
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Muhammed Seyyid Rassas, Ortadoğu'daki İslami yükselişin yalnızca milliyetçi, liberal ve Marksist hareketlerin başarısızlığıyla açıklanamayacağını vurguluyor. Yazara göre İslamcı hareketler, dışarıdan ithal edilmiş ideolojilerin aksine, yerel toplumsal dinamiklerden ve bölgenin tarihsel-kültürel kimliğinden beslenen organik hareketler. Arap milliyetçiliğinin ve sol hareketlerin başarısızlığı, yalnızca uygulama hatalarından değil; toplumla tam bütünleşemeyen yapılarından kaynaklandı. Buna karşılık İslami hareketler, özellikle iktisadi dönüşümlerin mağdur ettiği orta ve alt sınıfların temsilcisi olarak güç kazandı.
Solcu, liberal ve laik çevrelerde yaygın bir kanaat var: Buna göre, 1967 Haziran Savaşı yenilgisinden sonra başlayıp 1979 İran Devrimi'nin zaferiyle ivme kazanan İslami hareketlerin yükselişi; milliyetçi, liberal ve Marksist akımların kendi tarihsel görevlerini yerine getirmekte başarısız kalmasının sonucudur. İslamcıların yükselişi de yalnızca ortaya çıkan boşluğu doldurmaktan ibarettir.
Bu yaklaşım, İslami yükselişin kendine özgü programatik bir içerik taşımadığını; sadece yöneticilerin istibdadına karşı gelişen itirazcı bir hareket olduğunu ima eder.
Oysa milliyetçi, liberal ve sol hareketler muhalefetteyken nasıl "bütünlüklü" programlar sunduklarını iddia ediyorlarsa, aynı ölçüde kapsamlı bir çerçeve İslamcılıkta görülmezmiş gibi davranılır.
Ne var ki bu yorum, Batı kaynaklı modern hareketlerin yerel toplumlarda neden başarısız olduğunu ele almaz.[1] Üstelik mesele yalnızca Araplar ya da İranlılarla sınırlı değildir.
Çarlık Rusyası'nda da Avrupa'ya fikri ve siyasi bakımdan bağımlı liberal hareketler başarı sağlayamadı; Kadet Partisi bunun örneklerinden biridir.[2]
Çin'de ise milliyetçi hareket, kendisini Batı'ya bağımlı bir hatta konumlandırdığı için başarısız oldu. Japon işgaline karşı 1937'den itibaren esas direnişi yürüten taraf Çan Kay Şek liderliğindeki Kuomintang değil, komünistlerdi.[3]
Buna karşılık Rusya, Çin ve Vietnam'daki Marksist sol hareketler; sosyalist yönelimlerini milli yahut yerel özgünlüklerle mezcedebildikleri ölçüde başarı kazandılar. Hindistan'ın bağımsızlık sürecine öncülük eden liberal Kongre Partisi için de benzer bir durum söz konusuydu.
Buradan bakıldığında Arap dünyasında hem liberal hem de Marksist hareketlerin iki ayrı küresel merkeze fikren ve siyaseten bağlı olduğu görülür: Biri Batı Avrupa, diğeri Moskova.[4]
Liberal akım, sömürgeci Batı merkezinden bağımsızlaşma eğilimleriyle çoğu zaman çatıştı. Mısır'da Vefd Partisi'nin lideri Mustafa Nahhas Paşa'nın, 4 Şubat 1942'de Abidin Sarayı'nı kuşatan İngiliz tanklarının baskısıyla Kral Faruk'a başbakan olarak dayatılması bunun çarpıcı örneklerinden biridir.[5]
Marksist hareketler ise Arap milliyetçiliğine karşı çıktılar; kimi zaman da Moskova'nın İkinci Dünya Savaşı sırasında Hitler'e karşı Batı'yla ittifak kurduğu dönemde yerel sömürge yönetimlerine karşı sessiz kaldılar.
Ardından Sovyetler Birliği'nin İsrail devletinin kuruluşunu tanıma kararına uyum sağlayarak kendi tabanlarını aşındıran siyasetlere sürüklendiler.
Öte yandan Arap milliyetçiliğinin, hem Nasırcı hem Baasçı kollarıyla yaşadığı başarısızlık sadece "İsrail meselesi"yle sınırlı değildi. "Modernleşme", "kalkınma", "sosyal adalet" ve mezhep ya da etnik aidiyetleri aşan bir devlet inşa etme gibi alanlarda da ciddi bir tıkanma yaşandı. Bunun en açık örnekleri Irak ve Suriye'de görüldü.
Dolayısıyla söz konusu hareketlerin çıkmaza sürüklenmesi yalnızca uygulama hatalarıyla açıklanamaz. Sorun daha derinde, kuruluş biçimlerinde yatıyordu: Bunlar toplumsal zeminden doğmuş organik hareketlerden çok, dışarıdan ithal edilmiş düşünsel modellerin yerel taklitleriydi.[6]
Dahası, bu dış kaynaklı fikirleri geniş toplumsal temsil gücüne sahip siyasal kuvvetlere dönüştürmeyi de başaramadılar. Gelen düşünceyi yerel kültüre mal edemediler. Oysa Mao Zedong, Marksizmi Çinlileştirerek tam da bunu yapmıştı.
Arap milliyetçiliğinin yükselişi ise büyük ölçüde İsrail devletinin kuruluşuna karşı gelişen Arap tepkisiyle, çözülemeyen toprak meselesiyle ve ekonomik-toplumsal yapıların modernleştirilmesi ihtiyacıyla bağlantılıydı. Liberal hareketler, iktidarda bulundukları dönemlerde bu meselelerde başarısız oldular.
Mısır'daki Vefd Partisi, Suriye'deki Halk Partisi ve Milli Parti bunun örnekleri arasındaydı. Ardından iktidara gelen milliyetçiler de, özellikle Nasırcı ve Baasçı çizgi, kendilerini iktidara taşıyan toplumsal talepleri karşılayamadıkları için başarısızlığa uğradılar.
Bu bağlamda İslami hareketlerin ortaya çıkışı, içeriden gelişen bir toplumsal hareketlilikle doğrudan ilişkilidir.[7]
Ayrıca ideolojik dayanaklarını, Araplar ve İranlılar arasında tarih boyunca medeniyet ve kültür kimliğini şekillendiren asli kaynaktan aldılar.
İslamcı hareketler 1920'lerden 1960'lara kadar inişli çıkışlı dönemler yaşadıysa da sonraki yükselişleri yalnızca başkalarının başarısızlığına dayanmadı.
Bu yükseliş; kentlerde ve kırda yaşayan orta katmanlar ile yoksul kesimlerin, 1950'ler ve 1960'larda kurulan rejimlerin iktisadi, toplumsal ve siyasi politikalarından zarar görmesiyle bağlantılıydı.
Suriye'de 1979-1982 arasında Müslüman Kardeşler öncülüğündeki silahlı İslami muhalefetin dayandığı toplumsal taban, büyük ölçüde Hama ve Halep gibi şehir merkezlerindeki kentli kesimlerdi.
Buna karşılık 2011-2024 döneminde ortaya çıkan silahlı İslamcı örgütler, özellikle de Selefi-cihatçı akım, daha çok kırsal kesimlere yaslandı.
Bu kesimler, Beşşar Esed'in 2004'ten itibaren uygulamaya koyduğu neoliberal politikaların 2008-2010 arasında doğurduğu yıkımdan ağır biçimde etkilenmişti.
Mısır, Tunus ve Cezayir'de ise söz konusu toplumsal katmanların önemli bölümü, 1970'lerde kırsaldan büyük şehirlerin yoksul varoşlarına göç etmiş kesimlerden oluşuyordu.
İslami hareketlere katılanların önemli kısmının bilim, teknoloji ve ekonomik hayat içinde etkin biçimde yer alması da dikkat çekicidir.[8]
Bu kesimler, iktidardakilerin kendilerini ekonomik ve toplumsal olarak temsil etmediğini düşündükleri için siyasal düzeyde de rejimlere muhalefet ettiler.
Ayrıca İslami hareketlerin büyümesi, 1970'lerden itibaren dünya çapındaki daha geniş bir dalgayla eş zamanlı gerçekleşti. Katolik Kilisesi'nin 1980'de Polonya'daki Dayanışma hareketinde küresel bir siyasal aktör olarak öne çıkması, Hindutva çizgisinin 2014'te Hindistan'da iktidara gelişi, Reagan'dan Trump'a uzanan yeni sağ yükselişi bu küresel bağlamın parçalarıydı.[9]
Aynı dönemde dünya siyasetinin dili giderek daha fazla dinselleşti; özellikle 11 Eylül sonrasında bu eğilim belirginleşti.
Böylece İslam, İsrail'e karşı yürütülen Filistin direnişinin Hamas'ta, Arap direnişinin ise Hizbullah'ta somutlaşan başlıca ideolojik çerçevesi haline geldi.
Bundan önce aynı alanlarda önce Arap milliyetçiliği, ardından Fetih hareketi ve Filistinli Marksist örgütler öne çıkıyordu.
Hugh Wilford'un 2013 tarihli Amerika'nın Büyük Oyunu adlı kitabında, 1953 darbesinde önemli rol oynayan Kermit Roosevelt'in dikkat çekici bir değerlendirmesi yer alır.
Roosevelt'e göre, Musaddık hükümetinin devrilmesinden sonra liberallerin ve solcuların tasfiye edilmesi, 1979 Devrimi'nde İslamcıların yükselişine zemin hazırlamıştı. Bu değerlendirme, sanki Roosevelt'in 1953'te oynadığı role dönük geç kalmış bir pişmanlığını da yansıtır.
Ancak bu yorum, 1953 ile 1979 arasındaki İran tarihini açıklamaya yeter mi?
Muhtemelen hayır. Çünkü Humeyni'nin 1979'daki gücü, Şah'ın baskısıyla oluşmuş bir siyasal boşluktan doğmadı. İslamcıları siyasal hayatın merkezine taşıyan şey, güçlü bir toplumsal dinamikti.
Şah'ın çeyrek yüzyıla yayılan ekonomik ve toplumsal politikaları sonucu ortaya çıkan "modernleşme", ne kırsal yoksulların, ne küçük şehir sakinlerinin, ne büyük kentlerin kenar mahallelerinde yaşayanların, ne işçi sınıfının, ne de ara toplumsal katmanların çıkarlarıyla örtüşüyordu.
Dolayısıyla mesele yalnızca bir boşluğu doldurmak yahut başkalarının başarısızlığı üzerinden yükselmek değildir.
Burada yeni bir toplumsal hareketliliğin ifadesi söz konusudur. Bu hareketlilik kendisini kültürde, siyasette ve ekonomik-toplumsal programlarda görünür kılmıştır. Mevcut rejimlerin uyguladığı siyasetlerden zarar gören toplumsal kesimler, doğal olarak muhalif konuma yerleşmişlerdir.
Dışarıdan gelen küresel baskı karşısında tehdit hisseden toplumlarda ise yerel kimliklere yaslanan hareketler güç kazanmıştır.
Nitekim Samuel Huntington'ın Medeniyetler Çatışması kitabında ifade ettiği gibi: "Bu hareketler modernliğin reddi değildir; Batı'nın ve onun seküler, göreli kültürünün reddidir. Bu, Batı'ya karşı ilan edilmiş kültürel bir bağımsızlıktır. Tamamı gururla söylenmiş şu cümlede düğümlenir: 'Modern olacağız; ama sizin gibi olmayacağız.'"
[1] "الحركات الحديثة الآتية إلى المجتمعات المحلية من مصادر غربية": Yazar burada yalnızca "modern" akımları değil, Batı merkezli modernleşme ideolojilerini kasteder. İfade, "yerli/toplumsal" olan ile "ithal" olan arasında temel karşıtlığı kuruyor. (ç.n.)
[2] Rusya'daki Anayasal Demokrat Parti. Çarlık döneminde liberal anayasal reformları savunan Batıcı hareket. (ç.n.)
[3] Çin Milliyetçi Partisi. Batı'yla yakın ilişkileri ve Japon işgali karşısındaki pasifliği nedeniyle Çin devrimci anlatısında eleştirilir. (ç.n.)
[4] Yazarın düşünce dünyasında "merkez" kavramı yalnızca coğrafi değil; epistemolojik ve siyasi tahakküm anlamı taşır. (ç.n.)
[5] 4 Şubat 1942 olayı, İngiliz müdahalesinin Mısır monarşisi üzerindeki etkisinin sembolik zirvesidir. (ç.n.)
[6] Orijinal: تثاقف: ث ق ف kökünden gelir. Kültürlenme, kültürel aktarım ve dış etkilenme anlam katmanları taşır. Yazar burada yaratıcı iç dönüşümden çok, dışarıdan alınmış düşünsel taklidi eleştiriyor. (ç.n.)
[7] "حراك اجتماعي داخلي": Arap siyasal düşüncesinde "hirak", yalnızca protesto değil; toplumun derin katmanlarında meydana gelen tarihsel hareketlilik anlamı taşır. (ç.n.)
[8] Yazar, İslamcı hareketlerin yalnızca geleneksel ya da kırsal unsurlardan oluştuğu yönündeki klişeye itiraz ediyor. (ç.n.)
[9] د ي ن kökünden gelir; dinileştirme, dini çerçeveye oturtma anlamı taşır. Küresel siyasetin dini referanslarla yeniden şekillenmesini anlatır. (ç.n.)