
YDH - Uluslararası tarafsızlık araştırmaları ve jeopolitik analizleriyle tanınan Doç. Pascal Lottaz, dijital yayın platformunda gerçekleştirdiği güncel değerlendirme serisinin yeni bölümünde, Yeni Zelandalı bağımsız gazeteci, araştırmacı yazar ve toplumsal muhalefet lideri Eugene Doyle’u ağırladı.
Mülakatta, Gazze’deki insani trajediyi hafifletmek ve bölgeye yönelik yasadışı ablukayı sivil insiyatifle kırmak amacıyla denize açılan küresel barış filosunun uluslararası sularda maruz kaldığı askeri müdahale, uluslararası deniz hukuku, devletlerin egemenlik hakları ve Batı ittifakının yapısal çelişkileri çerçevesinde adli bir titizlikle incelendi.
Mülakatın açılış bölümünde konuşan Lottaz, Akdeniz’in açıklarında, Yunanistan kara sularının tamamen dışında yaşanan esaret ve şiddet hadiselerine dikkat çekerek, yaklaşık 170 barış aktivistinin açık denizde alıkonulduğunu, darp edildiğini ve bu yasadışı operasyonun hedef coğrafyalardan yüzlerce kilometre uzakta gerçekleştirildiğini hatırlattı.
Lottaz, Yeni Zelanda Başbakanı Christopher Luxon’ın kendi vatandaşlarına yönelik bu askeri saldırıyı görmezden gelerek bir nevi anayasal sorumluluklarını ihlal edip etmediği sorusunu yönelterek sözü konuğuna devretti.
Küresel barış hareketinin yapısını ve misyonunu detaylandırarak açıklamalarına başlayan araştırmacı yazar Eugene Doyle, bu organizasyonun arkasında en az 60 farklı ülkenin temsil edildiği ve 60’tan fazla deniz vasıtasının yer aldığı devasa bir uluslararası iradenin bulunduğunu kaydetti.
Aktivistleri "çağımızın mutlak kahramanları" olarak nitelendiren Doyle, temel amacın abluka altındaki Filistin halkına insani bir koridor açarak hayati yardım malzemelerini ulaştırmak olduğunu ifade etti. Operasyonun hukuki boyutuna değinen Doyle, "Gemiler Gazze’ye doğru ilerlerken, İsrail askeri unsurlarının bir noktada kendilerini engelleyeceğini tahmin ediyorlardı. Ancak kıyıdan bin kilometre uzakta, uluslararası sularda böylesine vahşi bir saldırıyla karşılaşmak herkes için büyük bir şok yarattı. Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi hükümleri açıkça ortadadır ve açık denizde gerçekleştirilen bu askeri saldırı mutlak bir korsanlık eylemidir" ifadelerini kullandı.
Müdahalenin askeri boyutunun sivil bir barış filosuna karşı orantısız güç kullanımı içerdiğini belirten Doyle, operasyona dört savaş gemisi, bir yüzer hapishane gemisi, askeri uçaklar ve insansız hava araçlarının katıldığını dile getirdi.
29 Nisan gecesi düzenlenen baskında 20’den fazla geminin bordalandığını ve alıkonulduğunu aktaran araştırmacı gazeteci, yaşanan lojistik sabotajı şu sözlerle aktardı:
"Askeri unsurlar gemilere zorla girdi, aktivistleri güvertelerden sökerek hapishane gemisine transfer etti. Bununla da kalmayıp barış filosuna ait gemileri tamamen sabote ettiler; yelkenleri kestiler, yakıt hatlarını parçaladılar, tüm seyrüsefer ve muhabere sistemlerini kullanılmaz hale getirdiler. Her zaman yaptıkları gibi aktivistlerin kişisel eşyalarına da el koydular."
Alıkonulan barış aktivistlerinin tutulduğu hapishane gemisindeki insani koşulların ve uygulanan sistematik şiddetin vahşet boyutuna ulaştığına dikkat çeken Eugene Doyle, gemide hapishane olarak tasarlanmış dört adet nakliye konteynerinin bulunduğunu, ancak esir sayısının fazlalığı nedeniyle insanların üçte birinin açık güvertede tutulduğunu belirtti.
Üç gün boyunca düzinelerce insanın ağır şekilde darp edildiğini vurgulayan Doyle, Yeni Zelandalı aktivist Jo Connor’ın kafasına, kaburgalarına ve böbreklerine aldığı darbeleri somut birer devlet terörü kanıtı olarak sundu.
Hükümetlerin bu durum karşısındaki kayıtsızlığını sert bir dille eleştiren Doyle, "Yeni Zelanda Başbakanı Christopher Luxon, kendi vatandaşlarının maruz kaldığı devlet terörü karşısında tamamen sessiz kaldı ve hiçbir somut adım atmadı. Bu durum, 1985 yılında Auckland Limanı’nda Fransız istihbaratı tarafından bombalanan Gökkuşağı Savaşçısı gemisi hadisesinden bu yana Yeni Zelanda vatandaşlarına yönelik düzenlenen en ciddi yabancı devlet saldırısıdır" değerlendirmesinde bulundu.
İsrail askeri unsurlarının operasyonu tamamlamasının ardından barış aktivistlerinin Girit Adası’na adeta birer suçlu gibi bırakıldığını söyleyen Doyle, Wellington hükümetinin kendi insanlarını tamamen kaderine terk ettiğini açıkladı.
Devlet bürokrasisinin yalnızca "Yeni Zelanda vatandaşlarının güvenliği en yüksek önceliğimizdir" şeklinde içi boş bir basın açıklaması yayınlamakla yetindiğini ifade eden araştırmacı yazar, aktivistlerin gece yarısı yataklarından kıyafetleri yırtılarak çıkarıldığını, paralarının, telefonlarının ve pasaportlarının gasbedildiğini, adaya ulaştıklarında yabancıların insaniyeti olmasaydı çok daha feci bir açlıkla karşı karşıya kalacaklarını aktardı.
Lottaz ise bu noktada araya girerek, yaşanan sürecin küresel sistemin işleyiş mantığını ifşa ettiğini belirtti.
Soykırım ve apartheid uygulamalarının yalnızca tek bir devletin ya da Benyamin Netanyahu gibi birkaç radikal siyasetçinin kişisel kötülüğünden ibaret olmadığını savunan Lottaz, "Karşımızdaki tablo, kolektif Batı veya siyasi Batı olarak adlandırdığımız yapının bilinçli bir projesidir. Sistem, silahı sağlayan, diplomatik koruma kalkanı üreten ve mühimmatı veren hükümetlerin suç ortaklığıyla işliyor. Sivil ve barışçıl bir halk girişimi bu çarkı kırmaya çalıştığında, kolektif mekanizma devreye girerek bunu parçalıyor. Batılı bir dışişleri misyonunun, Atina’daki Yeni Zelanda Büyükelçiliğinin konsolosluk himayesi sağlamak adına anında müdahil olmaması, yukarıdan gelen kesin bir talimatın varlığını kanıtlıyor" şeklinde konuştu.
Lottaz’ın kurumsal suç ortaklığı tahliline bütünüyle katıldığını belirten Eugene Doyle, barış filosunun Yunan kara sularının hemen dışında durdurulduğunu, gemilerden yükselen acil durum sinyallerinin Yunan Deniz Kuvvetleri tarafından kasten gözardı edildiğini bildirdi.
Atina’daki mevcut hükümetin operasyonu doğrudan İsrail askeri makamlarıyla koordine ettiğini ifade eden Doyle, esirlerin Girit’e nakli sırasında Yunan askerlerinin aktivistlere namlu doğrultarak birer terörist muamelesi yaptığını, ağır yaralıların hastaneye sevk edilmesinin saatlerce geciktirildiğini kaydetti.
Doyle, "Bu kolektif bir soykırım ve bastırma çabasıdır, kendi ülkemin de bu çarkın bir parçası olmasından derin bir utanç duyuyorum" dedi.
Uluslararası sistemdeki bu dönüşümün iç siyasi hakları da kemirdiğini savunan araştırmacı yazar, Batılı liderlerin son derece tehlikeli bir emsal yarattığını ifade etti.
Doyle, "Hükümetler vatandaşlar arasındaki eşitlik ilkesini ortadan kaldırarak iki katmanlı bir yapı kurdu. İlk katmanda siyaseten uysal, devletin dış politika tercihlerini ve Ortadoğu’daki askeri yayılmacılığı sorgulamayan kitleler yer alıyor; onlar devlet korumasından yararlanabiliyor. Ancak eğer devletin resmi tezlerine karşı çıkan, vahşeti yüksek sesle eleştiren bir aktivistseniz, vatandaşlık haklarınızı anında kaybediyorsunuz. Oysa bir liderin birincil anayasal görevi, uluslararası hukuk uyarınca vatandaşını yabancı devletlerin tecavüzünden korumaktır. Siyasi elitler bu toplumsal sözleşmeyi tamamen feshetti" uyarısında bulundu.
Sözleşmenin feshini tarihsel hukuk metinleriyle destekleyen Doyle, 1758 yılında İsviçreli hukuk filozofu Emer de Vattel tarafından kaleme alınan Uluslararası Hukuk veya Milletler Hukuku İlkeleri adlı klasik esere atıfta bulundu.
Vattel’in iki asır öncesinden gelen, "Bir vatandaşa kötü davranan her güç, dolaylı olarak o vatandaşı korumakla yükümlü olan devlete saldırmış sayılır; egemen makam vatandaşına yapılan haksızlığın öcünü almalı, saldırganı cezalandırmalı ve tam bir tazminat ödemeye zorlamalıdır. Aksi takdirde vatandaş, sivil toplum ortaklığının en büyük amacı olan can güvenliğini elde edemez" şeklindeki pasajını okuyan Doyle, anayasal devlet fikrinin temelinin sarsıldığını vurguladı.
Yeni Zelanda Başbakanı Christopher Luxon’ın devlet adamlığı vizyonundan yoksun olduğunu belirten Doyle, Luxon’ın geçmişteki havayolu şirketi yöneticiliği kariyerine gönderme yaparak, kendisini hâlâ bir şirketin icra kurulu başkanı olarak gördüğünü, Thomas Hobbes gibi düşünürlerin kuramlaştırdığı siyaset felsefesinden ve devletin varlık sebebinden bütünüyle habersiz bir korkak gibi davrandığını söyledi.
Benzer bir korumasızlık ve teslimiyet sürecinin Avustralya Başbakanı Anthony Albanese tarafından da kendi vatandaşlarına dayatıldığını ekledi.
Hadisenin ana akım medya tarafından sansürlenmesi sürecine de değinen araştırmacı gazeteci, "Yeni Zelanda gibi sakin coğrafyalarda bir pop şarkıcısının ayak bileğinin kırılması haftalarca manşetlerde kalabilir. Ancak vatandaşlarınızın etrafının savaş gemileriyle sarılması, esir alınması ve işkence görmesi gibi devasa bir uluslararası skandal, ana akım medya organları tarafından küçük bir adli vaka gibi sunularak hızla gündemden düşürüldü. Bu durum, gazete ve televizyonların mülkiyet yapısının ve hangi oligarşik odakların kontrolünde olduğunun açık bir göstergesidir" dedi.
1985 yılındaki tarihi Gökkuşağı Savaşçısı suikastı ile günümüz liderlik refleksleri arasında radikal bir karşılaştırma yapan Doyle, o dönem Fransız dış istihbarat servisi tarafından düzenlenen devlet terörü eylemi karşısında dönemin Başbakanı David Lange, tüm siyasi elitler, emniyet teşkilatı, gizli servis ve tüm medya organlarının aylarca süren toplumsal bir seferberlik başlattığını hatırlattı.
Fransız casuslarının yakalandığını, dönemin Fransa Cumhurbaşkanı François Mitterrand ve savunma bakanının siyasi otoritesinin sarsıldığını, casusların Yeni Zelanda mahkemelerinde onar yıl hapse mahkum edildiğini ve Paris yönetiminin çevre örgütüne yeni bir gemi almak da dahil olmak üzere milyonlarca dolarlık tazminat ödemeye zorlandığını belirtti.
Doyle, "Gökkuşağı Savaşçısı hadisesinde devlet onurunu ve bağımsız dış politikayı savunan bir irade vardı. Bugün ise kel kafasını kaşıyıp yönünü başka tarafa çeviren ve ortada görülecek bir şey olmadığını iddia eden bir Christopher Luxon acziyeti var" sözleriyle aradaki niteliksel uçumu gözler önüne serdi.
Mülakatın ilerleyen safhalarında uluslararası ittifakların tarihsel ihanetlerini ifşa eden Eugene Doyle, 1985’teki krizde en yakın komşuları olan Avustralya hükümetinin, Norfolk Adası’na kaçan Fransız ajanlarının kaçışına göz yumduğunu, ajanların Pasifik’in ortasında bir Fransız askeri denizaltısı tarafından tahliye edilerek gemilerinin batırılmasına zemin hazırladığını açıkladı.
Dönemin emperyal ortakları olan Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık’ın da Yeni Zelanda’ya yapılan bu saldırı karşısında tek bir kınama cümlesi kurmadığını anımsatan Doyle, bu ihanetin ardından Wellington’ın 1987 yılında nükleerden arındırılmış bölge yasasını imzaladığını ve bunun üzerine Washington ile Canberra tarafından askeri ittifak bloğundan ihraç edildiğini aktardı.
Doyle, o dönem bu ihraçtan memnuniyet duyduklarını, ülkenin militarist paktlar yerine insani yardımlara dayalı tarafsız bir dış politika rotası çizdiğini ancak günümüzde mevcut hükümetin ülkeyi yeniden bu kirli ve tehlikeli küresel angajmanların içine sürüklediğini belirtti.
Açık denizlerdeki bu cezasızlık rejiminin yakın gelecekte sivil aktivistlerin evlerinde hedef alınmasıyla sonuçlanacağını öngören Lottaz, "Eğer bu eylemi gerçekleştiren unsurlar Somalili korsanlar olsaydı, Batı medyası infial yaratır ve Mogadişu’ya savaş ilan edilirdi. Ancak fail beyaz İsrail sömürgeci askeri aygıtı olunca tüm Avrupa ve Batı dünyası derin bir sessizliğe gömülüyor" dedi.
Doyle ise bu tespiti onaylayarak, Almanya’da barışçıl protestoculara yönelik uygulanan ağır polis şiddetini ve Birleşik Krallık’ta Terörle Mücadele Kanunu kapsamında karton döviz taşıyan üç binden fazla çevre ve insan hakları aktivistinin gözaltına alınmasını örnek gösterdi. Doyle, "Siyonizm, pek çok Batı toplumunun bünyesinde yapısal bir kansere dönüştü ve kendi demokratik kazanımlarımızı yok ediyor" ifadesini kullandı.
Eski ABD Büyükelçisi Chas W. Freeman ile yapılan bir mülakata da atıfta bulunan araştırmacı yazar, Freeman’ın mevcut Tel Aviv yönetiminin davranış kalıplarını İkinci Dünya Savaşı’ndaki Alman Nazi rejiminin pratiklerine benzettiğini belirterek, "Eğer birileri Nazi olarak adlandırılmak istemiyorsa, onlar gibi davranmayı bırakmalıdır. İsrail toplumu derin bir karanlığın içine çöktü ve bizim yöneticilerimiz de bu yıkıcı yolculuğa gönüllü olarak eşlik ediyor" dedi.
Mülakatın son bölümünde küresel ekonomik dengelerin kitlelerin bilincini nasıl etkilediği üzerinde duruldu. Büyük uluslararası anket şirketi Ipsos'un verilerine değinen Doyle, Yeni Zelanda halkının Batı ittifakının İran’a yönelik askeri müdahale planlarına küresel çapta en sert muhalefeti gösteren toplumların başında geldiğini paylaştı.
Bu durumun ahlaki kaygılardan ziyade jeopolitik bir zorunluluktan kaynaklandığını ifade eden yazar, "Güney Pasifik’in en uç noktasında, dünyanın en uzun petrol tedarik hattının sonunda yaşıyoruz ve enerji şoklarına karşı son derece kırılganız. Yaşanan yakıt krizi ve tarım traktörlerini çalıştıracak dizel yakıtın tükenmesi korkusu, jeopolitiği uzak bir dış politika konusu olmaktan çıkarıp mutfak masasının birincil meselesi haline getirdi. Sıradan insanlar artık sistemin yalanlarını ve küresel haydutluğun kendi hayatlarını nasıl kararttığını sorgulamaya başladı. Cinin şişeden çıktığı bu süreçte, tüm baskılara rağmen insanlık onurunu savunan barış aktivistlerinin gösterdiği cesaret geleceğe dair tek umut kaynağımızdır" diyerek sözlerini tamamladı.