
YDH- Middle East Eye (MEE) analizine göre, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), 20 yıl boyunca “küçük devletlerin sıradan kaderinden kaçmak” için “bağlantılar üzerinden kurulan ağ gücü stratejisine” yatırım yaptı. Ancak son üç ayda yaşanan gelişmeler, Abu Dabi'nin hırsları ile jeopolitik gerçekler arasındaki “çatlağı” gözler önüne serdi.
MEE’ye göre BAE, kendisini “coğrafya tarafından sınırlandırılamayacak kadar çevik, zengin ve gerekli” bir aktör olarak sunmaya çalıştı.
Analizde, “Küçük Sparta” kavramının bir lakaptan ziyade bir doktrin niteliği taşıdığı; bunun “orta güç hedefleri olan, göreli askeri üstünlüğe sahip ve ağ ilişkileri üzerinden stratejik çevresini şekillendirebilen küçük bir federasyon” anlayışına dayandığı kaydedildi.
“Küçük Sparta” imajı ile jeopolitik gerçeklik çatıştı
Analizde, son üç ayın Abu Dabi’nin bölgesel hedefleri ile jeopolitik gerçeklik arasındaki sürtüşmeyi “açığa çıkardığı” bildirildi.
İran’ın Körfez altyapısına yönelik saldırılarının, Abu Dabi’yi kendisini bir “orta güç” olarak görmesi ile “küçük devlet yapısal kırılganlığı” arasındaki çelişkiyle karşı karşıya bıraktığı ifade edildi.
BAE Devlet Başkanlığı Danışmanı Enver Gargaş’ın kısa süre önce X platformunda yaptığı paylaşım da örnek gösterildi. Gargaş’ın, “Dost, kararlı bir müttefik ve destekçi olmak yerine arabulucuya dönüştü” ifadelerini kullandığı aktarıldı.
MEE, bu açıklamanın Abu Dabi’nin İran’a karşı daha sert bir tavır etrafında komşularını ve ortaklarını bir araya getirememesinden kaynaklanan “hayal kırıklığını” yansıttığını belirtti.
Analizde ayrıca, Emirlikli yorumcu Tarık el-Uteybe’nin Arap dayanışmasını ve çok taraflılığı İran’ı topluca caydırmakta “başarısız olmakla” suçladığı ifade edildi.
Bundan bir ay önce ise BAE’nin Washington Büyükelçisi Yusuf el-Uteybe’nin, Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılmasına yönelik bir “uluslararası girişime” Abu Dabi’nin katılmaya hazır olduğunu ve operasyonel yükü paylaşabileceğini açıkladığı belirtildi.
“Ağ gücü stratejik derinliğin yerini alamadı”
MEE analizinde, bu meydan okuyan mesajların “daha sert bir gerçeği” gizlemeye çalıştığı ifade edildi.
Analizde, “BAE’nin yıllar boyunca biriktirdiği etki araçları, sınırsız hareket eden bir İran’ın baskı kapasitesi karşısında stratejik bağımsızlığa dönüşmedi” değerlendirmesine yer verildi.
Ayrıca, “ağ gücünün stratejik derinliğin yerini alabileceği” varsayımının sınırlarının ortaya çıktığı kaydedildi.
MEE’ye göre, Muhammed bin Zayid döneminde Abu Dabi, “silahlandırılmış karşılıklı bağımlılık” üzerine kurulu bir devlet yönetim modeli geliştirdi.
Lojistik koridorları, küresel ticaret merkezleri, egemen varlık fonları, medya ağları, emtia şirketleri, özel askeri ve güvenlik şirketleri ile Yemen’den Sudan’a uzanan vekil ilişkiler ağının BAE’ye “fiziksel boyutunun çok ötesinde” etki alanı kazandırdığı ifade edildi.
Analizde, bu modelin “zekice, çoğu zaman etkili ve zaman zaman acımasız” olduğu belirtilerek, Abu Dabi’ye çatışmalara, piyasalara ve diplomatik pazarlıklara müdahil olma kapasitesi sağladığı kaydedildi.
Ancak MEE, “ağlar üzerinden güç üretmenin Körfez’de sonuç üretme gücüne dönüşmediğini” vurguladı.
İran baskısı karşısında sınırlar ortaya çıktı
Analizde, “İran Devrim Muhafızları gerilimi artırmaya karar verdiğinde BAE’nin etkileyici ağ kapasitesinin caydırıcılık açısından çok az değer ürettiği” ifade edildi.
BAE’nin Rus sermayesini ve oligarklarını ülkeye çekmesine rağmen Moskova’nın Abu Dabi’nin savunmasına gelmediği belirtildi.
Çin’in her zamanki “istikrar” ve “endişe” söylemleriyle yetindiği, Washington’un ise güvence verdiği ancak caydırıcılık bakımından sınırlı adımlar attığı bildirildi.
MEE’ye göre, BAE’yi vazgeçilmez gösteren yapı aynı zamanda “sınırlarını” da açığa çıkardı.
“Küresel sermayenin merkezi, dünya ticaretinin lojistik düğüm noktası ve bütün büyük güçlerin ortağı olmak, aynı zamanda BAE’yi İran Devrim Muhafızları için öncelikli hedef haline getirdi.” ifadelerine yer verildi.
Analizde ayrıca, İran bağlantılı finans ağlarının Emirlik finans sistemine ve lojistik şirketlerine entegre olmasının bile Tahran’ın geri adım atmasını sağlamadığı vurgulandı.
“BAE bölgenin en gelişmiş nüfuz makinelerinden birini kurdu; ama coğrafyanın tutsağı kaldı”
MEE, bu durumun Emirlik dış politikasının “temel paradoksunu” ortaya çıkardığını belirtti.
Analizde şu değerlendirme aktarıldı: “BAE bölgenin en sofistike nüfuz makinelerinden birini kurdu, ancak hâlâ coğrafyanın tutsağı.”
BAE limanlarının İran’ın füze ve insansız hava araçları menzilinin yanlış tarafında bulunduğu, ülkenin refahının güven, bağlantılar ve kesintisiz ekonomik akışlara bağlı olduğu ifade edildi.
Ekonomisinin açık, görünür ve küresel ağlara bağlı olması nedeniyle “hedefe” dönüştüğü kaydedildi.
Analize göre, İran’ın BAE’yi stratejik olarak zayıflatmak için yapması gereken tek şeyin, yatırımcılara, sigorta şirketlerine, denizcilik firmalarına ve yabancı çalışanlara “Emirlikler’in Körfez’deki güvensizlik ortamından muaf olmadığını” hatırlatmak olduğu ifade edildi.
Körfez güvenliği ve “yalnız hareket etme” eleştirisi
MEE analizinde, Abu Dabi’nin İran içindeki hedeflere yönelik misillemelerinin, Körfez İşbirliği Konseyi ülkelerine kıyasla çok daha yüksek bedel ödeme kapasitesine sahip İran Devrim Muhafızları karşısında caydırıcılığı yeniden tesis etmediği belirtildi.
Bu misillemelerin öncesinde Muhammed bin Zayid’in komşularını İran’a karşı daha sert ortak bir askeri kampanyaya katılmaya ikna etmeye çalıştığı ifade edildi.
Ancak çağrının karşılık bulmamasının ardından Abu Dabi’nin “meydan okuma, kararlılık ve güç mesajlarını stratejik iletişim yoluyla vermeye yöneldiği” kaydedildi.
MEE’ye göre, Emirlik söylemi zaman zaman Körfez İşbirliği Konseyi’ni, Arap Birliği’ni ve Pakistan gibi arabulucu ülkeleri BAE’ye yeterince destek vermemekle suçladı.
Ancak analizde bunun daha derin bir sorunu ortaya çıkardığı ifade edildi:
“Abu Dabi yıllarca Körfez’in ortak güvenlik ikilemlerini aşmaya çalıştı. Körfez İşbirliği Konseyi’ni bölgesel bir gereklilikten çok Emirlik hedeflerine engel olarak gördü. Şimdi ise geçmişte geride bırakmaya çalıştığı komşular olmadan kendi çevresini istikrara kavuşturamayacağını fark ediyor.”
“Kader tek başına şekillendirilemez”
Analizde, Abu Dabi’nin önümüzdeki dönemde Washington’daki lobi faaliyetlerini artıracağı, Batı başkentlerinde daha yoğun stratejik mesajlar vereceği ve “Emirlik istisnacılığı” söylemini güçlendireceği öngörüldü. Ancak bunun sorunu çözmeyeceği belirtildi.
MEE’ye göre, BAE’nin ihtiyacı yalnızca ABD’den daha güçlü güvenlik garantileri veya Tahran’a karşı daha sert diplomatik kampanyalar değil.
Analizde, “gerçek çözümün” Suudi Arabistan, Katar, Umman, Kuveyt, Bahreyn ve BAE’nin ortak kırılganlıklarını kabul edeceği “bölgesel bir güvenlik yapısından” geçtiği iddia edildi.
“İçlerinden birinin diğerleri arabuluculuk yaparken, beklerken veya farklı politikalar izlerken tek başına güvenliğini sağlayabileceği iddiası sürdürülebilir değildir” değerlendirmesi yapıldı.
Ayrıca, Abu Dabi’nin Pakistan, Katar ve Umman’ın arabuluculuğunu “ihanet” olarak değil, bir “iş bölümü” olarak görmesi gerektiği kaydedildi.
Suudi Arabistan’ın “temkinli” tutumunun zayıflık değil, “stratejik derinlik” ve enerji kapasitesi açısından önemli bir avantaj olduğu vurgulandı.
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu’nun başlattığı belirtilen savaşta İsrail’in Emirlik savunmasına operasyonel destek sunmasının, BAE’nin Körfez içindeki coğrafi gerçekliğini değiştiremeyeceği ileri sürüldü.
Analiz şu değerlendirmeyle son buldu:
“Abu Dabi kaderini ancak onu tek başına şekillendiremeyeceğini kabul ederek belirleyebilir. Sorun orta güç hedefleri değil; sorun, orta güç aktivizminin küçük devlet kırılganlığını ortadan kaldırabileceğine duyulan inançtır.”
MEE son olarak, “Küçük Sparta’nın Körfez’in ortak kaderinden ayrı durabileceği düşüncesinin bir yanılsama olduğu” değerlendirmesinde bulunarak, “Tüm Körfez ülkeleri farklı gölgeler oluştursalar da aynı gölgenin altında yaşıyor” ifadelerini kullandı.