
YDH - El-Ahbar gazetesinin konuk yazarlarından Nevin Kuteyş, İsrail'in savaş kayıplarını tamamen gizlemekten ziyade bilgiyi seçici biçimde yönettiğini vurguluyor. Yazra göre kayıplar; geciktirme, parçalama ve farklı zaman dilimlerine yayma yöntemleriyle kamuoyuna aktarılıyor, böylece toplumsal etkinin azaltılması hedefleniyor. Ancak sosyal medya, Telegram kanalları ve sahadaki tanıkların paylaşımları nedeniyle bu model giderek daha kırılgan hale geliyor. Sonuçta insan kayıplarının yönetimi, yalnızca askeri değil; psikolojik, siyasi ve medya boyutları bulunan çok katmanlı bir mücadele alanına dönüşüyor.
İnsan kayıplarının yönetimi, askeri ve medya karar alma mekanizmasının son derece hassas unsurlarından biri. Çünkü bu mesele, iç cephenin bütünlüğünü, halk desteğinin sürekliliğini ve siyasi ile askeri liderliğin karar alma sürecindeki hareket alanının genişleyip daralmasını doğrudan etkiliyor.
Bu bağlamda İsrail örneği dikkat çekici bir model olarak öne çıkıyor. Kayıpların ele alınışı yalnızca operasyonel boyutla sınırlı kalmıyor; daha geniş bir "algı yönetimi" yaklaşımının parçası haline geliyor.
Güvenlik kaygıları, psikolojik, toplumsal ve medya boyutlarıyla iç içe geçirilerek kurumsal bir sistem içinde yürütülüyor. Bu sistemde askeri sansür, İsrail ordusunun sözcülüğü ve medya kuruluşları, kayıplarla ilgili bilgi akışını denetlemek için birbirine bağlı roller üstleniyor.
Böylece yalnızca bilgilerin ne zaman yayımlanacağı değil, nasıl formüle edileceği, hangi çerçevede sunulacağı ve kamuoyuna hangi bağlam içinde aktarılacağı da kontrol altında tutuluyor.
Bu mesele özellikle "kuzey cephesi", yani Lübnan sınırı bağlamında daha da önem kazanıyor. Özellikle ateşkes ilanının ardından teorik olarak askeri operasyonların azalması ve buna bağlı olarak can kayıplarının düşmesi bekleniyordu.
Ancak sahadaki sonraki veriler farklı bir tablo ortaya koyuyor. Direniş güçlerinin sürdürdüğü operasyonlar nedeniyle ölü ve yaralı sayıları kaydedilmeye devam ederken, bunların kamuoyuna duyurulma biçimlerinde de belirgin farklılıklar görülüyor.
Bu çerçevede Yofid Merkezi'nin 17 nisan ile mayıs başı arasını kapsayan saha gözlem raporu, bu kayıpların izlenmesinin çeşitli metodolojik engellerle karşılaştığını gösteriyor.
Bu engellerin başında ise duyuru yöntemlerindeki farklılık geliyor. Yüksek rakamlar çoğu zaman geniş zaman aralıkları içinde ya da birikimli veriler halinde açıklanırken, sınırlı olaylar anında ve belirli bir hadise ile ilişkilendirilerek duyuruluyor. Bu durum, bilgilerin sunuluş mantığı ile açıklanma zamanlaması arasında farklılık bulunduğunu gösteriyor.
Bu makale, İsrail örneğinde kayıpların manipüle edilmesinin artık tamamen gizleme yöntemine dayanmadığı; bunun yerine bilgi akışının seçici biçimde yönetildiği varsayımından hareket ediyor.
Bu yaklaşım; geciktirme, parçalama ve verileri zamansal ile algısal düzlemde yeniden dağıtma mekanizmaları üzerinden işliyor ve böylece kayıpların İsrail kamuoyundaki birikimli etkisini sınırlamayı hedefliyor.
Çalışma, son iki haftada kaydedilen saha verilerinin analizine ve İbranice dijital alandaki etkileşimlerin incelenmesine dayanıyor. Bu dijital etkileşimler, açık bilgi ortamı içinde anlık algıların nasıl şekillendiğini gösteren bir gösterge olarak ele alınıyor.
17 nisan ile mayıs başı arasındaki saha ve medya verilerinin incelenmesi, İsrail ordusundaki insan kayıplarının sunuluşunda, hem rakamlar hem de açıklanma zamanları bakımından tutarsız bir örüntü bulunduğunu ortaya koyuyor.
Bu durum, kayıpların algısının zamansal ve kurumsal olarak yeniden biçimlendirildiğine işaret ediyor. Örneğin 17 nisanda belirli bir olayda 6 askerin yaralandığı açıklandı.
Aynı anda, 48 saat içinde 67 yaralı bulunduğu ve mart başından beri toplam yaralı sayısının 653'e ulaştığı da belirtildi. Ancak bu farklı veri düzeyleri arasında açıklayıcı bir bağ kurulmadı.
Aynı gün, ayrı olaylarda bir askerin öldüğü ve dört askerin yaralandığı duyuruldu; böylece günlük bilanço bir ölü ve yaklaşık 10 yaralıya yükseldi. Buna rağmen birikimli rakamlar, doğrudan zaman bağlamından kopuk şekilde sunuldu.
18 ve 19 nisanda da aynı model tekrarlandı. Yerel düzeyde kayıplar - bir ölü ve birkaç yaralı - açıklanırken, buna paralel olarak son 24 saatte 37 yaralı bulunduğu ve operasyon başlangıcından bu yana toplam yaralı sayısının 690'a çıktığı yönünde daha geniş veriler paylaşıldı.
Dikkat çeken nokta, ayrıntıların bireysel olaylar için verilmesi; toplam rakamların ise zamansal çözümleme yapılmadan genel çerçevede sunulmasıydı.
Kefr Kila olayında olduğu gibi bazı bilgiler ise ancak daha sonra "yayınlanmasına izin verildi" ifadesiyle açıklandı. Bu durum, olayın gerçekleşmesiyle medyada dolaşıma sokulması arasında bir boşluk bulunduğunu gösteriyor.
21 ile 24 nisan arasında verilerin açıklanmasının daha sistematik biçimde ertelendiği görülüyor. Önce ayrıntı verilmeksizin "zor bir güvenlik olayı"ndan söz ediliyor; daha sonra ise 48 saat içinde 45 yaralı kaydedildiğine dair tahmini veriler yayımlanıyor.
Aynı süreçte kısa süre içinde en az beş ayrı olay yaşandığı da kabul ediliyor. Buradan, bilgilerin olay anında açıklanması yerine daha sonra toplu şekilde derlenerek sunulduğu sonucu çıkıyor.
26 Nisan'dan sonra göstergeler yükseliş eğilimine girdi. Birden fazla olayda bir askerin öldüğü ve ağır yaralanmalar yaşandığı kaydedildi; son 24 saatte 30 yaralı bulunduğu açıklandı. Buna paralel olarak, insansız hava araçlarıyla bağlantılı yaralanmaların da gecikmeli biçimde duyurulması sürdü.
Nisan sonu ve mayıs başında ise FPV tipi kamikaze dronlarla bağlantılı olaylar yoğunlaştı. İsrailli siyasi ve askeri liderlerin de kabul ettiği üzere bu araçlar, İsrail açısından en karmaşık tehditlerden biri haline geldi. 30 Nisan'da bir olayda bir askerin öldüğü ve 15'e kadar askerin yaralandığı açıklandı.
Buna karşılık diğer olaylar parçalı biçimde duyuruldu: burada iki yaralı, başka yerde iki subay gibi. Tüm bunlar genel istatistik içinde birleştirilmedi.
İsrail Sağlık Bakanlığı ise mayıs başında, Lübnan'la ateşkesin yürürlüğe girmesinden bu yana 245 yaralı kaydedildiğini; kuzey cephesinde daha geniş tırmanma döneminin ardından yaralı sayısının 663'e ulaştığını ve savaşın başlangıcından itibaren toplam yaralı sayısının 8564 olduğunu açıkladı.
Zamanlama faktörü bu tablonun oluşumunda merkezi rol oynuyor. İsrail güçlerinin doğrudan hedef alındığı ve ölü ya da yaralıların bulunduğu bazı olaylar, askeri sansür kaldırılmadan yayımlanmıyor; bunlar daha sonra "yayınlanmasına izin verildi" formülüyle duyuruluyor.
Örneğin 4 mayısta Golani Tugayı'na bağlı bir birliğin direniş güçleri tarafından roket ve havan saldırısıyla hedef alınması olayı bu şekilde açıklandı. Böylece olay, gerçekleştiği andan koparılarak gecikmeli veri olarak yeniden sunuluyor.
Bu sistem, ailelere bilgi verilmesini zorunlu kılan prosedürlerle ve resmi kanallar dışındaki sızıntıları engelleyen kısıtlamalarla tamamlanıyor.
İç Cephe Komutanlığı'nda görev yapan bir yedek subayın bilgi sızdırdığı gerekçesiyle görevden alınması da bu yaklaşımın örneklerinden biri olarak öne çıkıyor. Bu durum, hem askeri hem medya yapısı içinde bilgi akışını denetlemeye yönelik caydırıcı bir mekanizmanın bulunduğunu gösteriyor.
Dolayısıyla mesele yalnızca açıklanan bilgilerin miktarını azaltmak değil; verileri olay bazlı, toplu ve birikimli düzeyler arasında zamansal olarak yeniden dağıtmak. Böylece kayıpların bütüncül görünümü parçalanıyor.
Bu çerçevede rakamlar, gerçekliğin nicel tasviri olmaktan çok algıyı yönetme aracına dönüşüyor ve kayıpların İsrail kamuoyunda birikimli etki yaratması sınırlandırılıyor.
Kurumsal olarak sıkı biçimde uygulansa da gizleme politikası, bilgi ortamındaki yapısal dönüşümler nedeniyle giderek etkisini kaybediyor.
Sosyal medya platformları, askeri kurumun bilgi üzerindeki tekelini aşındırdı; sahadaki olaylar artık fotoğraflar, videolar ve ilk veriler eşliğinde neredeyse anlık biçimde dijital mecralara taşınıyor.
Bu bağlamda Telegram kanalları ve benzeri platformlar, resmi açıklamalar yayımlanmadan önce alternatif bilgi yolları haline geliyor.
Askeri helikopter hareketleri, yaralıların taşınması ve insan kayıplarına ilişkin ilk tahminler bu mecralarda dolaşıma giriyor.
Böylece operasyonel ortam, merkezi denetim kapasitesinin giderek aşındığı açık bir görsel alana dönüşüyor; geleneksel araçlarla bilgi akışını bütünüyle kontrol etmek ise neredeyse imkansız hale geliyor.
Bu dönüşüm, kuzey yerleşimlerinde yaşayan İsrailli yerleşimcilerin de gayriresmi bilgi kaynağı haline gelmesiyle daha da güçleniyor.
Olaylara doğrudan tanıklık eden bu kişiler, gördüklerini dijital mecralarda paylaşıyor. Böylece askeri kurumun anlatı üzerindeki tekeli daha da zayıflıyor; sahada gözlenenlerle resmi açıklamalar arasındaki fark büyüyor.
Buna paralel olarak medya ve kamuoyu içinde de bir bölünme ortaya çıkıyor. Bir kesim, gizleme politikasını operasyon yönetimiyle ilgili güvenlik gerekçeleriyle savunurken; diğer kesim bunu şeffaflığın gerilemesi ve bilgi disiplininin aşınması olarak görüyor.
Bu farklılaşma, resmi söyleme duyulan güvenin zayıfladığını ve meşruiyet krizinin derinleştiğini yansıtıyor.
Bu noktada temel bir çelişki ortaya çıkıyor: Gizleme politikası artık bilgi akışını durduramıyor; tersine, zamanında resmi açıklama yapılmaması nedeniyle söylentilerin çoğalmasına ve yanlış bilgilerin yayılmasına katkıda bulunuyor. Bu da kayıpların algısını sınırlamak yerine daha da büyütebiliyor.
Sonuç olarak insan kayıplarının manipülasyonu, "tam gizleme" modelinden "bilgi akışının seçici yönetimi" modeline evrilmiş durumda. Bu yeni model; geciktirme, parçalama ve yeniden çerçeveleme yöntemlerine dayanıyor.
Ancak sahadaki gerçeklikle resmi söylem arasındaki farkın büyümesi ve Hizbullah'ın bilgi ile görüntü üretme kapasitesinin artması nedeniyle bu yaklaşım giderek daha fazla baskı altında kalıyor.
Bu dinamikler içinde geleneksel gizleme araçlarının etkisi azalırken, askeri kurum da görece açık hale gelen bir ortamda psikolojik ve siyasi sonuçları denetleme kapasitesini kaybetmeden nasıl uyum sağlayacağı sorusuyla karşı karşıya kalıyor.
Böylece anlatının yönetimi, artık yalnızca medya alanına ait bir araç olmaktan çıkıyor; askeri, siyasi ve toplumsal boyutların kesiştiği başlı başına bir mücadele sahasına dönüşüyor.
Çeviri: YDH