
YDH- Foreign Policy’de yer alan analizde, Birleşik Arap Emirlikleri’nin Suriye’deki “yatırım varlığını” kademeli biçimde genişlettiği ve bu adımların yalnızca yeniden imar değil, aynı zamanda “Suriye’nin ekonomik geleceğini ve bölgesel yönelimini şekillendirme” hedefi taşıdığı bildirildi.
Analizde, BAE’nin Esed sonrası dönemi “İran etkisinin gerilemesiyle ortaya çıkan yeni bölgesel düzende nüfuz alanı genişletme fırsatı” olarak değerlendirdiği ifade edildi.
BAE’nin Suriye’de değişen stratejisi
Foreign Policy’ye göre Abu Dabi, Suriye’yi sadece ekonomik bir yeniden inşa alanı olarak değil, aynı zamanda “Körfez’deki güç rekabetinin yeni cephesi” olarak görüyor.
Analizde, bu rekabetin Suudi Arabistan ve Türkiye ile “Şam’ın gelecekteki siyasi ve ekonomik yönelimi” üzerinde yoğunlaştığı belirtildi.
BAE’nin 2011 sonrası dönemde Körfez İşbirliği Konseyi ülkeleri içinde en “esnek ve uyum sağlayabilen aktör” olduğu iddia edilirken, Katar ve Kuveyt’in Şam’ı izole etme çizgisinde kaldığı, Bahreyn ve Suudi Arabistan’ın ise daha sonra “temkinli” bir açılım sürecine girdiği aktarıldı. Umman’ın ise geleneksel “tarafsızlık ve temas” politikasını sürdürdüğü kaydedildi.
“Esed karşıtlığından ‘normalleşme’ye”
Analizde, BAE’nin Suriye politikasının zaman içinde “belirgin biçimde” değiştiği bildirildi. İlk aşamada Abu Dabi’nin muhalefeti desteklediği ve Beşşar Esed’in görevden ayrılması çağrısında bulunduğu ifade edildi.
Ancak daha sonra BAE’nin, “Esed sonrası kim gelmeli” tartışmasında Suudi Arabistan ve Katar’dan ayrıştığı ve pozisyonunu yeniden ayarladığı belirtildi.
Analize göre Abu Dabi, Rusya’nın müdahalesini “terörle mücadele gerekliliği” olarak değerlendirmiş, ardından Esed yönetimiyle diplomatik temas kurmuş ve Suriye’nin Arap Birliği’ne dönüş sürecinin başlıca destekçilerinden biri olmuştu.
Esed sonrası dönemde yeni yatırım hamlesi
Foreign Policy’de, Esed yönetiminin çökmesinin ardından BAE’nin HTŞ rejimine “temkinli” yaklaştığı, ancak kısa sürede “ekonomik ve diplomatik ağırlığını” devreye soktuğu ifade edildi.
Analizde, Abu Dabi’nin Suriye’deki fırsatı “bölgesel güçlerin rekabet ettiği bir geçiş döneminde kaçırılmayacak stratejik alan” olarak gördüğü aktarıldı.
Bu çerçevede, Emirati Emaar Properties şirketinin Şam ve çevresine yaklaşık 11 milyar dolarlık, Suriye kıyılarına ise 7 milyar dolara kadar yatırım planladığını açıkladığı bildirildi.
Ayrıca, DP World’ün Temmuz 2025’te Tartus Limanı’nın kapasitesini artırmak için 800 milyon dolarlık yatırım taahhüdünde bulunduğu kaydedildi.
Limanlar, koridorlar ve bölgesel rekabet
Analizde, “Suriye limanlarının stratejik öneminin özellikle Hürmüz Boğazı’na yönelik riskler sonrası arttığı” ifade edildi.
Irak’ın Avrupa’ya ihracat için Suriye altyapısını kullanmaya başlamasının, bu dönüşümün bir parçası olduğu belirtildi.
BAE’nin, Suriye kıyılarını “Körfez’in deniz güvenliği açısından kırılganlığı” karşısında “alternatif lojistik ağın” parçası olarak gördüğü aktarıldı. Abu Dabi’nin uzun süredir Ortadoğu ve Afrika’da limanlar ve lojistik koridorlar üzerinden “nüfuz genişlettiği” hatırlatıldı.
Suudi Arabistan ile rekabet ve “yatırım diplomasisi”
Analize göre, BAE’nin Suriye’deki hamlelerinin arkasındaki temel motivasyonlardan biri Suudi Arabistan ile artan rekabet oldu.
HTŞ rejiminin “bir yandan İran etkisini temizlemeye çalışırken diğer yandan bölgesel bloklar arasında denge kurmaya çalıştığı” belirtildi.
Türkiye ve Suudi Arabistan’ın Suriye’de “en güçlü aktörler” olduğu değerlendirilirken, Ankara’nın ekonomik sınırlamalar yaşadığı, Riyad’ın ise bazı yatırım taahhütlerini henüz tam olarak hayata geçirmediği ifade edildi.
Bu nedenle, “Suriye’ye yönelen sermaye akışının” kontrolünün Şam’ın Körfez ile ilişkilerinin geleceğini şekillendirebileceği kaydedildi.
Bölgesel koridorlar ve İsrail faktörü
Analizde, Hindistan-Ortadoğu-Avrupa Ekonomik Koridoru’nun başarısının Suriye’nin güneyindeki Deraa geçişleri ile Tartus ve Lazkiye limanlarına bağlı olduğu ifade edildi.
Ancak bu projelerin önünde “İsrail saldırıları ve siyasi gerilimlerin” ciddi bir yapısal engel oluşturduğu aktarıldı.
Bu durumun BAE’ye, İsrail-Suriye hattında potansiyel bir arabulucu rolü kazandırabileceği belirtildi.
“Emirlik etkisi” ve bölgesel kaldıraç
Foreign Policy’ye göre, HTŞ rejimi, BAE yatırımlarını yalnızca ekonomik değil aynı zamanda “siyasi sigorta” olarak da görme eğiliminde.
Analizde, Abu Dabi’nin İsrail ile yakın ilişkilerinin, Şam üzerindeki diplomatik etkisini artırabileceği ve bu durumun bölgesel pazarlıklarda BAE’ye “ek avantaj” sağlayabileceği ifade edildi.
Son değerlendirmede ise BAE’nin Suriye’deki stratejisinin başarısının büyük ölçüde “kendi kontrolü dışında faktörlere” bağlı olduğu, ancak buna rağmen Abu Dabi’nin önemli finansal kapasite ve diplomatik ağ avantajına sahip olduğu vurgulandı.