni) etkisinden arındırılmış, kararlarını bağımsız alabilen egemen bir devlet olarak yeniden inşa etmek şeklinde ortak bir hedefte birleşiyor.
Böylece İran’ın rolünün azaltılması; Lübnan’daki siyasi ve güvenlik dengelerinin yeniden düzenlenmesi için yapısal bir ön şart ve bölgesel dengelerin baştan aşağı şekillendirilmesine yönelik geniş kapsamlı projenin ayrılmaz bir parçası haline geliyor.
3. Lübnan siyasi ortamının yeniden tasarlanması: Gerek ABD gerekse İsrail, mevcut güvenlik ihtiyaçlarına ve iç güç dengelerinin yeniden düzenlenmesine uyum sağlayacak şekilde Lübnan'ın siyasi iklimini baştan aşağı tasarlamaya çalışıyor. Bu yaklaşım; Lübnan’daki herhangi bir çözümün kalıcı olabilmesi için, güvenlik ve siyaset yönetiminde devletin merkezi rolünün güçlendirilmesi, başta Hizbullah olmak üzere "devlet dışı aktörlerin" ise etkisizleştirilmesi gerektiği yönündeki temel bir varsayıma dayanıyor.
Bu bağlamda Washington ve Tel Aviv, diğer tüm kanalları devre dışı bırakacak veya marjinalleştirecek şekilde, Lübnan’ı hükümetler arası resmi müzakere yoluna zorlayarak doğrudan bir muhataba dönüştürmeyi hedefliyor. Bu yönelim, müzakere sürecini uluslararası denetime tabi kurumsal bir çerçeve içinde tutma ve direnişin süreç üzerindeki etkisini sınırlama arzusunu açıkça yansıtıyor.
Söz konusu strateji; devlet yapısı içindeki rollerin yeniden dağıtılmasına imkan tanıyacak şekilde, güvenlik sorumluluklarını kademeli olarak devralabilecek tek meşru kurum olarak Lübnan ordusunun tahkim edilmesi hedefiyle tamamlanıyor. Ordunun bu şekilde ön plana çıkarılması, Hizbullah’ın geriletilmesiyle doğacak boşluğu doldurabilecek kurumsal bir alternatif yaratmayı amaçlayan uzun vadeli bir planın parçası olarak görülüyor.
Bu eğilim; ateşkes anlaşmasının mutlaka hükümetler düzeyinde ve ABD arabuluculuğunda yapılmasını şart koşan Amerikan tutumuyla somutlaşmıştır. Bu durum, resmi çerçeve dışındaki her türlü paralel düzenlemenin reddedildiğini ve Washington’ın, Lübnan ile İsrail arasındaki ilişkilerin yeni kurallar çerçevesinde şekillenmesinde kendisini merkezi arabulucu ve denetleyici olarak konumlandırdığını kanıtlıyor.
4. İşgal altındaki Filistin'in Kuzey sınırında uzun vadeli güvenlik istikrarı sağlanması: İşgal altındaki Filistin’in kuzey sınırında kalıcı bir güvenlik istikrarının tesis edilmesi, Hizbullah ile yürütülen çatışmanın yönetiminde Amerikan ve İsrail vizyonlarının birleştiği temel hedeflerden biridir.
Her iki taraf da "tekrarlayan savaş döngülerine" dayalı geleneksel modelin artık sürdürülebilir bir güvenlik ortamı sağlayamadığı; aksine bu durumun sürekli bir yıpratma halini beslediği ve topyekûn bir tırmanma riskini her an canlı tuttuğu inancını paylaşıyor.
Bu çerçevede ortak stratejik akıl; mevcut modelin, Hizbullah’ın askeri inisiyatif alma kapasitesini düşüren ve her türlü güvenlik ihlalinin maliyetini artıran sürdürülebilir bir caydırıcılık sistemiyle değiştirilmesini amaçlıyor. Bu hedef sadece askeri boyutla sınırlı kalmayıp, geçici çözümleri aşan uzun vadeli bir istikrarı pekiştirecek şekilde bölgedeki siyasi ve güvenlik ikliminin yeniden düzenlenmesini de kapsıyor.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, bu stratejik rotayı "20 ila 30 yıla yayılan uzun vadeli bir proje" olarak nitelendirerek söz konusu yönelimi açıkça ifade etmiştir. Rubio’nun bu yaklaşımı, istikrarın yüzeysel önlemlerle veya aşamalı anlaşmalarla sağlanamayacağına; aksine güç dengelerinin kökten değiştirilmesine ve bölgede kalıcı güvenlik düzenlemelerinin inşasına dayanan, uzun soluklu ve birikimsel bir sürece ihtiyaç duyulduğuna işaret etmektedir.
5. Kapsamlı bir bölgesel savaşa kaymadan çatışmanın yönetimi: Gerilimin tırmanmasına rağmen her iki taraf; özellikle Lübnan sahasının İran ile olan stratejik bağı göz önüne alındığında, savaşın ritmini kontrol altında tutmak ve çatışmanın topyekûn bir bölgesel savaşa dönüşmesini engellemek şeklindeki temel hedefte birleşiyor.
Bu noktada ABD’nin rolü; kontrollü ve düşük yoğunluklu bir tırmanışı sürdürme çabasını yansıtacak şekilde, geçici sükunet dönemlerini desteklemek ve paralel müzakere kanallarını canlı tutmak noktasında kritik bir hal alıyor. Ayrıca Washington’ın "meşru müdafaa hakkı" adı altında İsrail’e sağladığı siyasi ve pratik koruma, merkezi bir koordinasyon aracı vazifesi görüyor.
Bu durum, İsrail’in operasyonlarını belirli sınırlar dahilinde yürütmesine imkan tanırken, aynı zamanda ABD’ye de bu operasyonların kapsamını denetleme ve süreci bölgesel önceliklerine uygun şekilde, geniş çaplı bir savaşa sürüklenmeden yönetme fırsatı veriyor.
6. Bölgesel bir denklemin parçası olarak Lübnan: Amerikan ve İsrail kaynaklı açıklamalar; Lübnan dosyasına yaklaşımın, bu sahayı bağımsız bir alan olarak değil, bölgesel güvenlik mülahazalarının İran bağlantılı güç dengeleriyle iç içe geçtiği daha geniş bir sistemin parçası olarak ele aldığını gösteriyor.
Bu bağlamda Lübnan; gerek doğrudan unsurları gerekse başta Hizbullah olmak üzere müttefikleri üzerinden bölgeye yayılan "İran nüfuzunu" kapsayan stratejik denklemin kritik bir halkası olarak görülüyor. Bu noktadan hareketle Lübnan’daki durum; sonuçları sahadaki sükunet veya tırmanışa doğrudan yansıyan, başta ABD-İran görüşmeleri olmak üzere daha geniş çaplı siyasi ve diplomatik etkileşimlerle kopmaz bir bağ içerisindedir.
Bazı resmi beyanlarda bu iki kulvarı birbirinden ayırmaya yönelik görünürde bir çaba sarf edilse de gerçekler, aralarında yapısal bir bağ olduğuna işaret ediyor; zira Lübnan dosyası, Tahran ile yürütülen geniş kapsamlı pazarlıklarda zaman zaman stratejik bir koz olarak kullanılıyor.
Sonuç olarak Lübnan güvenliğinin bölgesel düzenlemelere endekslenmesi, Washington ve Tel Aviv nezdinde ortak bir bilinci yansıtıyor: İsrail’in kuzey cephesinde kalıcı bir istikrar; ister kontrol altına alma, ister caydırıcılık, isterse dolaylı uzlaşmalar yoluyla olsun, İran ile ilişkilerin yeniden şekillendirilmesinden ayrı düşünülemez. Bu durum, Lübnan sahasını kapsamlı bölgesel güvenlik denkleminin ayrılmaz bir parçası haline getiriyor.
A- Ayrışma noktaları
ABD ile işgalci varlık (İsrail) arasında, Lübnan’a yönelik savaşın yönetiminde son derece yüksek bir koordinasyon bulunsa da her iki taraftan gelen açıklamalar ve yapılan analizler ortada köklü farklılıkların olduğunu gösteriyor. Bu ayrışmalar; hedeflerin doğasına, uygulama mekanizmalarına ve bu süreçte tarafların üstlendiği rollerin sınırlarına kadar uzanıyor. Aslında bu durum, tarafların stratejik vizyonlarındaki ve bölgesel/uluslararası sistemde işgal ettikleri konumlardan kaynaklanan yapısal farklılıkların açık bir yansımasıdır.
İlk belirgin ayrışma "savaşın nihai hedefi" konusunda yaşanıyor. İşgalci varlık, özellikle sağcı çevrelerin etkisiyle, Hizbullah’ın askeri kapasitesini tamamen parçalamayı veya onu organize bir güç olmaktan çıkarmayı merkeze alan "kesin çözüm" yaklaşımını ve net bir askeri zafer elde etmeyi hedefliyor.
Buna karşılık ABD; kontrol edilemeyen sonuçlar doğurabilecek topyekûn bir çöküş senaryosundan kaçınarak, uzun vadeli çatışma yönetimine dayanan çok daha pragmatik bir yaklaşım benimsiyor. Bu fikir ayrılığı İsrail'deki siyasi analizlere de yansıyor; nitekim gazeteci Amos Harel, açıklanan hedefler ile elde edilen sonuçlar arasındaki uçuruma dikkat çekerek, olası bir ateşkesin İsrail’in hırslarıyla uyuşmadığını belirtiyor.
Bununla bağlantılı olarak, stratejik zamanın yönetiminde de bariz bir uyuşmazlık göze çarpıyor. Amerikalı yetkililerin on yıllara yayılan projelerden bahsetmesinden de anlaşılacağı üzere Washington, bu çatışmayı kazanımların kademeli olarak birikeceği uzun vadeli bir süreç olarak görüyor.
İşgalci varlık ise çatışmayı; caydırıcılığı hızla yeniden tesis etmeyi ve iç cephenin beklentilerini karşılamayı dayatan ağır bir siyasi ve iç güvenlik baskısı altında, acil ve somut başarılar kazanma zorunluluğuyla ele alıyor.
Askeri katılım düzeyi de bir diğer uyuşmazlık noktası olarak karşımıza çıkıyor. ABD, operasyonlara doğrudan müdahil olmadan, yalnızca siyasi ve güvenlik desteğiyle süreci denetlemeyi tercih ederken; İsrail, gerektiğinde operasyonlara fiilen katılmaya varacak çok daha yüksek bir destek bekliyor.
Ne var ki bu beklenti, tıpkı ateşkes meselesinde olduğu gibi, Amerikan rolünün zamanla İsrail'e stratejik kararlar dayatan bir baskı unsuruna dönüşebileceği yönündeki artan endişelerle gölgeleniyor.
Öyle ki işgalci varlık; net operasyonel hedeflere ulaşmak için hava saldırılarını ve sınırlı kara harekatlarını kapsayan doğrudan askeri gücü temel araç olarak kullanıyor. ABD ise sınırlı askeri baskı, yoğun diplomatik temaslar ve ekonomik yaptırımların yanı sıra Lübnan devlet kurumlarını destekleyerek siyasi ve güvenlik iklimini yeniden şekillendirmeyi harmanlayan, çok katmanlı ve daha karmaşık bir strateji izliyor.
Bu bağlamda ateşkesin bizatihi kendisi, iki taraf arasındaki başlıca anlaşmazlık noktalarından birini oluşturuyor. ABD ateşkesi, kalıcı istikrarın üzerine inşa edilebileceği geniş çaplı bir siyasi yol açmak için zorunlu bir adım olarak görürken; "İsrail" bunu eksik kalmış, üstelik Hizbullah’a saflarını sıklaştırma ve gücünü yeniden toplama fırsatı sunan bir prosedür olarak değerlendiriyor.
Avigdor Lieberman, bu tür düzenlemelerin Hizbullah’a toparlanması için zaman kazandırdığını ve bunun ileride yeni çatışma sarmallarına zemin hazırladığını belirterek söz konusu endişeyi açıkça dile getirmiştir. Bununla birlikte İsrail'in bu değerlendirmesi, kısmi bir ateşkese dair sergilenen pragmatik yaklaşımdan tamamen kopuk da değildir; zira ateşkes, barındırdığı risklerin yanı sıra operasyonel düzeyde fayda sağlanabilecek bir fırsat penceresi olarak görülüyor.
Ateşkes; bir yandan çatışmaların hız kesmesi ve sahadaki görünürlüğün nispeten azalmasıyla insansız hava araçlarının faaliyetlerini yoğunlaştırarak istihbarat toplama alanını genişletmeye olanak tanırken, diğer yandan füze saldırılarının ivmesini düşürerek başta Kuzey ve Merkez'deki büyük şehirler olmak üzere iç cephedeki baskının hafiflemesine katkı sağlıyor; bu da zaman ve stratejik kapsam açısından sınırlı kalsa dahi, kara harekatlarının caydırıcı bir etkiye sahip olduğuna dair geçici bir izlenimi pekiştirmeye yardımcı oluyor.
Buna ek olarak, stratejik önceliklerin sıralanmasında da bir anlaşmazlık göze çarpıyor; zira işgalci varlık, Lübnan cephesini bilhassa kuzeydeki yerleşim yerleri ve iç cephenin istikrarı bağlamında, doğrudan kendi güvenliğini hedef alan acil ve dolaysız bir tehdit olarak algılıyor.
ABD ise İran dosyasına çok daha yüksek bir öncelik veriyor ve Lübnan sahasını bu geniş bölgesel çerçevenin yalnızca bir parçası olarak ele alıyor; bu durum da tehdidin aciliyeti ve çözüm önceliğinin belirlenmesi hususunda iki taraf arasında ciddi bir yaklaşım farkına yol açıyor.
Lübnan hükümetiyle kurulacak ilişkilere bakıldığında, değerlendirmelerde yeni bir ayrışma daha gün yüzüne çıkıyor. ABD, Hizbullah’ın silahsızlandırılması süreci de dahil olmak üzere Lübnan hükümetinin güvenlik düzenlemelerinin uygulanmasında etkin bir partnere dönüşebileceği ihtimaline bel bağlarken; işgalci varlık, ülkenin iç dinamiklerindeki karmaşa ve fiili egemenliğinin sınırları göz önüne alındığında, Lübnan devletinin bu rolü üstlenebilecek kapasitede olduğuna dair derin şüpheler besliyor.
Nitekim analist Zvi Barel, Lübnan hükümetiyle kurulacak bir ortaklığın sınırlı bir garanti sunacağına ve bu meseleye mutlaka temkinli ve gerçekçi bir çerçeveden yaklaşılması gerektiğine işaret etmiştir.
Son olarak, İsrail’in karar alma mekanizmasındaki bağımsızlık düzeyi hususunda önemli bir görüş ayrılığı öne çıkıyor. Öyle ki İbranice yayımlanan bazı analizler; bilhassa askeri operasyonların sonlandırılması gibi stratejik kararlarda ABD’ye olan bağımlılığın giderek artmasından duyulan derin endişeyi yansıtıyor.
Bu çerçevede gazeteci Ben Caspit, İsrail’in bağımsız karar alma kabiliyetindeki gerilemeyi eleştirerek Tel Aviv’in Amerikan politikalarının etkisine her geçen gün daha fazla boyun eğdiğine dikkat çekmiş; bu durum ise iki taraf arasındaki stratejik ortaklığın sınırlarına dair hararetli bir iç tartışmanın fitilini ateşlemiştir.
Böylece; ABD ile işgalci varlık arasındaki farklılıkların, genel hedeflerdeki bir uyuşmazlıktan ziyade bu hedeflere ulaşma yöntemlerindeki ve her bir seçeneğin barındırdığı risk ile fırsatları değerlendirme biçimindeki bir ayrışmayı yansıttığı açıkça görülüyor. Bu durum da iki taraf arasındaki koordinasyonu, vizyonda sağlanan tam bir mutabakattan ziyade, sürekli bir uyum sağlama ve aradaki boşlukları yönetme sürecine dönüştürüyor.
B- Nedenler
1. Tarafların her birinin stratejik konumu, bu farklılığı açıklayan belirleyici bir faktör olarak öne çıkıyor: ABD; İran'dan Çin'e ve Ukrayna'ya uzanan, karmaşık uluslararası dengeleri gözeterek çok boyutlu bir yaklaşım benimsemesini zorunlu kılan, birbiriyle iç içe geçmiş devasa bir dosyalar ağını yöneten küresel bir güç konumunda.
Buna karşılık işgalci varlık, özellikle kuzey cephesinde her gün güvenlik tehditleriyle yüzleşen ve ateş hattında yer alan bir "cephe devleti" olarak doğrudan sahada bulunuyor. Konumlardaki bu zıtlık, karar alma süreçlerindeki aciliyet hissine doğrudan yansıyor; zira işgalci varlık hızlı ve kesin çözümler bulmaya yönelirken, Washington çok daha kademeli ve ihtiyatlı bir yaklaşım benimsiyor.
2. Tehdidin doğasının taraflarca farklı algılanması: ABD cephesinden bakıldığında Hizbullah, İran'a bağlı çok daha geniş bir bölgesel ağın parçası olarak görülüyor; bu da onu siyasi, ekonomik ve güvenlik temelli çoklu araçlarla yönetilebilecek geniş çaplı bir denklemin unsuru haline getiriyor.
Buna karşılık işgalci varlık; Hizbullah'ı her gün ulusal güvenliğini doğrudan hedef alan ve iç cephesinin istikrarını sarsan varoluşsal bir tehdit olarak değerlendiriyor. Bu durum da onu, meseleyi askeri kesin çözüm arayışıyla, çok daha sert ve tavizsiz bir mantıkla ele almaya itiyor.
3. İç siyasi kısıtlamaların tarafların tutumlarını şekillendirmede oynadığı önemli rol: Amerikan yönetimi; kamuoyu, Kongre ve iç siyaset dengelerinin yarattığı çok yönlü baskılara maruz kalıyor; bu da onun, ince hesaplar yapmaksızın ucu açık veya uzun vadeli çatışmalara girme alanını daraltıyor.
Buna karşılık İsrail liderliği; yaklaşan seçim hesapları, iç güvenlik ihtiyaçları ve bilhassa sınır bölgelerindeki Siyonist kamuoyunun beklentileri gibi bambaşka baskılarla boğuşuyor. Bu durum, onu her türlü doğrudan tehdide karşı çok daha hassas kılıyor ve üzerindeki bu baskıları yansıtacak şekilde hızlı kararlar almaya yöneltiyor.
4. İki taraf arasındaki çatışma yönetimi yaklaşımındaki farklılık: ABD; krizleri kontrol altında tutmayı ve daha da derinleşmesini önlemeyi esas alan, illa nihai ve kesin bir çözüme ulaşma zorunluluğu gütmeden uzun vadeli dengeler kurmaya çabalayan bir "çatışma yönetimi" stratejisi izliyor.
Buna karşılık işgalci varlık; tehdidi doğrudan ortadan kaldırmayı garanti edecek net ve hızlı sonuçlar almak adına tamamen askeri güç kullanımına dayanan "çatışmayı bitirme (kesin çözüm)" yaklaşımını benimsiyor.
Bu durum, taraflar arasındaki ayrışmanın en belirgin nedenlerinden biri olarak kabul ediliyor; nitekim bu fark, Lübnan sahasındaki çatışmanın yönetimine dair alınan tüm politikalara ve kararlara sirayet ediyor.
Dolayısıyla, iki taraf arasındaki uyuşmazlıklar basit dönemsel anlaşmazlıklar olarak okunamaz; aksine bunlar konum, rol ve stratejik vizyondaki derin uçurumların doğal bir sonucudur ki bu durum, aralarındaki koordinasyonu ortak hedeflere ulaşmak kadar var olan bu yapısal boşlukları yönetmek üzerine kurulu hale getiriyor.
Görünen o ki, Amerikan-İsrail eş güdümü fiilen var olsa da tam bir homojenlikten yoksundur; zira taraflar genel hedeflerin belirlenmesinde uzlaşırken, uygulama mekanizmaları ve zamanlama konusunda birbirlerinden ayrışıyorlar.
Siyasi düzeydeki bu ayrışma; önceliklerin sıralanmasındaki uyuşmazlıktan, sürecin İran ile yürütülen müzakerelerle iç içe geçmiş olmasından ve her iki tarafın kararlarına yön veren iç ve dış baskıların doğasındaki farklılıklardan kaynaklanıyor.
Metodolojik düzeyde ise; savaşı yönetme stratejilerindeki uyuşmazlıklar, askeri güç kullanımının sınırları, gerilimi tırmandırma kavramına yüklenen anlamlar ve askeri başarıyı tanımlama kriterlerindeki farklılıklar gün yüzüne çıkıyor.
Önde gelen siyasi liderlerin, komutanların ve gazetecilerin açıklamalarına yansıyan farklı İsrail tutumları, özellikle ateşkes aşamasında Lübnan'daki savaşın yönetimi ve ABD ile yürütülen koordinasyonun sonuçlarına dair keskin bir iç tartışma yaşandığını ortaya koyuyor.
Bu yaklaşımlar; siyasi, askeri-stratejik ve toplumsal katmanların yanı sıra, artan Amerikan rolünün karar alma süreci üzerindeki etkisi gölgesinde İsrail'in hamlelerine eleştirel bir okuma sunan analitik medya düzeyini de kapsayan, iç içe geçmiş bir tablonun yansıması olarak okunabilir.
Siyasi düzeyde "Evimiz İsrail" Partisi Lideri Avigdor Lieberman'ın tutumu, savaşın "tekrarlayan döngüler" mantığıyla yönetilmesini caydırıcılığı sağlamada stratejik bir başarısızlık olarak değerlendiren katı bir vizyonu yansıtıyor.
Lieberman, yerleşimcilerin bir çatışma döngüsünden diğerine sürüklenmesine göz yummanın kronik bir yıpratma halini kalıcılaştırmak anlamına geldiğini vurguluyor; Hizbullah'ı ortadan kaldırmaya yönelik "kesin bir karar" alınmaksızın savaşın herhangi bir şekilde sona ermesinin, bir sonraki çatışma turunu sadece bir an meselesi haline getireceğini, üstelik bunun çok daha ağır şartlarda ve daha yüksek bir maliyetle gerçekleşeceğini değerlendiriyor.
Bu tez, sağcı kanatta yerleşik olan ve askeri alanda kesin bir çözüm sağlanamamasını ulusal güvenlik için yapısal bir tehdit sayan geleneksel İsrail yaklaşımını yansıtıyor. Nitekim Lieberman da güvenlik boyutunu seçim hesaplarıyla harmanlamaya çalışarak, mevcut hükümetin başarısızlığına ve siyasi liderliğin değişme ihtimaline atıfta bulunuyor ve meseleyi iç siyasetin dinamikleriyle ilişkilendiriyor.
Analitik ve stratejik düzeyde ise askeri gazeteci Amos Harel, Amerikan müdahalesinin gölgesinde İsrail'in aldığı kararların doğasına dair daha derin ve eleştirel bir okuma sunuyor. Harel, ateşkesin bağımsız bir İsrail kararı olmaktan ziyade, iki taraf arasındaki karar alma dengesindeki değişimi yansıtacak biçimde, fiilen Amerikan Başkanı aracılığıyla dayatıldığına dikkat çekiyor.
Bu anlaşmanın fiili çatışma aşamasını sona erdirdiğini kabul eden Harel; buna rağmen, başta Hizbullah tehdidinin ortadan kaldırılması olmak üzere, İsrail'in açıkladığı hiçbir hedefe ulaşılamadığı kanaatine varıyor.
Ayrıca askeri verilerin ve sahadaki sonuçların, İsrail hükümetinin Hizbullah'ı kesin olarak zayıflatma vaatlerinin gerçekleştiğini her zaman teyit etmediğini belirterek, İsrail'in siyasi söylemiyle sahadaki gerçeklik arasındaki uçuruma vurgu yapıyor.
Amerikan-İran müzakerelerinin seyrinin doğrudan Lübnan sahasına yansıdığını belirten gazeteci, bu durumun işgalci varlığın artık angajman kurallarını belirleyen tek oyuncu olmaktan çıktığını ve hareket alanının çok daha geniş bir Amerikan yaklaşımı lehine giderek daraldığını kanıtladığını da sözlerine ekliyor.
Aynı doğrultuda Zvi Barel, İsrail'in güvenlik düzenlemelerinde bir partner olarak Lübnan devletinden beklentilerinin ne kadar sınırlı olduğuna odaklanan bir analiz ortaya koyuyor. Lübnan Cumhurbaşkanı'nın İsrail liderliğiyle doğrudan iletişime geçmeyi reddetmesinin, Lübnan'ın siyasi yapısındaki karmaşayı yansıttığına dikkat çeken Barel; bu ülkenin yalnızca işgalci varlık ile Hizbullah arasında bir çatışma sahası olmadığını, aynı zamanda Amerikan-İran görüşmelerinin iç içe geçtiği çok daha geniş bir ağın parçası olduğunu vurguluyor.
Barel'e göre Beyrut ile kurulacak herhangi bir güvenlik ortaklığı, Lübnan devletinin Hizbullah'tan bağımsız hareket edebilme kapasitesinin sınırlarını hesaba katan "gerçekçi bir beklenti koordinasyonuna" dayanmak zorundadır.
Ben Caspit ise doğrudan İsrail'in bağımsız karar alma kabiliyeti etrafında şekillenen çok daha keskin bir eleştiri getiriyor. Caspit, işgalci varlığın bu süreçte stratejik kararları yurt dışından, özellikle de ABD'den ithal eden bir aktöre dönüşmesiyle ilgili temel bir sorunu gündeme taşıyor.
Bu dönüşümü; işgalci varlığın giderek Beyaz Saray'ın talimatlarına kayıtsız şartsız boyun eğen bir "muz cumhuriyetine" yaklaştığını düşündüren oldukça çarpıcı bir benzetmeyle ifade ediyor. Bu söylem, bilhassa Amerikan Başkanı'nın ateşkesin dayatılmasında oynadığı doğrudan rol göz önüne alındığında, İsrail'in hayati güvenlik meselelerinde bağımsız karar alma kapasitesindeki aşınmadan duyulan derin bir iç endişeyi yansıtıyor.
Toplumsal düzeyde ise işgal altındaki Kuzey Filistin'de görev yapan belediye başkanlarının tutumları, iç cephede derin bir hayal kırıklığı yaşandığını gözler önüne seriyor. Zira yaptıkları açıklamalar, İsrail hükümetinin sürdürülebilir bir koruma sağlamakta sınıfta kaldığı ve ateşkesin yeterli güvenlik garantileri sunulmadan apar topar imzalandığı algısını perçinlerken; bölge sakinlerini gelecekte yaşanması muhtemel yeni bir çatışmayı çaresizce beklemeye itiyor.
Sınır bölgelerinde yaşayan topluluklar ile siyasi liderlik arasındaki ciddi bir güven krizinin dışavurumu olan bu tutumlar, imzalanan anlaşmanın bir çözümden ziyade yaklaşan çatışmanın geçici olarak ertelenmesi şeklinde algılandığını kanıtlıyor.
Yediot Ahronot gazetesi ise, özellikle Amerikan çıkarlarıyla olan göbek bağının bir sonucu olarak İsrail'in misilleme yapma kapasitesine getirilen kısıtlamalar gölgesinde, Hizbullah'ın ihlallerinin artık yapısal bir ikilem halini aldığına işaret ederek ateşkesin operasyonel ve stratejik boyutuna ışık tutuyor.
Bu tespit; işgalci varlık içinde uluslararası anlaşmalara sadık kalmaya çalışan siyasi düzey ile sürekli saha tehditleriyle boğuşmasına rağmen bunlara tam anlamıyla karşılık verme yetkisinden yoksun bırakılan askeri düzey arasında giderek tırmanan gerilimi gözler önüne seriyor. Sonuç olarak bu durum, askeri caydırıcılığın gereklilikleriyle siyasi taahhütlerin sınırları arasında derin bir tutarsızlığa yol açıyor.
Lübnan savaşındaki Amerikan-Siyonist koordinasyonu, karşılıklı desteğe dayalı geleneksel bir ittifak olmanın ötesinde; güvenlik endişelerinin jeopolitik hesaplarla ve bölgesel dengeleri yeniden şekillendirme arzusuyla iç içe geçtiği, çok katmanlı bir çatışmayı yönetmeye yarayan karmaşık bir çerçeve olarak okunmalıdır.
Elde edilen veriler; her iki tarafın da tekrarlanan askeri çatışma döngülerini aşarak uzun vadeli bir istikrar yaratmayı hedefleyen ortak bir vizyonda birleştiğini gösteriyor.
Taraflar bu hedef doğrultusunda; başta Hizbullah'ın gücünün kırılması, direniş hareketlerine verilen İran desteğinin sınırlandırılması ve Lübnan'ın siyasi ve güvenlik ikliminin baştan aşağı yeniden tasarlanması olmak üzere büyük stratejik hedeflerde ortaklaşıyor.
Ne var ki hedeflerde sağlanan bu mutabakat; ister savaşta "başarının" nasıl tanımlanacağı, ister kullanılacak uygulama araçları, isterse de stratejik zamanın yönetimi hususunda olsun, bu hedeflere ulaşma yöntemlerinde yaşanan köklü fikir ayrılıklarını ortadan kaldırmıyor.
İsrail tarafı, doğrudan hissettiği tehdit baskısı altında hızlı ve kesin bir askeri çözüm mantığına meylederken; ABD, riskleri dizginlemek ile kapsamlı bir bölgesel savaşa sürüklenmekten kaçınma hedeflerini dengeleyen, uzun vadeli bir ufka dayalı çatışma yönetimi stratejisini benimsiyor.
Bu zıtlık aslında tarafların üstlendikleri konum ve rollerin yanı sıra, her birinin karar alma süreçlerini çevreleyen kısıtlamaların doğasından kaynaklanan yapısal bir farklılığın dışavurumudur.
Dolayısıyla iki taraf arasındaki bu ilişki, sınırları ABD tarafından çizilmiş stratejik bir koordinasyon olarak tanımlanabilir. Bu denklemde Washington savaşın ritmini kontrol etme ve sınırlarını belirleme noktasındaki belirleyici gücünü elinde tutarken; işgalci varlık ise doğrudan kendi güvenlik hedeflerine ulaşmak amacıyla ABD'nin tanıdığı bu manevra alanı içinde hareket etmektedir.
Zaten Lübnan'daki savaşın seyrini taktiksel tırmanışlara müsaade eden ancak sürecin topyekûn bir savaşa evrilmesini engelleyen "kısıtlı yönetim" mantığına hapseden temel unsur da budur. Buradan hareketle Lübnan sahası; ortaklık ile ayrışma arasındaki bu hassas dengenin bir test alanı olmaya devam edecektir.
Aynı zamanda bu saha, kapsamlı bölgesel gelişmelerin ve Lübnan'ın iç dinamiklerinin yanı sıra, Amerikan kısıtlamaları ile İsrail'in stratejik hesapları arasındaki çetrefilli etkileşimin de rehinesi olarak kalmayı sürdürecektir.
1. "Evimiz İsrail" Partisi Lideri Avigdor Lieberman: "Halkın bir çatışma sarmalından diğerine sürüklenmesine seyirci kalamazsınız; bu, tahammül edilemeyecek kadar yalın bir gerçektir." dedi. Lieberman sözlerine şöyle devam etti:
"7 Ekim hükümeti hiçbir ders çıkarmamış... Hizbullah'a gücünü toparlaması ve yeniden teşkilatlanması için bir kez daha zaman tanınıyor. Kesin bir zafere ulaşmadan ve Hizbullah'ı tamamen yok etmeden bu savaşı bitirmemeliyiz. Aksi takdirde, çok daha ağır bedeller ödeyeceğimiz ve çok daha kötü şartlarda yüzleşeceğimiz bir sonraki çatışma turu yalnızca an meselesidir."
Netanyahu hükümetinin yaklaşan seçimlerde hüsrana uğrama ihtimaline de üstü kapalı değinen Lieberman, "Kurulacak yeni hükümette Kuzey halkının güvenliğini bizzat ben devralacağım," ifadelerini kullandı.
2. Amos Harel: "İsrail vatandaşları, Lübnan'daki ateşkes kararını tıpkı kabine üyeleri gibi Donald Trump'tan öğrendiler," diyen Harel; Netanyahu'nun kabine üyeleriyle yaptığı telefon görüşmelerinde bu adımı, Amerikan Başkanı'na yönelik bir 'iyi niyet jesti' olarak sunduğunu aktardı.
Harel; tıpkı daha önce İran meselesinde olduğu gibi, Trump'ın Lübnan'daki ateşkes anlaşmasını da Netanyahu'ya fiilen dayattığını değerlendiriyor. Diğer İsrailli gözlemcilerle benzer bir görüşü paylaşan analist, bir daha yenilenmeyecekmiş gibi duran bu ateşkesin, İsrail'i hedeflerine ulaşamamış bir halde ortada bıraktığını düşünüyor. Sözlerine şunları da ekliyor:
"Ordunun etkisiz hale getirdiği terörist sayısına dair sunacağı veriler, daha 2024 yılında 'Hizbullah'ın artık bir tehdit olmaktan çıktığına' inandırılan Kuzey bölgesi sakinlerini teselli etmeye yetmeyecektir."
Amerikalılar ile İranlılar arasındaki müzakerelerin seyrinin yavaş yavaş netleştiğine ve bu gidişatın İsrail'in hırslarıyla pek de uyuşmadığına dikkat çeken Harel, geçmişte üst perdeden kurulan pek çok iddialı İsrail söyleminin sahadaki gerçeklikte bir karşılığı olmadığını vurguluyor.
3. Zvi Barel:
"Lübnan hükümetiyle kurulacak ortaklığın garantisi son derece sınırlıdır; (Lübnan Cumhurbaşkanı) Jozef Aun'un Netanyahu ile görüşmeyi reddetmesi büyük bir yankı uyandırdı. Bu durum, Lübnan'ın yalnızca İsrail ile Hizbullah arasında bir savaş sahası olmadığını; aksine Beyrut'un, Amerika ile İran arasındaki müzakerelerin tam kalbinde yer aldığını kanıtlıyor.
Aun, kendi lehine yazılabilecek ve ülkeyi yeni bir iç savaşa sürüklemeyecek bir ateşkese adeta susamıştı. Eğer bu ateşkes kalıcı olursa, Lübnan hükümeti için hayati önem taşıyan bir ilk kazanım olacak ve atacağı yeni adımları bunun üzerinden meşrulaştırabilecektir. Ancak İsrail'in bu ortaklığa son derece gerçekçi bir pencereden bakması şart; zira Lübnan stratejik bir cephedir ve böylesi bir ortaklık, beklentilerin karşılıklı olarak çok iyi koordine edilmesini gerektirir...
Ateşkes; Lübnan ile İsrail arasında siyasi süreçleri tetikleme ve ABD ile yürütülen müzakerelerde İran'ın elindeki önemli bir pazarlık kozunu çekip alma potansiyeli taşıyor. Yine de, Lübnan hükümetinin Hizbullah'a karşı harekete geçme kapasitesinin ne kadar sınırlı olduğunu kabullenmek zorundayız."
4. Ben Caspit (İsrail'in bağımsız karar alma yetisini kaybetmesini eleştirerek):
"Şimdi gözlerinizi kapatın ve düşünün; eğer dün Lübnan'daki ateşkes kararını bizim yerimize Trump almış olsaydı, ana muhalefet lideri koltuğunda oturan bir Netanyahu neler söylerdi? Ağzından ne tür kanlı kışkırtmalar dökülürdü, bir hayal edin. Bu anlaşmanın elbette bazı avantajları var; ancak Netanyahu, İsrail'i Beyaz Saray'ın yörüngesindeki bir muz cumhuriyetine çevirdi."
5. Yerleşimciler: Kuzeydeki yerel yöneticiler ve genel hatlarıyla İsrail kamuoyu, aniden gelen bu ateşkes kararı karşısında yaşadıkları şoku gizlemeyerek hükümeti kendilerini yarı yolda bırakmakla suçladı. Sınır Kasabaları Yerel Yönetim Başkanları Forumu Başkanı Moshe Davidovich, yaşanan bu süreci "bir sonraki katliama kadar verilmiş bir erteleme kararı" olarak nitelendirdi. Marom HaGalil Yerel Meclis Başkanı Amit Sofer ise yaptığı değerlendirmede, "Trump'ın Lübnan cephesi ile İran cephesini aynı sepete koyarak birbirine bağlamasının hiçbir mantığı yok," ifadelerini kullandı.
6. Ben Dror Yemini ("Tekrar Teşekkürler Trump" başlıklı makalesinde):
"İsrail'in ulusal çapta bir 'burukluk' veya 'hayal kırıklığı' hissetmesine hiç gerek yok; zira mevcut koşullar altında ateşkes en iyi seçenek olmasa da, elimizdeki en az kötü çözümdür. Ne de olsa mutlak bir zafer peşinde koşanlar ve Hizbullah tehdidinin kökten kazınabileceğine ya da örgütün silahsızlandırılabileceğine inananlar, en başından beri hayal dünyasında yaşıyorlardı. Ordu aylarca daha sahada kalsa bile bu hedef gerçekleşmedi ve gerçekleşmeyecek.
Netanyahu ve Katz günde iki öğün millete vaatler ve hayaller sattılar; yalan söyledikleri ve yalan söylediklerinin bizzat farkında oldukları için en ağır kınamayı hak ediyorlar. Bizi içine düştüğümüz bu yalan sarmalından bir kez daha çekip çıkardığı için Trump'a teşekkür borçluyuz."
7. Yediot Ahronot: "Hizbullah'ın Lübnan'daki ateşkesi delmesi tam bir stratejik çıkmaza dönüştü; zira siyasi kanat, ordunun Hizbullah'ın 'ihlallerine' misliyle karşılık vermesine engel oluyor. Öte yandan Lübnan'dan gelen insansız hava araçları krizine müdahale etmek, İsrail ile ABD'nin bölgedeki çıkarlarını doğrudan karşı karşıya getiriyor."
Şubat 2026
Scott Bessent (ABD Hazine Bakanı): Yaptığı açıklamada şu ifadelere yer verdi: "Hizbullah, Orta Doğu'daki barış ve istikrarın önünde büyük bir tehdit oluşturuyor. Hazine Bakanlığı bu teröristleri izole etmek için ne gerekiyorsa yapacak. Lübnan'a barış ve refah içinde yaşama şansını yeniden sunmak adına onları küresel finans sisteminden dışlamaya çalışacağız."
ABD Hazine Bakanlığı: Hizbullah'ın 2025 başlarında finansman bulmakta ciddi zorluklar yaşamasının ardından, nakit akışını güvence altına alabilmek için El-Kard El-Hasan kurumunu devreye soktuğunu duyurdu. Bakanlık ayrıca, üst düzey yetkililerin Lübnan'da ve muhtemelen yurt dışında altın ticareti yapmak üzere bu kurum bünyesinde bir dizi şirket kurduğunu da sözlerine ekledi.
14 Nisan 2026
Beyaz Saray: Çatışmaların durdurulmasına yönelik olası bir anlaşmanın farklı kanallar üzerinden değil, doğrudan Amerikan arabuluculuğunda ve hükümetler düzeyinde yapılması gerektiği mesajı çok net bir şekilde verildi. Beyaz Saray'dan bir yetkili, gerçekleşen görüşmelerde Lübnan tarafının, Hizbullah'ın hem İsrail hem de Lübnan için ortak bir sorun teşkil ettiğini kabul ettiğini aktardı.
ABD Dışişleri Bakanlığı: Bir bakanlık yetkilisi, "İran'ın artık Lübnan'ın geleceğine ipotek koymasına izin vermeyeceğiz," diyerek Washington'da yürütülen doğrudan görüşmeleri bu çabanın temeli olarak nitelendirdi.
Diplomatik arka plan (el-Arabiya demeci): Yetkililer, bu görüşmelerin hazırlıklarının aylardır sürdüğünü ve ABD'nin Lübnan Büyükelçisi Michel İssa'nın iki tarafı bir araya getirmek için perde arkasında yoğun mesai harcadığını açıkladı.
Dışişleri Bakanlığından bir yetkili, Lübnan ile yürütülen müzakere sürecinin Pakistan'daki ABD-İran görüşmelerinden çok daha önce planlandığını belirterek şu noktanın altını çizdi:
"Başkan'ın da açıkça ifade ettiği üzere, İslamabad'daki ABD-İran temaslarıyla İsrail-Lübnan görüşmeleri arasında en ufak bir bağ bulunmuyor. [...] İran, Lübnan halkını adeta ateşe attı; bu yüzden şimdi çıkıp da Lübnan'ın koruyucusuymuş gibi bir role bürünemez. Hizbullah bu denklemde yeri olmayan terörist bir örgüttür."
Marco Rubio (ABD Dışişleri Bakanı): Dışişleri Bakanlığı görüşmelerinden önce konuşan Rubio, bu çabayı uzun vadeli bir hedefin parçası olarak tanımladı:
"Buradaki asıl mesele, dünyanın bu bölgesindeki Hizbullah nüfuzuna yirmi veya otuz yıl sürecek kalıcı bir son vermektir. Bu zaman alacak, ancak sarf ettiğimiz çabaya değeceğine inanıyoruz. Elbette meselenin tüm karmaşık boyutları önümüzdeki altı saat içinde çözülmeyecek. Fakat bugün harekete geçebilir, çok daha olumlu ve kalıcı adımların atılmasına olanak tanıyan bir çalışma çerçevesi inşa edebiliriz. [...] Bu süreç geçici bir hamle değil, bugünden çok daha ötesini kapsayan uzun soluklu bir yürüyüştür."
16 Nisan 2026
Donald Trump (ABD Başkanı): İran destekli silahlı bir grup olan Hizbullah'ın, içinden geçilen bu kritik dönemde "uslu ve düzgün durmasını" umduğunu belirtti. Truth Social hesabı üzerinden yaptığı paylaşımda şu ifadelere yer verdi:
"Eğer bunu yaparlarsa, bu kendileri için harika bir an olacak. Artık kan dökülmesin. Nihayet barış kazansın!"
17 Nisan 2026
Donald Trump (ABD Başkanı): Ateşkesin duyurulmasının ardından, Lübnan ve İsrail'in uzun vadeli bir anlaşmaya varmak için çalışacaklarını ve Lübnan'ın "Hizbullah meselesini halletmeyi" kabul ettiğini söyledi. Trump, ateşkesin Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun ve İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile ayrı ayrı gerçekleştirdiği "mükemmel görüşmelerin" ardından kabul edildiğini duyurdu. Ayrıca, iki ülkenin 34 yıl aradan sonra ilk kez Washington DC'de Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun ev sahipliğinde bir araya geldiğini vurguladı.
ABD Dışişleri Bakanlığı: Lübnan ve İsrail'in; kalıcı bir barış inşa etmek, birbirlerinin egemenliğini ve toprak bütünlüğünü tanımak ve İsrail'in meşru müdafaa hakkını gözeterek ortak sınırlar boyunca gerçek bir güvenlik ortamı tesis etmek için uygun koşulları hazırlama konusunda uzlaştığını açıkladı.
İsrail cephesi (Jerusalem Post demeci): Üst düzey bir İsrailli yetkili, geçmiştekinin aksine ABD'nin bu kez Hizbullah'ı "etkili bir şekilde" silahsızlandırma çabalarına öncülük etmeyi hedeflediğini belirtti. Yetkili, "Amerika bu hedefe ulaşmak için elindeki kaynakları seferber etmeye hazır," diyerek ABD'nin sürece eskisinden çok daha fazla müdahil olacağını ifade etti.
Pentagon ve stratejik vizyon: ABD Genelkurmay Başkanı Dan Caine'in, bizzat Başkan tarafından "sürdürülebilir barış" olarak adlandırılan sürecin denetim mekanizmasına dahil edilmesi köklü bir paradigma değişimine işaret ediyor. Kin'in, Başkan Yardımcısı J.D. Vance ve Dışişleri Bakanı Marco Rubio ile birlikte bu yapıda yer alması; "barışı", "Hizbullah'ın silahsızlandırılması" gibi somut bir operasyonel göreve bağlayan İsrail-Amerikan stratejik vizyonunu açıkça yansıtıyor.
Beyaz Saray telefon trafiği: Başkan Trump'ın anlaşma sürecinde Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun ile bir, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ile ise iki kez telefon görüşmesi gerçekleştirdiği ve önümüzdeki haftalarda her iki lideri de Washington'da ağırlamayı planladığı belirtildi.
21 Nisan 2026
Senato cephesi (Wicker & Risch): Senato Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Senatör Roger Wicker, Hizbullah'ı silahsızlandırmak için derhal eksiksiz adımlar atılmadığı takdirde Lübnan Silahlı Kuvvetleri'ne sağlanan ABD desteğinin kesilmesi çağrısında bulundu. Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Senatör Jim Risch de bu duruşa destek vererek şu açıklamayı yaptı: "Lübnan ordusunun Hizbullah'ı tamamen silahsızlandırmak için artık somut adımlar atmasının ve Lübnan hükümetinin yıllardır sözünü verdiği ekonomik reformları hayata geçirmesinin vakti geldi. Kayıtsızlık ve koşulsuz kurtarma paketleri dönemi artık kapanmalıdır."
24 Nisan 2026
ABD Başkanı Donald Trump, yaptığı son açıklamada şu kritik noktalara dikkat çekti:
→ ''ABD, kendisini Hizbullah'a karşı koruyabilmesi için Lübnan'ı doğrudan destekleyecektir.''
→ ''İsrail roket saldırılarına maruz kalırsa elbette kendini savunmalıdır; ancak bunu yaparken son derece dikkatli hareket etmelidir.''
→ ''Benyamin Netanyahu ve Jozef Aun'un çok yakında Washington'da ağırlanması sabırsızlıkla beklenmektedir.''
→ ''İran, Hizbullah'a aktardığı tüm finansmanı derhal kesmelidir.''
KAYNAKÇA
Arbell, Dan. "Lübnan-İsrail İlişkilerinin Dinamikleri: Yenilenen Çatışma, İran Savaşı ve Gelecekteki Gidişat", 17 Nisan 2026.
Asharq. "Ateşkes Anlaşmasından Sonra: Washington Lübnan ile İsrail Arasındaki Müzakere Süreci İçin Bir Ön Çerçeve Açıkladı", 16 Nisan 2026.
Awawdeh, Wadih. "Netanyahu ve Katz'a Yönelik Artan Yalan Söyleme Suçlamaları: Washington'dan ve Hedeflerine Ulaşmadan Lübnan'a Yönelik Savaşın Durdurulmasının İlan Edilmesine İsrail'de Öfke", Al-Quds Al-Arabi, 17 Nisan 2026.
Barel, Zvi. "İsrail Hizbullah'ı Hedef Alırken, Suudi Arabistan ve Amerika İran Karşıtı Bir Ekseni Hedef Alıyor", Haaretz, 26 Nisan 2026.
Ben Kimon, Elisha. "Ortak Bir Yüke Dönüştü: Kuzey'deki Ateşkes İşte Böyle Tehlikeli Bir Tuzağa Dönüştü", Yediot Ahronot, 28 Nisan 2026.
Karam, Patricia. "Savaş Zamanında ABD'nin Lübnan Politikası", Washington DC Arap Merkezi, 10 Nisan 2026.
Lob, Eric. "ABD ve İsrail'in İran'daki Hedeflerinin Farklılaşması Son Aşamanın Belirsizliğini Artırıyor", Carnegie Uluslararası Barış Vakfı, 20 Mart 2026.
Çeviri: Keda Bakış