
YDH - ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi eski yetkilisi ve CIA bünyesinde uzun yıllar saha ve analiz birimlerinde görev yapmış kıdemli istihbarat uzmanı Joe Kent, yayıncı Mario Nawfal'a verdiği mülakatta, Trump yönetiminin Çin ile ilişkilerinden İran ile tırmanan gerilime, maruz kalınan suikast tehditlerinden Pentagon'un bir buçuk trilyon dolara ulaşan devasa savunma bütçesine kadar pek çok konuya açıklık getirdi.
Kent, Washington'ın mevcut askeri yönelimlerinin ABD'nin temel ulusal güvenlik çıkarlarıyla çeliştiğini ve ülkeyi içeriden tükettiğini vurguladı.
Mülakatın ilk bölümünde, ABD Başkanı Donald Trump ile Çin Devlet Başkanı Şi Cinping arasında gerçekleşen zirve ve bu görüşmenin ardından Beyaz Saray tarafından yapılan resmi açıklamalar ele alındı.
Yayıncı Mario Nawfal'ın zirvenin ardından sürecin nereye evrildiğine ve Trump için en makul yolun bu çatışma ikliminden uzaklaşmak olup olmadığına yönelik sorusunu yanıtlayan Joe Kent, zirvenin detaylarına tam anlamıyla hakim olmamakla birlikte, kamuoyuna yansıyan bazı bilgilerin sorunlu olduğunu belirtti.
Kent, Trump ve Beyaz Saray'ın, Çin'in İran'ın hiçbir zaman nükleer silaha sahip olmaması gerektiği konusunda hemfikir olduğunu büyük bir coşkuyla duyurduğunu, bunun adeta örtülü bir onay gibi sunulduğunu kaydetti.
Çin tarafının bu ifadeyi doğrudan telaffuz etmediğini hatırlatan Kent, Beyaz Saray'ın başka bir küresel gücün de kendileriyle aynı zeminde durduğu algısını yaratmaya çalıştığını ifade etti.
Çin'in askeri ve stratejik kültürüne yönelik derin bir analiz sunan eski istihbarat yetkilisi Kent, Pekin yönetiminin mücadele yöntemlerinin kinetik veya doğrudan askeri çatışmaya dayalı olmadığını vurguladı.
Kent, konuya ilişkin şu değerlendirmelerde bulundu:
"Eğer Çin'in nasıl savaştığına bakarsanız, kinetik olarak savaşmadıklarını görürsünüz. Çin, bizim Pasifik bölgesi yerine Ortadoğu'da derinden dikkatimizin dağılmasını ve askeri olarak oraya bağlanmamızı görmekten daha çok hiçbir şeyi isteyemezdi. Elbette Çin ile Pasifik'te herhangi bir çatışmaya girilmesine bütünüyle karşıyım. Ancak Çin'in yükselmeye devam etmesi ve kendisini dünyada baskın bir güç olarak kabul ettirmesi için, bizim Ortadoğu'da bataklığa saplanmış olmamız aslında bütünüyle onların çıkarınadır. Dolayısıyla, Çin'in arkasına yaslanıp bizi bu köşeye sıkışmaya doğru kendi kendimizi boyarken izlemesi, bence tipik bir Çin stratejisiydi ve onlar adına son derece akıllıcaydı. Bizim bunu doğru şekilde okuyup okumadığımızdan emin değilim."
Nawfal'ın Çin'e güvenip güvenmediği yönündeki sorusu üzerine hiçbir yabancı ülkeye güvenmediğini, yalnızca kendi çıkarlarını takip edeceklerine güvendiğini belirten Kent, ABD ile Çin arasındaki ilişkinin karmaşık olduğu kadar basit bir denkleme de dayandığını söyledi.
Çin'in bir üretim ve imalat süper gücü olduğunu ancak mallarını satabilmek için Amerikalı tüketicilere ihtiyaç duyduğunu dile getiren Kent, yükselen bir güç ile mevcut süper gücün kaçınılmaz olarak çatışacağını öngören Thucydides tuzağı teorisine katılmadığını aktardı.
ABD'ndeki bazı Çin şahinlerinin ve aşırı uç unsurların bu çatışmayı kaçınılmaz gördüğünü ve bunun uzun süredir Trump'ın siyasi tabanında bir söylem olarak kullanıldığını ifade eden Kent, iki ülkenin birbirini tamamlayabileceği bir dünyanın mümkün olduğunu dile getirdi.
ABD'ndeki imalat tabanının boşaltılarak Çin'e gönderilmesinin Amerikalı işçiler üzerinde çok olumsuz etkiler yarattığını kaydeden Kent, Çin'in Washington'ı Ortadoğu'da kışkırtmasının akıllıca bir iş stratejisi olduğunu yineledi.
Kent, "Kendimi onların yerine koysaydım, bizim askeri olarak oraya saplanmamızı isterdim. Bu durum Çin'e Pasifik'te ihtiyaç duyduğu şeyleri yapabilmesi için daha fazla serbest alan tanıyacak, Amerikan ekonomisine zarar verecek ve Çin'in öne çıkmasını sağlayacaktır" ifadelerini kullandı.
Kent, Pekin yönetiminin uzun vadeli stratejisinde ABD'nin dünya rezerv para birimi statüsünü ve petrodolar sistemini yavaş yavaş aşındırmayı hedeflediğini, kendisini diğer ülkelere yaptırım uygulamayan, öngörülebilir ve pragmatik ticaret yapılabilen istikrarlı bir güç olarak konumlandırdığını söyledi.
Bu bağlamda, Washington'ın kendi yürüttüğü politikaların Çin'in hamlelerinden çok daha endişe verici olduğunu kaydetti.
Mülakatta, ABD'ni sarsan fentanil uyuşturucu krizi ve bu krizin arkasındaki dış dinamikler de ayrıntılı olarak tartışıldı. Mario Nawfal, Sam Cooper isimli bir gazetecinin Kanada'da ve Kongre'de verdiği ifadelere atıfta bulunarak, fentanil üretiminde kullanılan öncü kimyasalların Çin'den sevk edildiğini ve bu sürecin doğrudan Çin Komünist Partisi içerisindeki valiler ve üst düzey yetkililerle bağlantılı olduğunu aktardığını belirtti.
Nawfal, bu krizin ABD'ni içeriden zayıflatmak amacıyla Çin Komünist Partisi'nin bilinçli bir politikası olup olmadığını sordu.
Joe Kent, bu iddiaların kesinlikle doğruluk payı taşıdığını ifade ederek, uyuşturucu üretiminde kullanılan ham maddelerin Çin içerisinde sıkı bir şekilde denetlenmediğini, bu kimyasalların yoğun olarak Meksika üzerinden ABD'ne ve daha az oranda Kanada'ya sokulduğunu bildirdi.
Hindistan'dan da benzer sevkiyatların yapıldığını ekleyen Kent, bu durumu bir mahkemede kesin delillerle kanıtlamanın önündeki zorlukları anlattı.
Fentanil üreticilerinin kimyasal bileşenleri çok sık değiştirebildiğini, bu nedenle hangi kimyasalın yasa dışı uyuşturucu üretimi, hangisinin ise gübre veya evsel temizlik malzemeleri gibi yasal ticari alanlar için gönderildiğini ayırt etmenin zor olduğunu açıkladı.
Çin'in stratejik hedefleri ile uyuşturucu krizi arasındaki bağı kuran Kent, şu ifadeleri kullandı:
"Çin'in oynadığı uzun vadeli oyunda zayıflatılmış bir Amerika istediklerine kesinlikle inanıyorum. Yine söylüyorum, eğer nüfusunuzun büyük bir kısmı fentanile bağımlı hale gelmişse ve imalat sanayisinin denizaşırı ülkelere gönderilmesiyle halihazırda içi boşaltılmış olan pek çok kasabanız şimdi de bu opioid ve fentanil kriziyle yıkılıyorsa, imalat tabanınızı yeniden inşa etmeniz son derece zorlaşır. Dolayısıyla bunun onların oynadığı uzun vadeli bir oyun olduğunu düşünüyorum. Çin'in ne yaptığı konusunda gözlerimizi açık tutmak zorundayız."
Bu sorunla mücadele etmek adına Çin'e karşı daha agresif gümrük tarifelerinin uygulanabileceğini ve nitekim Donald Trump'ın ilk döneminde bu yönde adımlar atmaya başladığını belirten Kent, arz tarafındaki engellemelere rağmen asıl sorunun ABD içerisindeki devasa uyuşturucu talebi olduğunu vurguladı.
Kent, kartel üyelerinin Amerikalıları öldürmek amacıyla uyuşturucu sevkiyatı yapması durumunda, Trump'ın bu yapıları terörist ilan etme ve onları askeri olarak hedef alma yaklaşımını bütünüyle desteklediğini söyledi.
Ancak nihai olarak ABD'nin kendi içinde büyük bir sağlık kriziyle ve uyuşturucuya yönelik muazzam bir iştahla yüzleşmesi gerektiğini, bu talep durdurulmadığı sürece kartel üyeleri öldürülse veya kimyasallar piyasadan çekilse bile üreticilerin farklı içeriklerle yeni pazarlar bulacağını kaydetti.
Mario Nawfal'ın, Amerikan şehirlerinde uyuşturucu etkisiyle adeta birer zombi gibi sokaklarda yürüyen insanlara ait videoların sarsıcı olduğunu, Körfez ülkelerinde, Avustralya'da veya Çin'de bu düzeyde bir manzara ile karşılaşılmadığını belirtmesi üzerine Kent, bu durumun ülkenin en büyük trajedilerinden biri olduğunu ifade etti.
Kent, halkın kendi sokaklarında bu sorunları doğrudan gözlemlerken, siyasi elitlerin ve medyanın sürekli olarak İran savaşına, uranyum zenginleştirme oranlarına ve Ortadoğu'daki kitle imha silahlarına odaklanmasını sert bir dille eleştirdi.
Biden yönetimi döneminde sınırların bütünüyle açık olması sebebiyle fentanil krizinin her yıl 100 binden fazla Amerikalının hayatına mal olduğunu hatırlatan Kent, ulusal kaynakların kendi sokaklarındaki yangını söndürmek yerine milyarlarca dolar harcanarak deniz aşırı savaşlara aktarılmasının Amerikan halkına açıklanamayacağını ifade etti.
Mülakatta Donald Trump'ın dış politika kararlarındaki tutarsızlıklar ve askeri çatışma döngülerinin dışına çıkma çabalarının nasıl sabote edildiği de ele alındı.
Eski istihbarat analiz uzmanı Joe Kent, Trump'ın kamuoyu önündeki söylemlerine bakıldığında bu savaşın içinde yer almak istemediğinin son derece açık olduğunu dile getirdi.
Trump'ın askeri bir güç pozisyonunu korumak adına bunu doğrudan ilan etmediğini söyleyen Kent, eğer mevcut krizi bitirecek net bir askeri çözüm olsaydı bombaların çoktan düşmeye başlayacağını belirtti.
Kent, İran yönetiminin Washington'ın taleplerini bütünüyle reddettiğini, sahada kazanılamayan hiçbir tavizi diplomatik müzisere masasında vermeyeceklerini açıkça gösterdiklerini ve Hürmüz Boğazı üzerindeki denetimlerini sürdürerek uzun vadeli bir strateji izlediklerini aktardı.
Kent, Trump'ın askeri tırmanış döngülerine nasıl dahil edildiğini geçmiş dönemdeki somut örneklerle kronolojik olarak aktardı. Trump'ın ilk başkanlık döneminde de benzer bir savaş baskısına maruz kaldığını hatırlatan Kent, süreci şu sözlerle özetledi:
"Başkan Trump, İran konusunda ne zaman kazanan bir strateji geliştirse, halı adeta ayaklarının altından çekiliyor. Bunu şunun için söylüyorum; ilk yönetiminde savaşa girmesi için üzerinde çok büyük bir baskı vardı. Bir insansız hava aracımız düşürülmüştü. Dönemin Ulusal Güvenlik Danışmanı John Bolton ve diğer pek çok şahin, 'Tamam, şimdi İranlıları vurmalıyız, onlara karşılık vermeliyiz' diyordu. Başkan Trump, düşürülen aracın insansız olması ve yapılacak bir askeri misillemenin çok sayıda İranlının ölümüne yol açarak savaşı tırmandıracağı gerekçesiyle saldırıyı durdurdu. Bir Amerikan askeri personeli öldürülene kadar geri adım attı; ardından Kasım Süleymani ve Ebu Mehdi Mühendis'i öldürdü ve sonrasında savaşı bir kez daha durdurdu. Temel stratejimizin, rejimin içeriden zayıflaması için azami baskı yaptırımları uygulamak olacağını söyledi. Daha büyük bir çatışmayı kışkırtmayacağımızı, çünkü bunun felaket olacağını ancak ve ancak onların vekil güçleri veya Kudüs Gücü subayları askerlerimizden herhangi birini öldürürse onlara karşı cerrahi saldırılar düzenleyeceğimizi ilan etti."
Bu politikanın aslında başarılı olduğunu ve İran tarafının bu mesajı aldığını belirten Kent, Joe Biden'ın göreve gelmesiyle birlikte vekil güçlerin yeniden aktif hale geldiğini ve Amerikan unsurlarına saldırdığını ifade etti.
Trump'ın yeniden göreve gelmesiyle bu vekil güçlerin operasyonlarını durdurduğunu ve müzisere masasına dönüldüğünü kaydeden Kent, tam bu aşamada İsrail'in devreye girdiğini ve kırmızı çizgiyi "sıfır uranyum zenginleştirme" seviyesine çektiğini hatırlattı.
Yaşanan 12 günlük savaş sürecinde Trump'ın "Gece Yarısı Çekici" operasyonunu gerçekleştirerek İran'ın üç nükleer tesisini imha ettiğini, zenginleştirme altyapısının bütünüyle çöktüğünü veya en az on yıl boyunca çıkarılamayacak şekilde enkaz altında bırakıldığını söyleyen Kent, bu gelişmeye rağmen şubat ayına gelindiğinde İsrail'in "Hemen şimdi saldıracağız" çıkışıyla Washington'ı yeniden çatışma sarmalına zorladığını ifade etti.
Kent, "Başkan ne zaman bu savaştan çıkış yolu bulsa, bir şekilde savaşın içine geri çekiliyor. Şu anki en büyük soru işareti muhtemelen budur" değerlendirmesinde bulundu.
Mülakatın en çarpıcı boyutlarından birini, Donald Trump'a yönelik suikast girişimleri, güvenlik açıkları ve bu durumun kararları üzerindeki örtülü baskısı oluşturdu.
Mario Nawfal, televizyoncu Tucker Carlson ve kardeşi Buckley Carlson ile yaptığı görüşmelere atıfta bulunarak, Trump'ın perde arkasındaki güçler tarafından yönlendirildiğini ve kararlarının mantıklı bir rasyonaliteye oturmadığını belirtti.
Carlson'ın, Trump'ın bütünüyle kendi hayatı ve ailesinin güvenliği için somut bir korku yaşadığını ve İran savaşını istememesine rağmen adeta mecbur bırakılmış bir aktör gibi davrandığını iddia ettiğini aktardı.
Eski istihbarat yöneticisi Joe Kent, bu tespiti çok ciddi değerlendirdiğini ve Trump'ın karar mekanizmalarındaki radikal değişimin normal şartlarda kendisiyle bağdaşmadığını ifade etti.
Trump ile ilk yönetiminde hiyerarşik bir ilişki içinde yeterince vakit geçirdiğini belirten Kent, onun en temel siyasi vaadinin ABD'ni Ortadoğu'daki anlamsız savaşlardan çıkarmak üzerine kurulduğunu hatırlattı. Kent, suikast girişimleri ve güvenlik ihlallerine ilişkin şu analizleri paylaştı:
"Başkan Trump'a yönelik tüm farklı suikast girişimlerini, Charlie Kirk'ün başına gelenler de dahil olmak üzere güvenlik duvarlarındaki tüm bu ihlalleri öylece göz ardı edebileceğimizi kesinlikle düşünmüyorum. Şimdi, bu yaşanan tek bir olayın veya suikast girişiminin bugün aldığı bir kararla doğrudan doğrusal bir bağ içinde olduğunu kesin olarak kanıtlayabileceğimizi söylemiyorum. Şu an elimizde böyle bir kanıt olduğunu düşünmüyorum, ancak bir istihbarat profesyoneli perspektifinden bu durumu değerlendiriyorsak, tüm bu farklı veri noktalarını masadan kaldıramayız. Bu vakada kesinlikle her şeyi hesaba katmak zorundayız çünkü onun şu anki karar alma süreci kendi karakteristiğinin son derece dışındadır."
Trump'ın en büyük yeteneklerinden birinin çok büyük veri kümelerini analiz ederek tabanının ne hissettiğini anlamak ve onlarla doğrudan bağ kurmak olduğunu ifade eden Kent, onun bir dış politika uzmanı olmamasına rağmen yürütülen operasyonların felaketle sonuçlanacağını sezgisel olarak bildiğini dile getirdi.
Ancak iki kez suikata uğrayan, birinde kurşunun bir santimetrenin küçük bir kesriyle başını sıyırdığı, diğerinde kendi golf sahasında üzerine silah doğrultulmuş bir liderin psikolojisini anlamak gerektiğini söyledi.
Beyaz Saray Muhabirleri Derneği yemeğinde yaşanan son güvenlik ihlallerini ve İran savaşına karşı çıkan en önemli siyasi müttefiklerinden Charlie Kirk'ün son derece kamusal bir şekilde hedef alınmasını hatırlatan Kent, Trump'ın bu gelişmelerden bir mesaj çıkaracağını belirtti.
Kent, "Eğer ülkenin başkanı olarak kendisinin güvenliği tam anlamıyla sağlanamıyorsa, ailesinin ve sevdiklerinin güvende olup olmadığını düşünecektir. Muhalifler bunun bir komplo teorisi olduğunu söyleyecektir ancak bu sadece bir veya iki suikast girişimi değil, son iki yıldır sürekli tekrarlanan yapısal bir kalıptır" dedi.
Yayıncı Nawfal'ın, Trump'ı onlarca yıldır tanıyan kişilerin dahi onun zihninden ne geçtiğini açıklayamadığını, bu savaşın Trump markasına ve Kushner'ın Körfez'deki fonlarına büyük zarar verdiğini, finansal veya stratejik hiçbir mantığının bulunmadığını belirtmesi üzerine Kent, sistemin ne kadar derin bir şekilde yozlaştığının bu vesileyle tescillendiğini kaydetti.
Kent, İsrail lobisinin ve İsrail yanlısı medya ekosisteminin Washington üzerindeki nüfuzunun büyük olduğunu ancak mevcut durumun sadece bu nüfuzla açıklanamayacağını, Başkan'ın üzerinde doğrudan güç sahibi olan görünmez yapıların varlığının tüm cumhuriyet ve sistem için devasa bir tehdit teşkil ettiğini vurguladı.
Mülakatın tarihsel arka plan ve askeri strateji hatalarına odaklanan bölümünde Joe Kent, ABD'nin geçmişteki Ortadoğu müdahalelerinin bugünkü krizlerin zeminini nasıl hazırladığını çarpıcı bir oto-kritik ile ortaya koydu.
Nawfal'ın, Tucker Carlson'ın sıkça dile getirdiği "İsrail lobisinin ve yeni muhafazakarların ABD'ni Irak savaşına sürüklediği" yönündeki iddiaları sorması üzerine Kent, İsrail lobisi ile neo-muhafazakarların aslında aynı madalyonun iki yüzü olduğunu ifade etti.
Irak savaşı öncesindeki süreci analiz eden Kent, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun o dönem Amerikan Kongresi'nde Saddam Hüseyin'in kitle imha silahlarına sahip olduğuna ve terör bağlantılarına dair nasıl iştahla tanıklık ettiğini hatırlattı.
Dönemin İsrail Cumhurbaşkanı Ariel Şaron ile Netanyahu arasında taktiksel bir görüş ayrılığı olduğunu belirten Kent, Şaron'un ilk etapta "Irak'ı değil doğrudan İran'ı hedef almalısınız" dediğini ancak daha sonra Irak operasyonunun İran'a yönelik ileriki harekatlar için bir askeri üs ve sıçrama tahtası olarak kullanılması stratejisini kabul ettiğini aktardı.
Kent, Washington'ın Ortadoğu politikalarının kendi eliyle yarattığı felaket zincirini şu sözlerle açıkladı:
"Günün sonunda, savaşa giden süreçte muazzam miktarda bir İsrail etkisi mevcuttu. Hangi ülkenin ilk önce tasfiye edileceği konusunda hafifçe anlaşmazlığa düşmüşlerdi ancak 11 Eylül saldırılarından önce bile etraflarındaki yedi ülkeyi devirme hedeflerini esasen ortaya koymuşlardı ve bu planın baş tacı İran'dı. Irak oradaydı, Suriye oradaydı, Kaddafi yönetimindeki Libya oradaydı, Yemen ve Lübnan elbette oradaydı. İsrail ne istediği konusunda her zaman son derece açıktı ve bunun üzerine çok ağır bir baskı kurdu. İşin içinde bir de petrol boyutu vardı; Irak petrolünü Suriye üzerinden geçirmek zorunda kalmadan, o dönem Esed'in kontrolünde olduğu için, doğrudan İsrail'e ulaştırmak istiyorlardı. Ancak günün sonunda, biz Saddam Hüseyin hükümetini devirdiğimizde, İranlılar coğrafi olarak soruna bizden çok daha yakın oldukları için süreçten faydalandılar. Bildiğiniz gibi Irak ağırlıklı olarak bir Şii ülkesidir, dolayısıyla oradaki Şii toplumuyla derin bağları vardı. İnsanlarını Irak hükümetinin her kademesine yerleştirmeyi başardılar. Biz 2011 ve 2012 yıllarında Irak'tan çekildiğimizde, Tahran'dan Bağdat'a, oradan Şam'a uzanan ve İsrail'in arka bahçesindeki Hizbullah'a doğrudan silah indiren Şii hilali bütünüyle kurulmuş oldu. Biz kendi beceriksizliğimizle, yani tamamen Irak içerisindeki kendi beceriksizliğimiz ve şapşallığımızla bu Şii hilalini yaratmış olduk."
Bu stratejik hatayı telafi etmek adına Washington'ın bu kez Suriye'deki vekalet savaşına müdahil olduğunu ve Şam hükümetini devirmek adına operasyonlar başlattığını belirten Kent, eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın da itiraf ettiği gibi, Suriye sahasında askeri kapasitesi olan yapıları silahlandırmak adına el-Kaide ile aynı çizgide durulduğunu kaydetti.
El-Kaide'ye verilen bu desteğin daha sonra IŞİD'i doğurduğunu ifade eden Kent, Amerikan dış politikasının sürekli olarak kendi eliyle yangınlar çıkardığını ve yıllar sonra bu yangınları söndürmek için milyarlarca dolar harcayarak askerlerini yeniden sahaya sürmek zorunda kaldığını vurguladı.
Kent, bu kısır döngünün Amerikan ekonomisi, ulusal borç miktarı ve enflasyon üzerinde yıkıcı etkiler yarattığını dile getirdi.
Mülakatın son bölümünde Joe Kent, ABD ordusunun mevcut kurumsal yapısını, Savaş Bakanlığı bünyesindeki tasfiyeleri ve siyasi sistemin kökten reforme edilebilmesi için gereken toplumsal dönüşümü değerlendirdi.
Nawfal'ın ordudaki istifalar ve askeri kültürün geleceğine yönelik sorusunu yanıtlayan Kent, orduya hizmet eden insanların büyük bir kısmının vatansever ve asil niyetli olduğunu ancak aynı zamanda son derece zeki olduklarını belirtti.
Askerlerin sadece siyasi parti söylemlerini değil, kendileriyle birer yetişkin gibi konuşacak liderleri duymak istediklerini söyledi. Kendisinin de Irak'taki üçüncü muharebe görevindeyken üst kademelerin sahada işler kötüye gitmesine rağmen sürekli aynı basmakalıp argümanları tekrarladığını gördüğünü ve ordu yönetimini protesto ederek Vietnam Savaşı döneminde istifa eden Albay David Hackworth gibi isimlerin eserlerini okuyarak alternatif perspektifler geliştirdiğini anlattı.
Pentagon bünyesindeki yönetimsel değişikliklere değinen Kent, Biden yönetimi ve öncesindeki Obama döneminde ordu içinde liyakatten ziyade bütünüyle siyasi motivasyonlarla hareket eden subayların önünün açıldığını, bu nedenle başlangıçta yapılan kadro temizliğinin gerekli olduğunu ifade etti.
Ancak mevcut savaşçı kültürünün tehlikelerine dikkat çeken Kent, şu uyarıda bulundu:
"Genel olarak Savunma Bakanlığına yerleştirilmeye çalışılan kültürü olumlu buluyorum çünkü yeniden savaşçı değerlerine dönülmeye çalışılıyor. Fakat tam da bu noktada, bu savaşçıları yalnızca ve yalnızca bizim hayati ulusal güvenlik çıkarlarımız söz konusu olduğunda kullanacak son derece sorumlu bir başkana ve Ulusal Güvenlik Konseyine ihtiyacınız vardır. Eğer siz adamlarımızı bizim hayati ulusal güvenlik çıkarımız olmayan savaşlarda savaşmaya ve ölmeye gönderiyorsanız, bu ağır savaşçı kültürü bütünüyle istismar edilebiliyor ve çok hovardaca, çok aptalca kullanılabiliyor. Bence şu an tam olarak bunu yapıyoruz."
Siyasi sistemin bütünüyle reforme edilmesinin önündeki en büyük engelin siyasete dahil olan devasa para güçleri olduğunu belirten Kent, demokrasilerde paranın yalnızca seçmen kitlesini reklamlar ve kampanyalarla manipüle etmek için işe yaradığını ifade etti.
Ekonomik koşulların ağırlığı sebebiyle birden fazla işte çalışan ve okul aile birliklerinden başkanlık seçimlerine kadar adayları detaylıca incelemeye vakit bulamayan Amerikan halkının üzerinde büyük bir vatandaşlık yükü olduğunu kabul eden Kent, yine de kurtuluşun bilinçli bir seçmen kitlesinde olduğunu vurguladı.
Kongre'nin anayasal olarak kendisine ait olan savaş ilan etme yetkisini bütünüyle yürütme organına devrettiğini hatırlatan Kent, iç politikada eyaletler ve Kongre engeline takılan başkanların çok daha rahat hareket edebildikleri dış politikaya ve askeri operasyonlara yöneldiklerini, buralarda adeta birer kral gibi davrandıklarını söyledi.
2028 seçimleri için bir nebze umutlu olduğunu dile getiren Kent, hem sağ hem de sol tabanda "yabancı hükümetlerin Amerikan siyaseti üzerindeki nüfuzuna son verilmesi ve askeri imparatorluğun küçültülerek kaynakların iç mekanizmalara, sağlık ve altyapı sistemlerine harcanması" fikrinin güçlü bir karşılık bulacağını, ülkenin uçak gemisi filolarını Ortadoğu'ya gönderip milyarlarca dolarlık yeni savaş bütçeleri onaylamaktan vazgeçmesi gerektiğini ifade ederek mülakatı tamamladı.