
YDH - Uluslararası alanda yürüttüğü jeopolitik ve askeri araştırmalarla tanınan Declassified UK platformunun kurucu ortağı ve genel yayın yönetmeni, araştırmacı gazeteci Matt Kennard, bağımsız yayıncı Mario Nawfal’ın canlı yayın konuğu oldu.
Gerçekleştirilen mülakatta Kennard, Ortadoğu’daki güncel çatışma dinamiklerini, Batılı emperyal güçlerin İsrail ile olan yapısal ilişkilerini ve bu ilişkilerin Birleşik Krallık ile ABD’nin iç siyasi dengelerini nasıl dönüştürdüğünü derinlemesine analiz etti.
Nawfal’ın, İsrail devletinin ABD Kongresi üzerindeki kontrol düzeyi ve Başbakan Benyamin Netanyahu’nun Washington’daki karar alma süreçlerinde doğrudan emir verici konumda olup olmadığına dair yönelttiği soruya yanıt veren Kennard, bu konudaki analitik yaklaşımının zaman içerisinde köklü bir değişim geçirdiğini ifade etti.
Geçmiş yıllarda İsrail’i, ABD’nin bölgedeki emperyal çıkarlarına hizmet eden ve kendisine verilen talimatları uygulayan sömürgeci bir ileri karakol olarak değerlendirdiğini belirten Kennard, son birkaç on yılda bu dengenin tamamen tersine döndüğünü kaydetti.
Batı dünyasındaki hakim siyasi yapıların lobi faaliyetleri vasıtasıyla rehin alındığını vurgulayan Kennard, "Son on yıllarda İsrail lobisinin, İsrail devletinin farklı unsurlarının ve ABD’ndeki çeşitli paravan örgütlerin kontrolü tamamen ele geçirdiğine ve parazitin konağı rehin aldığına inanıyorum" ifadesini kullandı.
Bu durumun dünya sömürgecilik ve imparatorluklar tarihinde eşine az rastlanır bir anomali teşkil ettiğini söyleyen Kennard, "İmparatorluk tarihinde metropolün, yani merkezin, küçük bir koloni tarafından ele geçirildiğinin başka bir örneği var mıdır bilmiyorum" şeklinde konuştu.
Washington’daki Amerikan-İsrail Halkla İlişkiler Komitesi (AIPAC) gibi yapıların faaliyetlerinin incelenmesi gerektiğine işaret eden kıdemli gazeteci, tehlikenin yalnızca adında açıkça bu ifadelere yer veren kurumlardan ibaret olmadığını dile getirdi.
Kendilerini yalnızca toplumsal yardım örgütleri veya antisemitizm ile mücadele dernekleri olarak sunan pek çok yapının arka planda tamamen İsrail’in çıkarlarını korumak için çalıştığını belirten Kennard, bu iddialarını somut örneklerle destekledi.
ABD’nde iftira ve karalamaya karşı mücadele yürüttüğünü öne süren Yahudi örgütlerinin, İsrail Devleti’nin politikalarını eleştiren siyasetçileri sistematik bir şekilde hedef aldığını ifade eden Kennard, Temsilciler Meclisi Üyesi Ilhan Omar’ın karşı karşıya kaldığı baskıları hatırlattı.
Kennard, "Görünüşte antisemitizm ile mücadele eden Hakaretle Mücadele Birliği gibi kuruluşlar mevcut. Ancak Ilhan Omar gibi İsrail’i gerçekten eleştiren biri ortaya çıktığında, ona karşı hemen geniş çaplı kampanyalar yürütüyorlar ve biz bunu tekrarlıyoruz" dedi.
Lobi faaliyetlerinin Birleşik Krallık siyasi sistemi üzerindeki yıkıcı etkilerini de detaylandıran Kennard, Londra’daki durumun Washington kadar büyük bir finansal hacme sahip olmasa da benzer şekilde vahim bir işgal altında olduğunu aktardı.
Birleşik Krallık’ın eski Avrupa Bakanlarından Alan Duncan’ın yayımladığı hatıratında yer alan ifşaatlara atıfta bulunan araştırmacı gazeteci, lobi ağının devlet bürokrasisinin kılcal damarlarına kadar sızdığını belirtti.
Kennard, "Siyasi sistemimiz, özellikle son yirmi yılda İsrailliler tarafından gasp edildi. Eski Bakan Alan Duncan tarafından yayımlanan anılarda bu durum açıkça ifade ediliyor. Duncan, Dışişleri Bakanlığından bir görevliyle yaptığı görüşmeyi aktarırken, İsraillilerin Dışişleri Bakanlığını kontrol ettiklerini düşündüklerini ve bunu gerçekten de başardıklarını belirtiyor" sözleriyle Birleşik Krallık devlet aygıtının içine düştüğü acziyeti gözler önüne serdi.
Siyonist hareketin tarihsel kökenlerinden itibaren tamamen lobi faaliyetleri ve diplomatik baskı mekanizmaları üzerine inşa edildiğini vurgulayan Kennard, dokuz milyon nüfusa sahip ve coğrafi olarak Galler’den daha küçük bir devlet olan İsrail için bu durumun bir varoluş mücadelesi olduğunu kaydetti.
Tarihsel sürece değinen Kennard, "Siyonizm en başından beri lobi faaliyetleri üzerine kurulmuştur. On dokuzuncu yüzyılın sonlarında bu hareket başladığında, dönemin emperyal gücü olan Birleşik Krallık hükümetine çılgınca bir lobi yapmadan kendi devletlerini kuramayacaklarını biliyorlardı. Chaim Weizmann ve diğerleri Londra’da kamp kurarak Birleşik Krallık hükümetini sürekli baskı altında tuttular ve nihayetinde 1917 yılında, İngilizlerin Filistin’i Siyonist harekete devrettiği Balfour Deklarasyonu’nu elde ettiler" hatırlatmasında bulundu.
Bu belgenin bizzat Siyonist elçi Weizmann tarafından kaleme alındığını belirten Kennard, İkinci Dünya Savaşının ardından küresel hamiliğin ABD’ne geçmesiyle lobi stratejisinin yön değiştirdiğini ancak özünün aynı kaldığını söyledi.
İsrail’in Batı koruması olmaksızın ayakta kalamayacağını savunan Kennard, "İsrail’in, ABD’nin desteği olmadan tek bir hafta bile hayatta kalabileceğini düşünmüyorum. Bu nedenle iç siyasi sistemleri kontrol etmek onlar için varoluşsal, yani hayati bir sorudur" dedi.
1980’li yıllarla günümüz arasındaki lobi yoğunluğunu kıyaslayan gazeteci, durumun geçmişe nazaran çok daha tehlikeli bir boyuta ulaştığını ifade etti.
1982 yılındaki Lübnan işgalinde 20 bin insanın katledilmesinin ardından, dönemin katı sağcı liderleri olan ABD Başkanı Ronald Reagan ve Birleşik Krallık Başbakanı Margaret Thatcher’ın İsrail’e karşı silah ambargosu uygulama kararı alabildiğini hatırlatan Kennard, bugün Gazze’de işlenen suçların çok daha ağır olmasına rağmen Batılı liderlerin benzer bir adım atmaya cesaret bile edemediğini vurguladı.
Kennard, "Gazze’de işlenen suç, Lübnan’da yapılanlardan çok daha vahim ve ağırdır. Buna rağmen Biden yönetiminin, Trump’ın, Rishi Sunak’ın veya Keir Starmer’ın herhangi bir silah ambargosu uygulaması düşünülemezdi ve nitekim uygulamadılar da. Çünkü 1982’den bu yana geçen süreçte kontrol mekanizmaları çok daha yoğun hale geldi ve hem Amerika’da hem de Avrupa’nın büyük bölümünde siyasetçilerin hareket edebileceği neredeyse hiçbir özgür alan bırakılmadı" tespitinde bulundu.
Bu tahlilin yalnızca sol eğilimli akademisyenlere ait olmadığını, uluslararası ilişkiler alanında gerçekçi ekolün öncüleri olan John Mearsheimer ve Stephen Walt’un da İsrail Lobisi adlı eserlerinde bu gerçekleri adli bir titizlikle ortaya koyduklarını belirtti.
Bu akademisyenlerin Amerikan hegemonyasının çıkarlarını savunduklarını hatırlatan Kennard, onların dahi "İsrail kendi savaşları için sistemimizi gasp etti ve bizi felakete sürüklüyor" dediklerini aktardı.
Yıllar boyunca bu sömürü mekanizmasının deşifre edilmesinin önünde çok güçlü bir sansür ve korku duvarının bulunduğunu ifade eden Kennard, her türlü eleştirinin sistematik olarak antisemitizm suçlamasıyla bastırıldığını dile getirdi.
Kendisinin de bu mülakattan bir gün önce sosyal medya üzerinden Birleşik Krallık siyasetinin rehin alınmasına dair paylaştığı bir gönderi nedeniyle kıdemli bir Siyonist gazeteci tarafından "Nazi tarzı antisemitizm yapmakla" suçlandığını aktardı.
Kennard, "Tarihte var olan ve Yahudi halkının dünyayı kontrol ettiğine dair antisemitik basmakalıp inançlar ve anlatılar, insanların İsrail lobisinin ne yaptığını olgusal ve adli bir şekilde incelemesini engellemek için bir kalkan olarak kullanıldı" dedi.
Ancak Gazze’de yaşanan katliamların boyutunun bu korku duvarını çatlattığını belirten Kennard, "Gazze’de tanıklık ettiğimiz dehşetin şiddeti karşısında insanlar artık daha cesur davranıyor" değerlendirmesini yaptı.
ABD ve Birleşik Krallık’taki iç hukuki düzenlemelerin, İsrail’i korumak adına kendi egemenlik haklarını bile çiğneyecek kadar absürt bir noktaya taşındığını belirten gazeteci, "Şu an Birleşik Krallık’ta ve aynı şekilde Amerika’da, kendi hükümetiniz hakkında söyleyebileceğiniz şeyleri İsrail hakkında söylemenize izin verilmiyor. İsrail’e karşı ses çıkarmanın yasal cezası ve bedeli, kendi devletinizi eleştirmenin bedelinden çok daha yüksek" diyerek mevcut çelişkiyi teşhir etti.
Birleşik Krallık’taki terörle mücadele yasalarının lobi gruplarının talepleri doğrultusunda manipüle edildiğini ifade eden Kennard, Hamas ve Hizbullah’ın siyasi kanatlarının yasaklanma süreçlerinin doğrudan bu baskıların bir sonucu olduğunu belirtti.
Bu yapıların Birleşik Krallık’a karşı hiçbir zaman somut bir tehdit oluşturmadığını dile getiren Kennard, lobi ağının son dönemdeki en büyük hedefinin ise İran Devrim Muhafızları Ordusu’nu terör listesine aldırmak olduğunu açıkladı.
Birleşik Krallık Lordlar Kamarası Üyesi Stuart Polak’ın internete düşen bir konuşmasında, "Hizbullah’ı yasaklatmak yıllarımızı aldı, şimdi aynısını yoğun bir lobi faaliyetiyle Devrim Muhafızları için yapmalıyız" dediğini aktaryan Kennard, lobi ağının tüm siyasi partilerin içine bir kanser gibi yayıldığını söyledi.
Muhafazakar Partinin, İşçi Partisinin ve hatta Reform Partisinin içinde "İsrail’in Dostları" adı altında çalışan örgütlenmelerin bulunduğunu belirten gazeteci, genç milletvekillerinin daha kariyerlerinin başında İsrail’e düzenlenen propaganda turlarıyla devşirildiğini ve sistemin dışına çıkamayacak şekilde rehin alındığını anlattı.
Birleşik Krallık ana muhalefet liderliği döneminde çok ağır karalama kampanyalarına maruz kalan Jeremy Corbyn ile yaptığı röportajı aktaran Kennard, lobi aygıtının siyasi suikast yöntemlerini ilk ağızdan paylaştı.
Kennard, "Birkaç yıl önce Jeremy Corbyn ile görüştüm ve ona İşçi Partisi içindeki bu kontrol mekanizmasını sordum. Bana, kendisi parti lideriyken parlamentodaki İşçi Partisi komitesinin kendisini bir kenara çekerek, ‘Başbakan olduğunda İsrail’in gelecekte girişeceği her türlü askeri harekatı koşulsuz destekleyeceğine dair söz verebilir misin?’ diye sorduğunu aktardı. Corbyn bu talebe kesin bir dille ‘Hayır’ yanıtını verdiğini söyledi. İşte o organize karalama kampanyası, o faşizan antisemitizm yaftalamaları tam olarak bu ‘Hayır’ cevabından sonra başlatıldı" ifadelerini kullandı.
Bu süreçte Katar merkezli yayın kuruluşu el-Cezire tarafından hazırlanan ve lobi faaliyetlerini gizli kameralarla deşifre eden Lobi belgeseline de değinen Kennard, belgeselin ABD versiyonunun ağır siyasi baskılar nedeniyle hiçbir zaman yayınlanamadığını ancak Birleşik Krallık versiyonunun lobi mekanizmasını açıkça ortaya koyduğunu belirtti.
Belgeselde, İsrailli diplomat Shai Masot’un İngiliz milletvekillerini siyasi olarak tasfiye etme planları yaparken suçüstü yakalandığını ve istifa etmek zorunda kaldığını hatırlatan Kennard, İşçi Partisi İsrail’in Dostları grubunun aslında İsrail Büyükelçiliği’nin bir paravan örgütü olarak çalıştığının kayıtlara geçtiğini söyledi.
Kuruluşun kıdemli isimlerinin gizli kayıtlarda, "Büyükelçilik ile kapalı kapılar ardında çok yakın çalışıyoruz" dediğini ve grubun başkanının büyükelçilikten gelecek 1 milyon sterlinlik bir ödemeden bahsettiğini aktardı.
Demokratlardan Cumhuriyetçilere, Muhafazakarlardan İşçi Partisine kadar Atlantik’in her iki yakasındaki ana akım partilerin Gazze’deki soykırıma verdikleri koşulsuz desteğin lobi hakimiyetinin en somut kanıtı olduğunu vurgulayan Kennard, devlet bürokrasisinin itirazlarına rağmen bu kararların dayatıldığını ifade etti.
Birleşik Krallık’ta doğrudan eylem yöntemiyle İsrail askeri tesislerini hedef alan Filistin Eylemi (Palestine Action) adlı grubun yasal protesto haklarının ellerinden alınmaya çalışıldığını, grubun terör örgütü ilan edilmesi yönündeki hükümet girişimlerinin ise İngiliz mahkemelerinden ifade özgürlüğü gerekçesiyle döndüğünü aktardı.
Kennard, Birleşik Krallık dış istihbarat servisi MI6’in kıdemli lider kadrosundan bir gizli tanığın kendisine ulaştığını belirtenerek, "MI6 üst yönetimi bu yasaklama girişimlerine tamamen karşıydı. Çünkü hem atılan adımı saçma buluyorlardı hem de bu tür suni gündemlerin, insanları gerçekten öldürmek isteyen gerçek terör örgütleriyle mücadele etmeyi zorlaştırdığını düşünüyorlardı" bilgisini paylaştı.
Mülakatın son bölümünde kitle iletişim araçlarının ve kurumsal medyanın Gazze’deki soykırım karşısında takındığı tavrı sert sözlerle eleştiren Matt Kennard, ana akım medyanın yüzyıllardır oligarşinin ve büyük sermaye sahiplerinin tekelinde olduğunu, ancak sosyal medyanın bu dezenformasyon duvarını yıktığını belirtti.
Gazze’ye uluslararası gazetecilerin girişinin İsrail tarafından engellenmesinin nedeninin işlenen insanlık suçlarını gizleme çabası olduğunu ifade eden kıdemli gazeteci, orada yaşanan yıkımı "katliam" kelimesiyle tanımladı.
Kennard, "Orada kelimenin tam anlamıyla bir katliam, yani topyekun bir soykırım yaşanıyor ve bunun üstünü örtmeye çalışıyorlar. Han Yunus gibi koca şehirler haritadan silindi, her yer kavrulmuş toprağa dönüştürüldü" dedi.
Gazze’deki yerel gazetecilerin sosyal medya üzerinden dünyaya ulaştırdığı başı kopmuş çocuklar ve parçalanmış uzuvlara ait ham görüntülerin, Daily Telegraph, New York Times, Washington Post veya The Guardian okuyan kitlelerin önündeki sis perdesini kaldırdığını söyleyen Kennard, kurumsal medyanın meşruiyetini tamamen kaybettiğini vurguladı.
Vatandaşların, sosyal medyadaki çıplak gerçeklik ile ana akım medyadaki çarpıtılmış haberleri kıyasladığında büyük bir şok yaşadığını belirten Kennard, "İnsanlar artık kendilerine yalan söylendiğini anladılar ve ‘Eğer bize bu konuda yalan söylüyorlarsa, diğer hayati konularda da yalan söylüyorlardır’ diye düşünmeye başladılar. Bu durum, çocukluğumuzdan beri maruz kaldığımız sistematik ideolojik şartlandırmanın ve yönlendirmenin çözülmesini sağladı" analizinde bulundu.
ABD’nin küresel emperyalist yapısının ve askeri yayılmacılığının da bu süreçte deşifre olduğunu kaydeden Kennard, İran ile yaşanan son savaşta Batı kamuoyunun Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki devasa Amerikan üslerinin varlığından ilk kez haberdar olduğunu söyledi.
ABD’nin dünya genelinde en az 800 askeri üssünün bulunduğunu, bunlardan 13 tanesinin ise Birleşik Krallık topraklarında yer aldığını ve buralarda 12 binden fazla Amerikan askerinin kalıcı olarak konuşlandırıldığını belirten gazeteci, kurumsal medyanın sürekli olarak Rusya ve Çin tehdidini öne sürerken, son 20 yılda hiçbir ülkeyi işgal etmemiş olan Çin’in değil, bizzat Batı ittifakının küresel bir tehdit unsuru olduğunun kitleler tarafından anlaşılmaya başlandığını ifade etti.
Birleşik Krallık Başbakanı Keir Starmer’ın, ABD’nin İran’ı bombalamak için Birleşik Krallık üslerini kullanmasına gizlice izin verdiğinin gazeteciler tarafından ağır bombardıman uçaklarına yüklenen mühimmatların fotoğraflanmasıyla kanıtlandığını aktaran Kennard, uluslararası hukuka ve Lahey Sözleşmelerine göre Birleşik Krallık’ın bu hamleyle tarafsızlığını yitirerek doğrudan "savaşan taraf" statüsüne geçtiğini belirtti.
Savaş uçaklarının ve istihbarat uçaklarının iki yıl boyunca Gazze üzerinde İsrail’e istihbarat sağlamak amacıyla uçtuğunun ortaya çıktığını hatırlatan Kennard, "Savaş uçaklarıyla istihbarat toplayıp bunu İsrail’e teslim ettiler, bu doğrudan soykırıma iştirak etmektir" diyerek Batılı devletlerin hukuki sorumluluğunu hatırlattı.