Lübnan ordusu hükümete karşı net: 'Washington'da siyaset konuşmayacağız'

21 Mayıs 2026

Lübnan, Washington himayesinde yürütülecek güvenlik müzakerelerine hazırlanırken ordunun siyasi tartışmalardan uzak, yalnızca teknik düzeyde kalma kararlılığı öne çıkıyor.

YDH - Lübnan, hükümet ile Siyonist rejim arasında Washington himayesinde yürütülecek doğrudan müzakerelerin güvenlik kulvarının başlayacağı 29 Mayıs tarihine doğru geri sayıma geçti.

Bu süreç, güney cephesinde askeri "sert sürtüşmenin" tırmandığı ve Hizbullah’ın devlete yönelik, müzakere sürecinin tehlikelerine veya direnişe karşı dış güçlerle işbirliği yapılmasına dair uyarılarının tonunu yükseltmesiyle iç siyasi gerilimin tırmandığı bir atmosfere sahne oluyor.

Böyle bir iklimde yönetim, Pentagon’daki toplantıya katılması planlanan askeri heyeti perde arkasında hazırlamaya ve gündemin genel hatlarını çizmeye çalışıyor.

El-Ahbar gazetesinin edindiği bilgilere göre, heyetin oluşturulması süreci yalnızca katılımcı isimleriyle sınırlı kalmayan; komitenin niteliği, rolü ve yetkilerine kadar uzanan pek çok pürüzle karşı karşıya.

Konuya aşina kaynaklar, Cumhurbaşkanı Jozef Aun'un heyet üyelerinin seçimiyle bizzat ilgilendiğini ancak bazı subayların katılımı reddetmesiyle karşılaştığını aktarıyor.

Söz konusu subaylar, sürecin bütününe itiraz ederken bunu devletin vakarına bir hakaret olarak görüyor ve bu yola girmenin doğuracağı sonuçlardan endişe duyuyor. Kaynaklar, dün itibarıyla hiçbir ismin henüz kesinleşmediğini belirtiyor.

Bazı çevreler heyetin yapısı üzerinde derin görüş ayrılıkları bulunduğunu ve nihai bir uzlaşmaya varılamadığını kaydederken; Hizbullah ve Emel Hareketi ittifakı cephesi, bu süreçle hiçbir "bağları olmadığını" kesin bir dille ifade ediyor. Daha önce müzakere sürecine ilişkin tavırlarını ilan ettiklerini belirten bu çevreler, konuyla ilgili kendileriyle hiçbir temas kurulmadığını vurguluyor.

Sürecin önündeki ikinci büyük kördüğüm ise Washington’ın Lübnan üzerinde kurduğu baskıda yatıyor. ABD, Lübnan’ı, Hizbullah ile mücadele, sınırların düzenlenmesi ve diğer siyasi-ekonomik meseleleri de kapsayacak bir güvenlik yol haritası belirleyecek bir komite kurmaya zorluyor.

Bu yönelim, bazı yerel siyasi aktörlerin şu uyarıyı yinelemesine yol açtı: Bu kulvar dengeleri altüst edebilir; Lübnan’ı saldırıların durdurulmasını ve İsrail’in çekilmesini talep eden taraf konumundan çıkarıp, Amerikan nüfuzunun gölgesinde yeni bir güvenlik düzeninin inşasında ortaklık eden bir aktör haline getirebilir.

Bu endişeler, geçtiğimiz günlerde yaşanan gelişmelerin Lübnan’ı fiilen sıfır noktasına geri döndürdüğünü göstermesiyle daha da tırmandı: Ortada ne gerçek bir ateşkes, ne İsrail’in çekilmesi, ne esirlerin serbest bırakılması ne de somut bir güvence var.

Bu müzakere sürecine dahil olmak, devlet için iki ucu keskin bir bıçağa dönüşmüş durumda. Zira çekilmenin siyasi faturası oldukça ağırken, Washington’ın kendi ritmini dikte ettiği ve şartlarını dayattığı baskıcı ortamda sürece devam etmek çok daha maliyetli.

Üstelik Washington’ın Cumhurbaşkanı’nın performansından memnun olmadığı ve birçok hususta talepleri yerine getirmekte çekingen kaldığını düşündüğü konuşuluyor.

El-Ahbar'ın ulaştığı bilgilere göre, güvenlik ve askeri boyutlara ilişkin tartışmalar hem Washington’da hem de Beyrut’ta istişarelerin merkezinde yer aldı.

Bu durum, ABD’nin askeri düzeydeki görüşmelerde, İsrail’in atacağı her adımdan önce Hizbullah’ın silahsızlandırılması ve siyasi süreçle bağlantılı bir çalışma planının müzakere edilmesi şartını dayatmasından kaynaklandı.

Ancak Beyrut’ta daha sonra yürütülen değerlendirmeler, Lübnan Ordusu komutasında, bu teklifin içinde İsrail tarafından kurulmuş "tuzaklar" olduğu kanaatini uyandırdı. Bu durum, Cumhurbaşkanı ile ordu arasında şu temel kırmızı çizgiler üzerinde bir mutabakata varılmasını sağladı:

Birincisi: Lübnan Ordusu’nun yapısının ve statüsünün tartışmaya açılmasına yönelik tekliflerin tamamının reddedilmesi konusunda fikir birliğine varıldı.

Özellikle de Amerikan önerisinde yer alan ve güneyde "anlaşmayı uygulamak" ve gerektiğinde Hizbullah’ı güç kullanarak silahsızlandırmakla görevlendirilecek "özel bir tugay" kurulması fikri kesin bir dille geri çevrildi.

Ordu komutanlığı, böyle bir adımın askeri kurum içindeki dengeleri zedeleyeceği, ordunun kendi yapılanması ve tugayları üzerindeki egemenliğini zayıflatacağı ve askeri bünye içinde ayrımcılığa yol açacağı konusunda uyardı.

Nitekim bu öneriyi getirenler, sadece "Hizbullah ile mücadele edebilecek profesyonel bir güç" kurmanın ötesine geçerek, subayların, astsubayların ve erlerin isimlerinin belirlenmesine kadar müdahale etmek istiyor.

Kaynaklardan, bu Amerikan tasarımının hayata geçirilmesi halinde fiilen tek bir mezhepsel kimliğe dayalı bir güç oluşacağını, ayrıca Amerikalıların bu gücün unsurlarına vadettiği teşviklerin askerler arasındaki uçurumu derinleştirerek askeri kurumu içeriden çökertebileceğine işaret ediyor.

İkincisi: Siyasi irade, ordudan gelen net mesajla, askeri heyetin görevinin tamamen teknik düzeyde kalacağını anladı. Heyetin yetkisi sadece mevcut işgal noktalarıyla ilgili coğrafi unsurları belirlemek, sınır koordinatlarını çizmek ve 1701 sayılı kararın uygulama alanlarını netleştirmekle sınırlı olacak; dolayısıyla heyet, doğrudan veya dolaylı hiçbir siyasi müzakere yürütmeye yetkili kılınmayacak.

Bu doğrultuda, toplantıların ABD Dışişleri Bakanlığı yerine Pentagon karargahında yapılması, ABD heyetinin "denetleme komitesi" çalışmalarında yer alan ve fiilen ABD Merkez Komutanlığı’na (CENTCOM) bağlı subaylardan oluşması, İsrail heyetinin ise yalnızca askerlerden teşkil edilmesi üzerinde mutabık kalındı.

Bu teknik çerçeveye rağmen, Beyrut’ta bu sürecin faydası ve siyasi sınırları üzerindeki tartışmalar dinmiş değil. Bazı siyasi çevreler, asgari talep olan ateşkesin kalıcı şekilde sağlanamamış olmasına rağmen bu sürece dahil olmayı, Lübnan’ın somut hiçbir kazanım elde edemediği tavizler silsilesinin yeni bir halkası olarak görüyor.

Baabda Sarayı’na yakın kaynaklar, İsrail’i ateşkese zorlaması için Washington’a yapılan tüm baskıların, ABD’nin acziyeti veya kendi çıkarlarına odaklı nüfuz duvarına çarptığını belirtiyor. Bu durum, müzakere kulvarını gerilimi dindirecek bir araç olmaktan çıkarıp, onu önlemek yerine yönetmenin bir vasıtası haline getirdi.

Böylelikle, Amerikalıların Tel Aviv’e baskı uygulayacağı varsayımıyla masaya oturan Lübnan, kendisini doğrudan dış baskıların hedefi olarak bulurken, İsrail’in tam bir serbestiyle hareket ettiğini gördü.

Dahası, yönetimin taleplerinin çıtası tam bir ateşkesten sadece gerilimin düşürülmesine, oradan da Büyükelçi Nida Muavvad'dan aktarıldığı üzere, savaşın eski haliyle geri dönmesini engelleyecek asgari bir sükunetin tesis edilmesi çabasına kadar geriledi.

Siyasi kaynaklar durumu şöyle yorumluyor:

"Yönetim bu müzakere sürecine müdahil olarak kendini riske attı. Ancak İsrail’in uzlaşmaz tavrına ve Lübnan’ın adımlarına karşılık ABD’nin hiçbir somut adım atmamasına tepki olarak yeniden dolaylı müzakere yöntemine dönülürse, bu durum iç uzlaşıyı asgari düzeyde de olsa yeniden inşa etmek için bir fırsat penceresi açabilir."

Bu atmosferde, Cumhurbaşkanı Aun'un, Washington’daki temaslarından dönen müzakere heyeti başkanı Büyükelçi Simon Kerem ile bir araya gelerek geçmiş turları ve Lübnan’ın önündeki seçenekleri değerlendirmesi bekleniyor.