Lübnan'ın başındaki iki yabancı

18 Mayıs 2026

"Asıl soru Aun'un nasıl düşündüğü değil; ülkeyi bu yöntemle yönetebileceğine nasıl ikna edildiği ve ona 'zamanın adamı', 'milyonların sevgilisi' olduğu fikrini kimin aşıladığıdır."

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin, Jozef Aun ve Nevaf Selam'ın Lübnan'daki iktidar konumlarına dış müdahaleyle taşındığını ve toplumsal-siyasi meşruiyetten yoksun olduklarını vurguluyor. Emin'e göre özellikle Aun, ABD ve Suudi Arabistan'ın taleplerini uygulayan, direnişi hedef alan bir çizgi izliyor ve İsrail'le yürütülen müzakereleri de bu çerçevede yönetiyor. Nevaf Selam ise daha geri planda tutuluyor ve güvenlik dosyalarında etkisiz bırakılıyor.

Devletlerin ve halkların kritik dönemlerden geçtiği anlarda insanlar doğal olarak sorumluluk makamında bulunanlara yönelir.

Sorular sorar, kaygılarını dile getirir, cevap bekler. Çoğu deneyimde toplumun, yönetimi üstlenen isimlere dair önceden oluşmuş bir fikri vardır.

Bu da hangi soruların sorulabileceğini, nasıl cevaplar alınacağını ve karar odalarından ne çıkabileceğini az çok kestirmelerini sağlar.

Lübnan'da da tablo tarih boyunca dünyanın geri kalanından çok farklı olmadı. Özellikle kamu işlerini yönetenlerin büyük bölümü siyasette, devlette ve kamusal yaşamda tecrübe edinmiş bir sınıftan geliyordu.

Bu nedenle şu ya da bu yetkili etrafındaki ayrışmalar da çoğunlukla siyasi hafızaya ve geçmiş deneyimlere dayanıyordu.

Bugünse Lübnanlılar bambaşka türden bir bilmeceyle karşı karşıya. Karar makamlarında, ne yapacakları öngörülemeyen insanlar bulunuyor.

Bunun nedeni Donald Trump tarzı değişken popülist figürler olmaları değil; fiilen ülkeye ve halkına yabancı olmaları. Bu durum büyük ölçüde Cumhurbaşkanı Jozef Aun ile Başbakan Nevaf Selam için de geçerli. Askeri, siyasi, hukuki ya da parti kurumlarındaki geçmiş rolleri ne kadar hatırlatılsa da bu, atacakları adımları tahmin etmeye imkan verecek net bir tablo oluşturmaya yetmedi.

Aun ve Selam örneğinde Lübnanlılar, siyasi güçlerin liderlerinden iş insanlarına, sivil ve askeri bürokrasideki çalışanlara kadar herkes, bu iki ismin cumhurbaşkanlığı ve başbakanlığa gelişinin ABD'nin Suudi Arabistan'la birlikte kurguladığı bir karar, baskı ve senaryonun sonucu olduğunu biliyor. Fransa ve başka dış aktörler ise ikincil rol oynadı.

Bu yüzden iki ismin yaptıklarını yalnızca meşru makamların doğal işleyişi olarak sunmak siyasi gevezelikten öteye geçmiyor.

Zira Lübnan'da, onları destekleyen ya da karşı çıkan hemen her siyasetçi şunu biliyor: Cumhurbaşkanı ve başbakan seçimi yalnızca milletvekillerine bırakılsaydı, en iyi ihtimalle ikisi de yirmi oydan fazlasını alamazdı.

Bu nedenle Aun ve Selam'ı tartışmak ya da hesap sormak, onların doğal ve meşru bir süreçle göreve geldikleri varsayımına dayanmıyor. Daha da belirgin olan şu ki, ikisinin de siyasi ya da toplumsal hiçbir temsil gücü yok; Lübnan açısından önemli meselelerden biri de bu.

Herkes biliyor ki dış aktörler cumhurbaşkanlarının, hükümetlerin ve üst düzey bürokratların belirlenmesine geçmişte de müdahale etti. Ancak bu müdahaleler genellikle iç dengeleri hesaba katıyordu ve seçilen kişilerin çoğunun gerçek bir siyasi, toplumsal ya da mezhepsel ağırlığı vardı.

Oysa Aun ve Selam örneğinde olduğu gibi siyasi paraşütle indirilenlerin sonu, merdivenlerinde otların bittiği evlerde yalnızlığa mahkum olmak oldu.

İşgalci İsrail'in otuz aydan uzun süredir Lübnan'a yönelik sürdürdüğü açık saldırganlığın dayattığı büyük ulusal sınamayla birlikte, bu "iki yabancının" ne yaptığına dair tartışma da aciliyet kazanıyor; hem yoğun bir düşünmeyi hem de ciddi bir eylemi gerekli kılıyor.

Nevaf Selam'ın İsrail'le çatışmanın geleceğine dair yaklaşımı net. 1983'teki 17 Mayıs Anlaşması üzerinde çalışan isimlerden biriydi.

Bu da onun İsrail'i direnilmesi gereken bir düşman olarak değil, uzlaşılması gereken bir taraf olarak gördüğü anlamına geliyor.

Dolayısıyla ABD-İsrail dayatmalarına karşı durabilecek bir yurtseverlik çizgisine sahip olduğu yönünde bahis oynanabilecek bir konumda değil.

Buna rağmen Selam bugün yürüyen müzakerelerin merkezinde görünmüyor. Bunun nedeni isteksizlik değil; ABD ve Suudi Arabistan'ın bu dosyanın yönetimini Jozef Aun'a bırakmayı tercih etmesi. Daha ilk günden bu yaklaşımın gerekleri vardı.

Selam'a, hiçbir askeri ya da güvenlik yetkilisinin seçimine ortak olmayacağı bildirildi; buna Lübnan Merkez Bankası Başkanlığı da dahildi.

Ardından, güvenlik ve askeri dosyalarla bağlantılı bakanlıkların işleyişini takip ederken Aun'un başbakan rolünü üstlenmesine itiraz etmemesi "tavsiye edildi".

Düşmanla yürütülen müzakere konusunda ise Selam, anayasa konusunda herkesi usandırmış biri olarak, müzakere yönetiminin cumhurbaşkanının yetkisinde olduğunu biliyor.

Aun'un herhangi bir adımda kendisine danışmasını zaten beklemiyordu. Ayrıca Aun'un bu süreçte kilit görevlere getirdiği isimlere de fiilen itiraz edecek gücü bulunmuyor; bugün yaşanan tam olarak bu.

Yapabileceği tek şey, en iyi ihtimalle, bazı konularda şu ya da bu kişiye tavsiyede bulunmaya çalışmak. Ne var ki karşı tarafın bunlara pek kulak verdiği de söylenemez.

Peki ya Aun?

Aun'u ordu komutanlığı döneminden tanıyan ya da cumhurbaşkanlığına gelişinden sonra onunla yakınlaşan birçok kişiye göre tablo açık.

Düşünsel, siyasi ve hatta en basit meselelerdeki bilgi düzeyi bakımından son derece sığ biri olarak görülüyor. Hızlı ve doğrudan sonuçlar bekleyen, emir vermeyi bilen klasik bir askeri subay tipinden ibaret olduğu düşünülüyor.

Cumhurbaşkanlığı takımını giydiğinde ise Washington ve Riyad'a, kendisini başkanlığa taşıyan destek karşılığında istenen her şeyi kabul etmiş durumdaydı.

Lübnan'da kimsenin, Amerikalıların ve Suudilerin ne istediğini anlamak için uzun uzun inceleme yapmasına gerek yok. Bunun başında da direnişi her yol ve yöntemle hedef almak, onu yalnızlaştırıp itibarsızlaştırmak ve sonunda hapse atılmayı bekleyen suçlu bir gruba dönüştürmek geliyor.

Aun da İsrail'le müzakere dosyasını bu anlayışla yönetiyor. "Lübnan ne kazanabilir?" sorusundan hareket etmiyor. Saldırıları nasıl durdurabileceğini ya da ülkeyi nasıl koruyacağını da düşünmüyor.

Bütün zihni, ABD ve Suudi Arabistan'ın - yani İsrail'in taleplerinin - nasıl geçirileceğine odaklanmış durumda.

Bu yüzden halkın ondan farklı bir şey beklemesi sonuçsuz kalacaktır. Bir gün çıkıp Lübnanlılara ülkelerini ve yurttaşlarını savunmaya hazırlanmaları çağrısı yapacağını ummak ise düpedüz delilik olur.

Bu açıdan bakıldığında, adamın kafasında taşıdığı tasavvurlara güvenmek ya da çevresindekilere, geriye kalanlara bel bağlamak saflık sayılır.

Çünkü onların ezici çoğunluğu, kendisinden ne isteniyorsa onu tekrar eden bir çevreden oluşuyor. Dolayısıyla asıl soru Aun'un nasıl düşündüğü değil; ülkeyi bu yöntemle yönetebileceğine nasıl ikna edildiği ve ona "zamanın adamı", "milyonların sevgilisi" olduğu fikrini kimin aşıladığıdır.

O ise bütün umutlarını, içinden her seferinde yalnızca yıkım çıkan bir kapıdan gelecek kurtuluşa bağlamış görünüyor.

Çeviri: YDH