Prof. Kees van der Pjil: Transatlantik yönetici sınıfı üretim ve finans ekseninde dönüşüyor

17 Mayıs 2026

Uluslararası ilişkiler alanındaki çalışmalarıyla tanınan Prof. Dr. Kees van der Pijl ile Doç. Dr. Pascal Lottaz, küresel yönetici sınıfların örgütlenme modellerini, transatlantik ittifak mimarisini ve uluslararası sistemin mevcut kriz dinamiklerini ele aldı.

YDH - Sussex Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Emekli Öğretim Üyesi Prof. Dr. Kees van der Pijl, küresel iktidar yapılarının ve transatlantik egemen sınıfların tarihsel gelişimini değerlendirdi.

Doç. Dr. Pascal Lottaz'ın küresel yönetişim ve ittifak sistemlerine dair sorularını yanıtlayan Prof. Dr. Pijl, egemen sınıfların iktidar alanlarını kurma ve sürdürme biçimlerine yönelik kapsamlı analizler paylaştı.

Kapitalist yönetici sınıfın yapısını ve işleyiş mekanizmalarını açıklayan Pijl, "Kapitalist yönetici sınıf, kendisini siyasi olarak dayatan ekonomik bir oluşum değildir; aksine aynı anda birkaç cephede birden faaliyet gösteren toplumsal bir formasyondur" ifadesini kullandı.

"Sermaye sınıfı en başarılı operasyonel formata göre kendisini yeniden yapılandırır"

Sermaye sınıfının tarihsel süreç boyunca gösterdiği esnekliğe ve yapısal dönüşümlere dikkat çeken Prof. Dr. Pijl, bu sınıfın organizasyon kabiliyetini şu sözlerle aktardı:

"Sermaye sınıfı, faaliyet gösterdiği en başarılı operasyonel formata bağlı olarak kendisini her zaman yeniden yapılandırır. En basit ifadesiyle, kapitalizm ticaret ve erken dönem imalat sanayiinden neşet etmiştir. Bu dönüşümün gerçekleştiği dönemlerde, söz konusu spesifik kapitalist faaliyet biçimleriyle ilişkilendirilen güçler, mülkiyet sahibi sınıfın tamamına da liderlik etmekteydi. Dolayısıyla, kapitalist sınıfın içindeki tüm farklı unsurlar bu özel gruba yöneliyordu; zira onları başarıyla özdeşleştiriyorlardı."

Yönetici sınıfların başarısının yalnızca finansal göstergelerle sınırlı kalmadığını vurgulayan Prof. Dr. Pijl, bu başarının toplumsal ve siyasal boyutlarına dair şu değerlendirmede bulundu:

"Buradaki başarı, kar oranından ziyade, toplam kar kütlesinden büyük bir pay alma anlamındaki ekonomik başarıdan ibaret değildir. Bu durum aynı zamanda siyasi bir başarıdır; örneğin dış ilişkileri yönetme kabiliyeti, toplumsal meseleleri idare etme ve toplumu bir arada tutma yeteneğidir. Çünkü en nihayetinde her yönetici sınıfın karşı karşıya kaldığı temel problem, çoğunluğu bir azınlık tarafından yönetilmeye nasıl ikna edeceğidir."

20'inci yüzyılın son çeyreğine kadar uzanan tarihsel kesiti transatlantik ilişkiler bağlamında ele alan Prof. Dr. Pijl, üretim modellerindeki dönüşümün toplumsal zihniyet üzerindeki etkilerini şu sözlerle ifade etti:

"Transatlantik yönetici sınıfın inşasını ele alan çalışmalar, 19. yüzyılın sonlarından bu kitabın yayımlandığı 1980'lere kadar olan dönemi kapsar. Bu kesitte gördüğümüz temel geçiş, yoğun imalat sanayiinden, yani ağırlıklı olarak otomobil gibi dayanıklı tüketim mallarının üretiminden finans sektörüne doğru yaşanan kaymadır. Finans sektörü toplam kar kütlesinden en büyük payı almaya başladığında, ideolojik faaliyetleri vasıtasıyla topluma yeni bir anlayış zerk etme kabiliyetine de kavuştu. Bu anlayış, kendi kendini düzenleyen piyasa kavramını takip ettiğimiz takdirde doğru yönde ilerleyeceğimiz fikrine dayanıyordu. İnsanların yalnızca daha fazla para kazanmak için yaşadığı fikri de bu şekilde yerleşti."

"Fordizm döneminde toplum standartlaştırılmış ve disipline edilmiş bir yapıya sahipti"

Toplumsal rıza mekanizmalarının inşasında iktisadi modellerin oynadığı rolü detaylandıran Prof. Dr. Pijl, serbest piyasa ideolojisinin yaygınlaşma sürecini şu şekilde aktardı:

"Toplum, bireysel ekonomik faaliyetlere tamamen bağımlı bir düzen nedeniyle zarar gören çoğunluğun çıkarlarına aykırı olsa bile, bu fikri genel olarak benimseme noktasına geldiğinde, yeni bir uyum ve tutarlılık zeminine oturur. Bu dönüşüm kabaca 1970'lerde gerçekleşti. O dönemden önce toplum, en nihayetinde bir otomobile sahip olabileceğiniz fikriyle bir arada tutuluyordu. Standartlaştırılmış, disipline edilmiş bir toplumda yaşıyordunuz. Otomobil üreticisi Henry Ford'un adından mülhem kitle üretim modeli ve toplumsal disiplin sisteminin temel fikri, sadece otomobillerin varlığı değil, toplumun da standartlaştırılmasıydı. İnsanlar, köylülerin yaşamıyla kıyaslandığında oldukça farklı hayatlar yaşıyordu. Erken kalkmak zorundaydınız; ertesi gün kitlesel üretim yapılan fabrikanızda hazır bulunmanız ve küçük vidaları nereye koyacağınız konusunda son derece hassas olmanız gerekiyorsa, bütün gece dans edemezdiniz."

Ekonomik süreçlerin doğrudan siyasete tercüme edilmediğini, bunun yerine daha karmaşık bir sınıf oluşumu süreci yaşandığını belirten Prof. Dr. Pijl, kurumsal denetim mekanizmalarına dair şu saptamayı paylaştı:

"Bu süreç aynı zamanda Soğuk Savaş dönemiydi. Umarım buradaki temel fikrin, hiçbir zaman doğrudan siyasete tercüme edilen bir ekonomik süreçten ibaret olmadığı anlaşılıyordur. Ortada bir sınıf oluşumu süreci mevcuttur. Bu da geniş kapitalist sınıf içindeki belirli bir grubun, Amsterdam'da o dönemlerde 'kapsamlı kontrol konsepti' olarak adlandırdığımız zemin üzerinde öne çıkması anlamına gelir. Bu konsept, bir yandan toplam kar kütlesinden en büyük payı alan sermaye fraksiyonlarıyla ilişkili bir toplum vizyonuna sahip olmanızı, diğer yandan da bu vizyonun kitleler tarafından benimsenen fikirlerle desteklenmesini ifade eder."

Günümüz internet jenerasyonunun teknoloji şirketleriyle kurduğu ilişkiyi tarihsel bir kıyaslamayla açıklayan Prof. Dr. Pijl, modern dönemin ideolojik cazibe merkezlerini şu sözlerle tahlil etti:

"Bugün internetle büyüyen genç nesli düşünün. Onlara 'İnterneti benimsemeden önce, Silikon Vadisi'nin toplam kar kütlesinden en büyük payı aldığını fark edin' demenize gerek yoktur; neden bahsettiğinizi anlamayacaklardır. İnternetin kendisi belirli bir büyüye sahiptir ve bu büyü, bir zamanlar paranın veya dört koltuklu hususi bir otomobile sahip olmanın taşıdığı büyüyle kıyaslanabilir. Bunlar, o dönemde insanlar için bugünkü internet kadar sarhoş edici olan unsurlardı. Dolayısıyla, sınıf oluşumundan bahsettiğimizde, ekonomik süreçte öne çıkan ama aynı zamanda yeni nesillere ilham veren, insanların iyi bir yaşamla veya bazen barışla, bazen de diğer araçlara üstünlük kurmakla ilişkilendirildiği büyülü nitelikteki fikirleri yayma kabiliyetine sahip gruplardan bahsediyoruz."

"Akademik kürsü dışından gelen düşünürler yapısal dönüşümleri tetikler"

Doç. Dr. Pascal Lottaz'ın, bu analizlerin ekonomi politik altyapının elitleri ve sistem mantığını var ettiğini söyleyen Marksist teoriden hangi noktalarda ayrıldığına dair sorusu üzerine Prof. Dr. Pijl, sosyal bilimler literatüründeki ideolojik konumlanmaları değerlendirdi:

"Bu durum, Marksist metodolojiyi nasıl yorumladığınızla ilgilidir. Karl Marx, sosyal bilimler alanında, hatta belki de Georg Wilhelm Friedrich Hegel'i takip eden tüm bilim dallarında, fizikteki Albert Einstein veya Max Planck gibi bir konuma sahiptir. Eğer Einstein bir yüzyıl boyunca akademik yaşamdan izole edilmiş olsaydı, bugün karşımızda Einstein zihniyetini savunanlar ve ona karşı olanlar bulunurdu. Marx'ın durumu da böyledir; siyasi olarak aşırı bir figür olduğu için akademik yaşamdan dışlandı. Bu durum insanları Marksist yaptı veya akademiyi temelde Marksizm karşıtı bir çizgiye itti."

Akademik dışlanma süreçlerinin eleştirel düşünce üzerindeki etkilerine değinen Prof. Dr. Pijl, 20. yüzyıldaki siyasal kırılmaların entelektüel mirasını şu şekilde özetledi:

"Ben kendi kuşağımın bir parçası olarak her zaman Marx'ın sosyal bilimin temel taşlarından biri olduğunu hissettim. Bir insanın Marx'tan tamamen farklı bir çizgide olup aynı zamanda ileri düzeyde bir sosyal bilimci olabilmesini kabul etmek güçtür. Tabii ki bu durum, Marksizm karşıtı gelenek içinde çok önemli düşünürlerin olmadığı anlamına gelmez; örneğin 1940'larda Büyük Dönüşüm kitabını yazan Karl Polanyi ve diğerleri ayrı bir kulvarda ilerleme kaydettiler. Ancak Marx'ın düşüncesinin pek çok yönü, uzun süreli dışlanma ve derin siyasi değişimlerle olan ilişkisi nedeniyle genel akademik düşünceye ve genel sosyal teoriye henüz tamamen dahil edilmemiştir. 20. yüzyılda bu siyasi değişimlerin olumsuz sonuçlanması, ortalama bir akademisyen için Marksizm fikrinin cazibesini azalttı. Sovyetler Birliği hala var olsaydı ve refah içinde yaşasaydı durum farklı olurdu. Ancak onun çöküşü, tüm eleştirel düşüncenin ve özellikle de Marksist analizin statüsüne zarar verdi."

Marksist eleştirinin toplumların ve transatlantik yapıların gelişimini anlamak için hala güçlü bir çerçeve sunduğunu belirten Doç. Dr. Lottaz, yönetici sınıfların ulusal çıkarlardan ziyade kendi sınıfsal çıkarlarına odaklandığı durumlarda sistemin nasıl işlediğini sordu.

Prof. Dr. Pijl, kapitalist sistemin liderlik fraksiyonlarının küresel ölçekteki operasyonel mekanizmalarını şu analizle açıkladı:

"Toplumsal gelişimin her aşamasında, kapitalist sistemin liderliğini yürüten bir sektör veya sermaye fraksiyonu mevcuttur. Bu fraksiyon, bir yandan o dönem için son derece cazip görünen belirli bir toplum tipini projelendirerek sürece öncülük eder, diğer yandan da dünya ölçeğindeki toplam kar kütlesinden en büyük payı alarak bu konumunu tahkim eder. 1990'lara gelindiğinde, kapitalist gelişmenin öncü gücü üçlü bir sacayağı tarafından somutlaştırılıyordu. Bu sacayağının unsurları; bilgi teknolojileri endüstrisi yani Silikon Vadisi, 1990'larda özellikle ABD merkezli olarak bir avuç devasa konglomera içinde konsolide edilen medya sektörü ve istihbarat servisleridir."

"İstihbarat servisleri küresel ölçekte birer yatırım aktörüne dönüştü"

1990'lı yıllarda istihbarat örgütlerinin küresel finans ve teknoloji piyasalarında doğrudan birer aktör haline geldiğini ifade eden Prof. Dr. Pijl, kurumsal ortaklık ağlarını şu verilerle açıkladı:

"İnsanlar istihbarat servislerinin 1990'larda pek çok satranç tahtasında birer oyuncu haline geldiğini sıklıkla unutuyor. Örneğin Amerikan Merkezi İstihbarat Teşkilatı (CIA), İsrail istihbarat dünyasının sinyal istihbaratı organı olan 8200 numaralı birimle ortaklaşa bir risk sermayesi ve teknoloji yatırım firması kurdu. CIA tarafından yönetilen bu yatırım firması, Amerikan sistemi için en yenilikçi teknikleri güvence altına almayı amaçlıyordu. Bugün büyük veri analitiği şirketleri aracılığıyla neredeyse tüm dünya nüfusunu gözetleme kabiliyetine sahip olunması, bu süreçlerin ve 'toplam bilgi farkındalığı' gibi konseptlerin bir sonucudur. Bu üçlü sacayağı, dünya genelindeki toplam kar kütlesinden en büyük payı alarak, 2008 yılında derin bir sarsıntı geçiren finans sektörünü bir ölçüde geride bıraktı."

2008 finansal krizinin ideolojik paradigmalar üzerindeki yıkıcı etkilerini değerlendiren Prof. Dr. Pijl, serbest piyasa teorisinden sıkı kontrol modellerine geçişi şu şekilde özetledi:

"2008 yılındaki finansal çöküş, temelde finans kapitalin yüksek dönemini sona erdirdi. Bu durum aynı zamanda Friedrich von Hayek'in kendi kendini düzenleyen piyasa fikrine dayanan anti-Keynesyen perspektifinin de sonunu getirdi. Bunun yerini, toplumun sıkı bir şekilde kontrol edilmesinin, çevrimiçi bir yaşam sürdürülmesinin daha iyi olacağına dair yeni bir anlayış aldı. Bugün yapay zeka fikri, pek çok yönden son derece ürkütücü bir perspektif sunmasına rağmen muazzam bir cazibeye sahip. Burada da yine aynı sürecin farklı satranç tahtalarında işlediğini görüyoruz. Bir yanda kar kütlesinin realize edildiği ekonomik alan, diğer yanda ise yeni nesillere ilham veren fikirlerin yayılması söz konusudur. Bu unsurları bir araya getirenler ise yetenekli siyasetçiler veya akademik statülerinin üzerine çıkan ideologlardır. Bu anlamda, başlangıçta mutlaka homojen bir yapıya sahip olmayan, ancak yavaş yavaş tek bir toplumsal güce dönüşen ve yaklaşık 20 yıl boyunca sisteme yön veren karmaşık bir yapıdan bahsediyoruz."

Sermaye sisteminin içsel aşınma süreçlerine ve uluslararası ekonomik nizamın geleceğine dair öngörülerini paylaşan Prof. Dr. Pijl, yapısal krizin boyutlarına dair şu uyarıda bulundu:

"Söz konusu egemen yapı yaklaşık 20 yıl boyunca zirvede kalır ve karşısında gerçek bir meydan okuma bulamaz. Ancak kapitalist sistemin normal işleyişi kar üretme kabiliyeti nedeniyle aşınmaya yol açtığında, insanlar belirli bir yaşam tarzının neden olduğu gölgeleri daha net görmeye başlar ve eğer ortaya çıkabilecek bir alternatif varsa, yeni bir yapı filizlenebilir. Bugünün en ürkütücü yönlerinden biri, son 200 yıldır içinde yaşadığımız siyasi ve ekonomik düzenin sonuna gelmiş olmamızdır. Kapitalizm kelimenin tam anlamıyla dikiş yerlerinden patlıyor. Standart işleyiş süreçleri ve toplumsal uyum mekanizmaları, yalnızca terminal bir kriz olarak görebileceğim bir aşamadadır; bu hoş bir döküman değil."

"Transatlantik ittifak mekanizmaları egemen sınıfın buluşma noktalarıdır"

Doç. Dr. Pascal Lottaz'ın küresel elitlerin organizasyonel yapıları, Dünya Ekonomi Forumu, ABD merkezli düşünce kuruluşları, Almanya'daki transatlantik ağlar, NATO ve Avrupa Birliği arasındaki geçişkenlikler ile insan ötesi felsefe ve teknolojik dönüşüm akımlarının toplumsal mühendislik boyutlarına dair sorusu üzerine Prof. Dr. Pijl, toplumsal mekanizmaların doğasını açıkladı:

"Burada bir dayatmadan bahsetmek, sanki bir yerlerde her şeye karar veren belirli bir figürün var olduğunu düşündürerek aşırı bir anlam yüklemesi yaratabilir. Bunlar yarı-doğal süreçlerdir; toplumsal gelişimin doğa bilimi gibidir. Toplum tatile çıkamaz; günün problemleriyle sürekli olarak uğraşmak zorundadır ve bu süreçte belirli gruplar, hem ekonomik olarak cazip hem de toplumsal olarak ilham verici olan formülleri savunarak öne çıkmayı başarırlar. İstihbarat, bilgi teknolojileri ve medyadan oluşan bu üçlü sacayağının planlandığını önceden söyleyemezdiniz; bu yapı, özellikle Sovyet alternatifinin çöküşünün ardından kendiliğinden yerine oturdu."

1990'lı yıllarda transatlantik elitlerin kurumsal buluşma zeminlerini ve siyonist sermaye fraksiyonlarının sisteme dahil olma süreçlerini detaylandıran Prof. Dr. Pijl, şu kurumsal haritayı çıkardı:

"1990'lar, transatlantik yönetici sınıf fikrinin ve onunla birlikte gelen yoğun Avrupa-Amerika müzakerelerinin gizli küresel elit toplantıları veya elitlerin uluslararası koordinasyon komisyonları gibi zeminlerde yürütüldüğü bir dönemdi. Buralar yönetici sınıfın fiilen bir araya geldiği yerlerdir. Oradaysanız, ya sistemi yöneten güçlü mülkiyet sahiplerinden birisinizdir ya da Antonio Gramsci'nin ifadesiyle bir 'organik entelektüel' niteliği taşıyorsunuzdur; yani düşünce biçiminiz orada toplanan insanların ihtiyaçlarına tam olarak uygundur. 20. yüzyılın büyük bölümünde, güçlü bir Avrupa bileşenine sahip bir transatlantik yönetici sınıf mevcuttu. Sovyetler Birliği ve onunla birlikte komünizm alternatifi, uzun bir gerileme ve kemikleşme döneminin ardından çöktüğünde yeni bir alan açıldı. Bu alanda, toplumsal yapının üst katmanlarında yer alan ve İsrail'in kaderini ABD veya Avrupa'nın kaderinden daha önemli gören siyonist unsur kendisine yer açtı ve konumunu tahkim etti."

1990'lı yıllarda İsrail merkezli teknoloji firmalarının transatlantik finans piyasalarına entegrasyon sürecini sayısal verilerle açıklayan Prof. Dr. Pijl, yeni çalışmasındaki bulguları şu şekilde paylaştı:

"Yeni çalışmamda, 1990'larda sadece Silikon Vadisi ve yeni medya konglomeralarının değil, aynı zamanda Amerikan siyonist yapılanmasında anahtar bir figür olan ve istihbarat servislerinin idari mutfağında yer alan isimlerin de bu eğilimde olduğunu dökümante ettim. Bunun yanı sıra, İsrail kaynaklı büyük bir bilgi teknolojileri yatırım dalgası transatlantiği aşarak New York Menkul Kıymetler Borsası'nda listelendi. Bu şirketlerin toplam sermaye değeri, Tel Aviv Menkul Kıymetler Borsası'nın toplam değerinden daha büyüktü. Dolayısıyla 1990'larda, bahsettiğim kategorilerin siyonist profili ciddi şekilde tahkim edildi. Silikon Vadisi'ndeki pek çok aktör bu eğilime sahipti. Bu şirketlerin birçoğunun, Gazze operasyonları sırasında istihbarat ve veri sağlayarak İsrail ordusuna destek verdiğini unutmamak gerekir. Örneğin bir veri analitiği firması, operasyonlar için veri sağlamak üzere İsrail ordusuyla resmi bir sözleşme akdetti. Dolayısıyla her zaman mutlu bir aile tablosundan veya kutlama havasında ilerleyen bir kapitalizmden bahsetmiyoruz; bu süreç, tıpkı İkinci Dünya Savaşı'nın kitle üretimi dönemi için kurucu bir moment olması gibi, bir savaş niteliği de taşıyabilir."

"Ulus devlet odaklı realist teoriler yapısal bir krizden geçiyor"

Uluslararası ilişkiler disiplininin 1648 Vestfalya Antlaşması'ndan bu yana ulus devlet kategorilerine dayalı egemenlik vizyonuna sıkıştığını belirten Doç. Dr. Lottaz, realist düşünürlerin devletlerin rasyonel davranmadığı durumlarda yaşadığı teorik tıkanıklıkları hatırlattı.

Egemen sınıfların ulusal sınırlarla tahdit edilmediğini vurgulayan Prof. Dr. Pijl, devletlerarası sistemin dönüşümünü şu sözlerle tahlil etti:

"John Mearsheimer'ın siyasi duruşunu takdir etmekle birlikte, kendisine bu noktada hak vermek gerekir. Ben de 'Dış İlişkiler Modları ve Ekonomi Politik' başlıklı bir üçleme kaleme aldım. Bu çalışma, devletlerarası ilişkilerin, yabancılarla veya dış dünyayla ilişki kurmanın yalnızca tarihsel bir formu olduğuna dair bir fikre dayanır. İnsanlık ilk günlerinden itibaren küçük gruplar halinde yaşamış, diğerleriyle karşılaşmış ve bu karşılaşmalarda keşif, evlilik bağları, değişim veya ticaret ile finans gibi belirli kalıplar geliştirmiştir. Bu üçlemenin ilk cildi olan 'Göçebeler, İmparatorluklar, Devletler' başlıklı çalışmada, dış topluluklarla ilişki kurma biçimlerinin nasıl evrildiğini anlattım."

Egemen eşitlik modelinin ve transatlantik sınıfsal yapıların küresel krizdeki rolüne dikkat çeken Prof. Dr. Pijl, medeniyetin geleceğine dair şu uyarıda bulundu:

"Egemen eşitlik bu formlardan biridir ve akademik düşüncede en derin izleri bırakan yapıdır; zira küresel yönetişim gibi unsurlara doğru evrilmeye devam etmektedir. Ancak bir noktada, bu egemen eşitlik modu neyin yaşanmakta olduğunu anlamanın önünde bir engele dönüşür. 'Transatlantik sınıflar' veya 'ulusötesi sınıflar' kavramı, biçimsel olarak birbirinin eşiti olan bu egemen devletler döneminden, bu devletleri yöneten ana toplumsal güçlerin daha yüksek bir düzleme çıktığı ve kendilerini ulusötesi sınıflar olarak organize ettiği yeni bir çağı ifade etmenin biraz hantal bir yoludur. İnsanların duymaya alışkın olmadığı pek çok kavramı bir arada sunuyorum, ancak o kadar derin bir krizin içindeyiz ki, eğer her dönemeçte itici güçlerin ne olduğunu ve belirleyici mekanizmaları nerede aramak gerektiğini anlamazsak, medeniyetin çöküşüyle sonuçlanabilecek gelişmeleri çaresizce izlemek zorunda kalırız."

Avrupa genelindeki siyasi liderlerin ulusal çıkarlar yerine NATO, Avrupa Birliği veya transatlantik ilişkilerin çıkarlarına öncelik veren kararlar almasının nesnel olarak Fransa ve Almanya gibi ülkelere zarar verdiğini belirten Doç. Dr. Lottaz, Doğu Akdeniz'deki deniz operasyonları ve İsrail'in yardım gemilerine yönelik müdahalelerine Avrupa devletlerinin lojistik ve askeri altyapı açarak göz yummasını bu sınıfsal ittifakın bir sonucu olarak değerlendirdi.

Prof. Dr. Pijl, Avrupa bürokrasisinin ve liderlik profilinin dönüşümünü şu analizle açıkladı:

"Özellikle Avrupa bağlamında, 1991 yılında komünizmin bir alternatif olarak çöküşünün ardından, Avrupa'nın ikincil bir statüye gerilediğini fark etmemiz gerekir. Bu durum liderlerin kalitesinde de kendisini göstermektedir. Avrupa'nın uluslararası ilişkilerde bağımsız bir güç olarak sesini son kez yükseltmesi, Irak'ın Anglo-Amerikan işgali dönemindeydi; o dönemde bazı Avrupa devletleri Rusya, Çin ve Brezilya ile birleşerek uluslararası düzenin yıkılmasını reddetmişti. Uluslararası düzen çöktü çünkü ortada korunacak bir düzen kalmamıştı. Şu anda gücün ve şiddetin yeniden hüküm sürdüğü akışkan bir durumun içindeyiz. Hukuki boyut ve uluslararası hukuk, güç dengelerindeki büyük meseleler çözülene kadar beklemek zorunda kalacaktır; ancak o aşamadan sonra yeni bir uluslararası kurallar seti inşa edilebilir. Sınırları aşan güçler, sınırları ve devletler düzenini korumak isteyen güçlerden çok daha vahşi ve güçlü olduğu için şu an kuralsız bir dönemdeyiz."

"Küresel güney egemen eşitliğe dayalı eski hukuk nizamını canlandırmaya çalışıyor"

Çin, Rusya ve İran gibi aktörlerin geleneksel uluslararası hukuk nizamını ve Birleşmiş Milletler Şartı ilkelerini yeniden tesis etmeye dönük diplomatik girişimlerini değerlendiren Prof. Dr. Pijl, bu hamlelerin niteliğine dair şu saptamayı yaptı:

"Bu durum temelde muhafazakar bir tepkidir. Elbette takdir edilmelidir ve dünyada hala bu eski dengeleyici kurallara bağlı kalan büyük devletlerin bulunmasından memnuniyet duymalıyız. Ancak benim endişem, bir kez savaş serbest bırakıldığında, savaşı yürütmenin getirdiği karşı-devrimci etkilerin, ona direnen ülkelerin toplumsal yapılarına da sirayet etmesidir. Rusya, Ukrayna'da NATO tarafından organize edilen bir savaşa kışkırtıldıktan sonra kolay bir süreçten geçmedi ve ağır bir bedel ödedi. Sürece dahil olan tüm ülkeler arasında en büyük hareket serbestisine sahip olan aktör Çin'dir; bunun basit nedeni henüz Rusya ve İran gibi doğrudan bir bombardıman veya abluka altında olmamasıdır."

Çatışma dinamiklerinin toplumsal yapılar üzerindeki sertleştirici etkilerini ve gelişmekte olan ülkelerin ortak platformunun niteliğini analiz eden Prof. Dr. Pijl, liberal batı nizamının kurucu mülkiyet ilişkilerini şu sözlerle tahlil etti:

"Çatışmalar başladığında, istikrara katkıda bulunan toplumsal yapılar aşınır, geriler veya bazı durumlarda oldukça muhafazakar ve gerileyen koşullara doğru katılaşır. Ben şahsen, oldukça heterojen bir grup olan ve kendisini tek bir toplumsal formasyon olarak bir arada tutacak ulusötesi güçlerden yoksun olan bu geniş ortak platform fikrinin bu boşluğu doldurabileceğini düşünmüyorsam. Çin, Rusya, Hindistan ve Brezilya tamamen farklı toplumlardır; aralarında ticaret ve diplomatik görüşmeler mevcuttur ancak bu yapı, 18. yüzyıldan bugüne liberal batının temelinde yer alan mülkiyet ilişkileriyle kıyaslanamaz. Batı nizamının temelinde, ortak bir dil olarak İngilizceyi, özel mülkiyet ve sözleşme özgürlüğü kavramlarına dayanan tek bir hukuki nosyonu kullanan tek bir sınıf mevcuttur. Transatlantik yönetici sınıfı var eden bu unsurlar, Avrupa'nın ABD karşısındaki ayrıcalıklı muhataplık konumunu İsrail'e kaybetmesiyle ortadan kalkmaz."

"İsrail ortaçağ katolik kilisesi gibi ulusötesi bir kozmopolistir"

İsrail devletinin nüfus ve coğrafi ölçeğinin ötesinde küresel transatlantik nizam içindeki işlevsel ağırlığını kurumsal bir benzetmeyle açıklayan Prof. Dr. Pijl, siyonist ideolojinin örgütlenme modelini şu sözlerle tanımladı:

"Biz her zaman İsrail'in 9 milyon nüfusa ve küçük bir toprak parçasına sahip küçük bir devlet olduğunu düşünüyoruz. Yayılmacı olabilirler, fakat İsrail'in ortaçağ Katolik Kilisesi gibi bir tür ulusötesi kozmopolis olduğunu unutmamak gerekir. Katolik Kilisesi'ni Vatikan'ın coğrafi boyutuyla yargılamıyorsak, İsrail'i de sadece toprak sınırlarıyla değerlendiremeyiz. Bu anlamda İsrail, kendi içinde derinlemesine ulusötesi ve kozmopolit olan, tamamen benzersiz bir yapıyı temsil eder. Aksi takdirde Silikon Vadisi'nin, Amerikan medyasının, CIA'in ve diğer istihbarat servislerinin halihazırda siyonist bir profile sahip olması mümkün olamazdı."

Siyonizmin siyasal bir proje olarak demografik ve ideolojik ağ haritasına değinen Doç. Dr. Lottaz, bu yapının Musevilik dininin ötesinde, dünya genelinde yaklaşık 50 milyon Hristiyan siyonisti ve küresel ölçekte 150 milyonluk bir destek ağını hareket ettiren bir işletim sistemi gibi çalıştığını belirtti.

Küresel güç odaklarını analiz ederken komplocu yaklaşımlardan uzak durulması gerektiğinin altını çizen Prof. Dr. Pijl, yöntemsel çerçeveyi şu şekilde kurdu:

"Bu noktada son derece dikkatli olmak gerekir; zira bir Yahudi dünya komplosu gibi temellendirilmemiş iddiaların pazarlanmasına kapı aralamak istemezsiniz. Sistem bu şekilde işlemez. Yaklaşık bir asır boyunca, Avrupa yönetici sınıflarıyla ilişkili aktörlerin ABD'de son derece güçlü olduğu transatlantik bir bağ mevcutken, bundan bir Avrupa dünya komplosu olarak bahsetmiyorduk. Dolayısıyla kelimelerimizi dikkatli seçmeliyiz. Kaldı ki, İsrail'de ve çevre bölgelerde yaşanan gelişmelerden derin rahatsızlık duyan, Musevi kökenli çok sayıda insan mevcuttur ve bu insanları yalnız bırakamayız. Musevilik bir din ve inanç sistemi, siyonizm ise siyasi bir projedir; bu iki olgu İsrail'in kendi içinde bile birbirinden ayrı kulvarlardadır."

Sistemik yapıların hiyerarşik bir kumanda merkezinden ziyade aşağıdan yukarıya doğru organik mekanizmalarla evrildiğini belirten Doç. Dr. Lottaz, bu yapının rıza üretiminde belirli siyasi figürlerin transatlantik nizamın görünür temsilcileri olduğunu ifade ederek sistemin daha insani bir çizgiye çekilme olasılığını sordu.

Prof. Dr. Pijl, toplumsal muhalefet modellerini ve sistemin içsel çelişkilerini şu sözlerle aktardı:

"Bu durum toplumsal muhalefetin niteliğine bağlıdır. Rusya ve Çin'in bugün oynadığı dengeleyici rolün küresel ölçekte sınırlayıcı bir etkisi mevcuttur. Ancak 20. yüzyılı, büyük planlara dayalı vizyonlarla yeniden inşa etmeye çalışacak bir muhalefet hareketi örgütlemenin bir anlamı yoktur; sistem bu şekilde çalışmaz. Belçikalı psikologun da belirttiği gibi, yapılabilecek tek şey dürüstçe düşünmek, neyin yaşandığını açıkça ifade etmek ve felaketten nasıl kaçınılabileceğini ortaya koymaktır. Dünyayı anlamaya çalışmanın kendisi zaten bir mücadele biçimidir. Düşüncelerinizi ifade etmek ve ne olduğunu ortaya koymak diğer insanlara ilham verebilir. Ancak bu çabanın her zaman sınırlı sayıda insanla sınırlı kalacağını anlayacak yaştayım; zira karşınızda derin kültürel süreçlerle tahkim edilmiş devasa ekonomik güçler mevcuttur. Tek teselli, bugünkü dünya nizamının üzerinde yükseldiği kapitalist sistemin, nesnel olarak çözülmeye ve dağılmaya mahkum olmasıdır. Dağılma süreci de her zaman çekici bir perspektif sunmaz; zira o koşullarda fırıncı da ekmek üretmeyi durdurabilir."

Sistemin terminal aşamaya gelip gelmediği tartışması bağlamında, Karl Marx'ın kapitalist üretim ilişkilerine yönelik kriz analizlerinin tarihsel geçerliliğini koruduğunu ifade eden Doç. Dr. Lottaz, krizin yönetilebilir bir dönüşüme evrilmesi için ne tür kuramsal araçlara ihtiyaç duyulduğunu sordu.

Prof. Dr. Pijl, toplumsal mühendislik projelerine karşı Antonio Gramsci'nin kolektif değerler vizyonunu önerdi:

"İnsanlığın tamamen farklı bir şeye dönüştürülmesi gerektiği yönündeki toplumsal mühendislik projelerini asla yeniden denememeliyiz. Oysa mevcut yönetici sınıfın, küresel elit platformları ve belirli popüler tarihçiler aracılığıyla insan ötesi felsefe başlığı altında önerdiği şey tam olarak budur; bu, insanlığı yeniden üretmeyi amaçlayan post-Sovyet tarzı bir mühendislik varyasyonudur. Ben bunun yerine Antonio Gramsci'nin daha mütevazı olan önerisini benimsiyorum. Gramsci, sosyalizmin her şeyin tersyüz edildiği bir ütopya değil, 'kolektif değerler bakımından daha zengin bir toplum' olduğunu söylemişti. Bugün kısıtlama olmaksızın herkes için tam erişilebilir toplumsal bir genel sağlık sigortası sistemine sahip olmak, kolektif değerler bakımından daha zengin bir formdur. Eğitim ve kültüre katılım hakkı da böyledir. Yıllar önce sosyalist Doğu Avrupa'yı ziyaret ettiğimde bir konsere gitmiştik ve çok küçük bir ücret karşılığında en nitelikli müzikleri dinlemek mümkündü. Sanatın ve kültürün, bugün kitlelere sunulan niteliksiz içeriklerin ötesinde herkes için erişilebilir kılınacağı yollar mevcuttur; bu durum en küçük topluluklarda bile toplumsal seviyeyi yükseltir ve insanların canice sosyal sistemlere boyun eğme eğilimini sınırlar."

"Kuvvetler ayrılığı ilkesi egemen sınıf içi ilişkileri perdeleyen bir aydınlanma efsanesidir"

Ulus devlet yapılarının iç şiddeti kontrol altına almak için yasama, yürütme ve yargı güçlerini ayıran kurumsal mekanizmalar geliştirdiğini, ancak uluslararası düzlemde Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler gibi yukarıdan aşağıya hükümet denemelerinin sosyolojik nedenlerle başarısız olduğunu belirten Doç. Dr. Lottaz, gruplar arası şiddeti sınırlayacak yapısal temellerin neler olabileceğini sordu.

Prof. Dr. Pijl, liberal anayasal kurumların sınıfsal niteliğini eleştirel bir tarihsel anlatıyla açıkladı:

"Burada, yönetmen Andrey Tarkovski'nin sinema yapıtında tasvir edilen, herkesin sürekli olarak şiddete maruz kaldığı ortaçağ dünyasından çok daha az şiddet yanlısı değiliz; yalnızca şiddeti dışsallaştırıyoruz. Kendi toplumlarımızın içinde bu yapıları bastırıyoruz. Ben kuvvetler ayrılığı gibi anayasal illüzyonlara inanmıyorum; zira toplumsal sınıflar temelinde düşünmeye başladığınızda gerçeği anlarsınız. Fransız Aydınlanma düşünürü Montesquieu İngiltere'deki dostlarını ziyaret ettiğinde, kendisine yargının ve yürütmenin tamamen bağımsız olduğu söylenmişti. Ancak akşam akşam yemeğine oturduğunda, yargıçların ve siyasetçilerin aynı masada, kendisi gibi bir aristokrat olan Montesquieu ile uyum içinde sohbet ettiklerini gördü. Geri döndüğünde ise 'Kuvvetler ayrılığına sahip olmalıyız' dedi. Bunlar teorik olarak büyük fikirlerdir; şiddet tekeli önemlidir."

"Kontrolsüz kitlesel göç süreçleri yerel barış bölgelerini aşındırıyor"

Toplumların iç barış alanlarını koruma refleksleri ile kitlesel nüfus hareketleri arasındaki ilişkiyi değerlendiren Prof. Dr. Pijl, şiddetin uluslararasılaşma boyutlarına dair şu saptamayı yaptı:

"Bugün dünyanın pek çok bölgesinde, örneğin Ortadoğu'da bir ailenin dolabında otomatik bir tüfek bulundurması normal kabul edilir; bu durum nihayetinde kültürle ilgilidir. ABD'de insanlar kitlesel saldırılarda birbirlerini vuruyorlar. Kanada'da silah kullanım özgürlüğünün olmamasının olumlu olduğunu söylediğimde, bana 'ABD ile tamamen aynı mevzuata ve aynı miktarda ateşli silaha sahibiz, ancak kültürümüz farklı; kendi soyunuzdan birini vurmak için silaha sarılmazsınız' demişlerdi. Bugün de geçmişteki kadar şiddet doluyuz; fakat bunu ulusal toplumlarımızın dışına ihraç ettik. İnsanların bugün kontrolsüz kitlesel göç süreçlerine direnç göstermesinin nedeni, kendi içlerindeki bu temel barış bölgesinin parçalanmasından korkmalarıdır. Bu insanlar sıklıkla aşırı sağcı, muhafazakar veya yabancı düşmanı olarak yaftalanıp dışlanıyor; oysa her topluluğun potansiyel şiddeti dışsallaştırmaya ve kendi iç toplumunu barış içinde tutmaya çalışması normal bir reaksiyondur."

8 milyar insanın dahil olduğu küresel sistemi organize edecek büyük planlar sunmanın gerçekçi olmadığını belirten Prof. Dr. Pijl, mevcut hegemonik nizamın tarihsel sorumluluğuna dair analitiğini şu sözlerle tamamladı:

"Karşımızda, kitle ölçeğinde en vahşi suçları işleme kabiliyetine sahip olduğunu kanıtlamış canice bir ekonomik sistem ve sınıf egemenliği mevcuttur. Son 200-300 yıllık modern dönemde, dünyayı organize etme ve bu süreçte tarihte kaydedilmiş en büyük suçların işlenmesine zemin hazırlama noktasında sürücü koltuğunda İngilizce konuşan batı dünyası yer almıştır. Nazi Almanyası bile Almanların doğasına veya Alman sosyo-ekonomik düzenine indirgenemez; kökenleri, çeperlerinde bu korkunç şiddet biçimlerini üreten bir dünyayı organize eden İngilizce konuşan batının yönlendirici kapasitesine kadar takip edilmelidir. Bugünün Ukrayna ve İsrail örnekleri tam olarak budur; buralar, kuvvetler ayrılığı illüzyonuna sahip olan ve öldürme, imha etme kapasitesini kendi sınırlarının dışına, çeperlere süren İngilizce konuşan dünyanın uç noktalarıdır."

Küresel güç dengelerinde karar verici mekanizmaların rasyonel zemine çekilmesi için sistemik süreçlerin, düşünce kuruluşlarının ve bunları finanse eden şirketlerin oynadığı rolün açığa çıkarılması gerektiğini belirten Prof. Dr. Pijl, gelişmekte olan ülkelerin transatlantik askeri ve ideolojik üstünlük karşısında doğrudan bir cephe açmak yerine dengeleyici ve itidalli bir hat izlemek zorunda kaldığını kaydetti.

Pijl, uluslararası sistemin yapısal dönüşümlerinin ve geliştirdiği teorik kavramların zaman içinde toplumsal zihniyete yerleşeceğini ifade etti.