'Trump bu savaştan paçasını kurtarmaya çalışıyor'

21 Mayıs 2026

ABD'nin eski Dışişleri Bakanı Colin Powell'ın özel kalem müdürü ve emekli Albay Lawrence Wilkerson, yayıncı Mario Nawfal'a verdiği özel mülakatta, ABD Başkanı Donald Trump'ın Ortadoğu politikasını ve iç siyasetteki tartışmalı adımlarını değerlendirdi.

YDH - Yayıncı Mario Nawfal, mülakatın başında Axios tarafından aktarılan ve Donald Trump ile İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu arasında dün gerçekleşen uzun ve zorlu telefon görüşmesine dair haberleri paylaştı.

Habere göre iki lider, İran konusunda izlenecek yol haritasında anlaşmazlığa düştü. Trump, Netanyahu'ya arabulucuların ABD ile İran arasında savaşı resmen sona erdirecek ve İran'ın nükleer programı ile Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılmasını kapsayan 30 günlük bir müzakere sürecini başlatacak bir niyet mektubu üzerinde çalıştığını bildirdi.

Bir kaynak, görüşmenin ardından Netanyahu'nun çok büyük bir öfke ve endişe içinde olduğunu aktardı.

İsrail'in Washington Büyükelçisinin de bu endişeyi ABD'li kongre üyelerine ilettiği iddia edilirken, büyükelçilik bu nitelendirmeyi yalanladı. Bu sırada, Netanyahu'nun birkaç hafta içinde Washington'ı ziyaret etmeyi planladığı belirtildi.

Nawfal ayrıca İsrail medyasında yer alan, Beyaz Saray'da üst düzey ABD'li yetkililer arasında yaşanan sert tartışmalara değindi. J.D. Vance, Witkoff ve Kushner savaşı sona erdirecek ön bir anlaşma için bastırırken, Hegseth ve Marco Rubio baskının artırılmasını ve askeri bir saldırı düzenlenmesini talep etti.

Trump nihayetinde diplomasi ve müzakerelere bir şans daha tanıma kararı aldı ancak J.D. Vance'i İran'ın zaman kazanmasına izin verdiği gerekçesiyle eleştirdi. Netanyahu ve Birleşik Arap Emirlikleri Devlet Başkanı Muhammed bin Zayid sert bir çizgiyi desteklerken, Suudi Arabistan ve Katar gerilimin tırmanmasından kaçınılmasını tercih etti.

Netanyahu ile yaptığı telefon görüşmesinde Trump'a İran'ın oyalama taktiklerinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.

Son olarak ABD'nin İran'a yeni bir teklif gönderdiği ve bu teklifin Tahran tarafından incelendiği bildirildi.

Bu gelişmelerin ardından petrol fiyatları yaklaşık yüzde 6 oranında değer kaybetti ve Trump'ın petrol yaptırımlarını hafifletme veya dondurulmuş İran varlıklarını serbest bırakma olasılığı yüzde 15'ten yüzde 25-30 seviyelerine yükseldi.

Bu hızlı gelişmeleri ve iki gün önce Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan ve Katar'ın karşı çıkmasıyla Trump'ın son anda ertelediği iddia edilen askeri saldırıyı değerlendiren emekli Albay Lawrence Wilkerson, süreci şu sözlerle yorumladı:

"Tüm bunların, bu çatışmayla ilgili yaşananların genel dokusundan ibaret olduğunu düşünüyorum. Donald Trump'ın bu işin içinden kendisini nasıl sıyıracağına dair gerçekten tutarlı bir fikri olduğunu sanmıyorum. Eğer Netanyahu ile yaptığı tartışmalı görüşmeye dair haberler doğruysa, ki bunların doğruluğuna illa ki inanmıyorum, ancak doğruysa, en azından kendisini bu savaşın içine çeken temel gerekçeyle yüzleşecek bir ağırlık bulmuş demektir. Bu olumlu bir gelişme olurdu, fakat geri kalan her şey bana göre sadece kenardaki gürültüden ibarettir."

"Trump ailesi borsa ve hisse senedi fiyatları üzerinden para kazanmaya çalışıyor olabilir"

Wilkerson, Trump'ın hamlelerinin arkasında ekonomik çıkarlar olabileceğini belirterek doğrudan suçlamalarda bulundu:

"Hatta bu durum, artık ellerini kollarını bağlayan yasal engellerden kurtulmuş olan Trump klanının, borsa üzerinden ve fiyat değişimlerinden para kazanmaya yönelik yeni bir girişimi bile olabilir. Amerikan halkının mali durumuyla ilgilenmediğine dair yaptığı açıklama benim aklımı başımdan alıyor. Bu açıklamanın, Donald Trump'ın gerçek karakterini hiçbirimizin temenni etmeyeceği kadar net bir şekilde ortaya koyduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla o, az önce tek tek belirttiğiniz bu konuların hiçbirini önemsemiyor. Onun tek derdi paçasını bu savaştan kurtarmaktır. Şu anda gördüğümüz şey de tam olarak budur. Bir çözüm bulana kadar, eğer bulabilirse tabii, sadece oyalama taktikleri uyguluyor."

Mario Nawfal, son günlerde ABD iç siyasetinde gündeme gelen federal vergi dairesi ile ilgili yasal düzenlemeyi sordu.

Bu konunun dış politikayla ilgisiz görünse de aslında bağlantılı olduğunu belirten Wilkerson, şu değerlendirmeyi yaptı:

"Eğer Kongre çoğunluk lideri Thune'un bu konuda bazı olumsuz şeyler söylediği doğruysa, bu düzenleme yasal açıdan Trump ailesini tamamen muaf tutuyor. Aslında tüm Trump klanını gelecekte federal vergi dairesi tarafından incelenmekten, denetlenmekten veya mali durumlarının araştırılmasından sonsuza kadar muaf kılıyor. Bu, kendisinin ve ailesinin servetiyle istediğini yapabilmesi için verilmiş bir dokunulmazlık güvencesidir."

Nawfal'ın, federal vergi dairesinin Trump bağlantılı kuruluşlara yönelik geçmiş vergi taleplerini veya denetimlerini takip etmesinin kalıcı olarak yasaklandığı yönündeki haberleri hatırlatması üzerine Wilkerson, bunun gelecekteki servet ve gelir vergileri için tam bir serbestlik kartı olduğunu ifade etti ve sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bu durum, birilerinin bir yerlerde Donald Trump için erken bir emeklilik planı düşündüğü ve 'eğer bunu kabul edersen, sana vereceğimiz şey budur' şeklinde bir uzlaşı sunduğu yönünde spekülasyonlara yol açabilir. Bu anayasanın yirmi beşinci maddesi kapsamında mı olur bilemem, fakat bunu neden yaptıklarını ve neden bu kadar küstahça gözümüzün içine soktuklarını anlayamıyorum. Amerikan halkını önemsemediğine, sağlık güvencesi desteklerinin önemsiz olduğuna dair açıklamaları absürttür. Önemli olanın bu savaşı yürütmek ve bu savaşı finanse edecek para olduğunu varsayıyorlar. Trump'ın halk desteği anketlerinde hızla dibe vurduğunu görüyoruz. Sadece aşağı doğru gidiyor."

Kongre üyesi Thomas Massie'yi mağlup etmek için harcanan olağanüstü miktardaki paraya da değinen Wilkerson, bu durumun muhafazakar tabanda ve bağımsız seçmenlerde yarattığı tepkiyi şu şekilde aktardı:

"Şu anda Tucker Carlson'ı veya onun gibi isimleri takip eden ve kendi partilerinin ne hale geldiğine şüpheyle bakan kendi tabanında bile bu durum tepkiyi artırdı. Anketlere göre bu gelişme bağımsız seçmenleri son derece öfkelendirdi. Hayatımızda hiç harcamadığımız kadar çok parayı, ki bunun büyük kısmı İsrail lobisinin parasıydı, Thomas Massie'yi yenmek için harcadık ve onu ucu ucuna mağlup edebildik. Massie'nin yenilmesinin tek nedeni, bu büyük paranın yanı sıra ön seçim sisteminin yapısı ve kendisinin bir Cumhuriyetçi ön seçiminde yarışıyor olmasıydı."

Mario Nawfal, Massie'nin seçimindeki yaş gruplarına dair verileri paylaşarak, 18-29 yaş grubunun yüzde 80'inin, 30-44 yaş grubunun yüzde 65'inin ve 45-64 yaş grubunun yüzde 53'ünün Massie lehine oy kullandığını, sadece 65 yaş üstü seçmenlerin yüzde 65 oranında rakibi Edward lehine oy verdiğini belirtti.

Wilkerson bu verilere şaşırmadığını belirterek, "Bu durum kendi sistemimiz hakkında tek başına bir yorumdur. Son zamanlarda sıkça belirttiğim gibi, ben 81 yaşındayım ve gerçekten sandığa gidip oy kullananlar 65 yaşın üzerindeki insanlardır" dedi.

"Trump nükleer anlaşma imzalanmadan hiçbir yaptırımı kaldırmayacağını söylüyor ama bu bir çelişkidir"

Nawfal, İran devlet medyasının barış görüşmeleri sırasında ABD'nin İran'a petrol yaptırımlarını kaldırmayı teklif ettiği yönündeki iddialarını hatırlatarak, Trump'ın "Hayır, bunu duymadım. Onlar bir anlaşma imzalamadan hiçbir kolaylık sağlamayacağım" şeklindeki yanıtını sordu.

Wilkerson, Trump'ın bu tutumunu şu şekilde analiz etti:

"Aslında bu cevap sorunun gerçek karşılığı değil. Soru, bu teklifin yapılıp yapılmadığıdır. Trump 'bir anlaşma imzalarlarsa o ülkeyi yeniden inşa edebiliriz ve halkı için gerçekten iyi bir ülke haline getirebiliriz' diyor ama hiçbir şey teklif etmediğimizi savunuyor. Oysa bir teklifin anlamı tam olarak budur. Trump doğrudan bir cevap vermekten kaçınıyor. Ardından 'çok iyi, yetenekli ve zeki bir halkla muhatabız, umarım bir anlaşma yaparlar' diyerek içi boş yorumlar yapıyor."

İsrail merkezli Kan News kanalının, Trump'ın İran'a yönelik askeri saldırıları desteklemeye meyilli olduğu ancak müzakereler için dar bir kapıyı da açık bıraktığı yönündeki haberini değerlendiren Wilkerson, Körfez ülkelerinin perde arkasındaki yoğun çabalarına dikkat çekti.

Suudi Arabistan'ın, askeri saldırıyı ertelediği için Trump'a teşekkür eden ve Pakistan'ın arabuluculuk rolünü öven açıklaması ile İran Cumhurbaşkanının "Zorlama yoluyla İran'ı teslim olmaya zorlamak bir illüzyondur" şeklindeki beyanını yorumlayan Wilkerson, müzakere dinamiklerine ilişkin şu uyarıyı yaptı:

"Müzakerelerde, özellikle askeri güce sahip olduğunuzda ve bu askeri gücü düşündüğünüz kadar etkili kullanamadığınızda, karşı tarafın taleplerini sürekli artırması tehlikesi her zaman vardır. Ancak İranlıların, samimi bir müzakere sürecine girilmesi ve çok az da olsa bir güven ortamı yaratılması halinde anlaşma yolunun bir kısmını yürümeye yetecek kadar akıllı olduklarını söyleyebilirim. Ancak Trump'ın kabul etmesini zor bulduğum maddeler var. Bunlardan biri, dondurulmuş varlıkların İran'a güvenli bir şekilde iade edilmesidir. Bu, parayı doğrudan teslim etmeniz gerektiği anlamına geliyor çünkü bankacılık sistemine güvenmeyeceklerdir."

Wilkerson, dondurulmuş varlıkların nakit olarak teslim edilmesi sürecinde Obama dönemindeki nükleer anlaşma ile Biden dönemi arasındaki farkı şu sözlerle açıkladı:

"Benim anladığım kadarıyla Sullivan, Blinken ve Biden buradaki asıl engeli oluşturuyordu. Obama nakit parayı teslim etmeye hazırdı ancak onlar buna istekli değildi. İşin yürümesi için fiziksel olarak bu güveni tesis etmeniz gerekir, ki bunun şu anda mümkün olduğunu düşünmüyorum. Bizim bu konu üzerinde çalışan hiçbir diplomatımız yok. Bu konuda çalışan tek diplomatlar Umman veya Pakistan için çalışıyor, bizim için değil. Normalde bu tür uzmanlık gerektiren konular için ayrı ekipler kurarsınız ancak bizde böyle bir hazırlık yok. Trump sadece üçüncü tarafları kullanırken onun müzakerelerde ciddi olduğunu nasıl söyleyebiliriz? Ekibimizden hiç kimsenin İran ekibinden biriyle doğrudan görüştüğünü sanmıyorum."

"Küba'yı çökertmeye çalışmak imparatorluğun bir başka vahim hatasıdır"

Mario Nawfal'ın, Raul Castro ve hükümet üyelerine yönelik iddianameyi sorması üzerine Wilkerson, Küba ile yürütülen gizli diplomasi geçmişini ve ABD'nin mevcut politikasını sert bir dille eleştirdi:

"2005 yılından 2015 yılına kadar neredeyse her yıl o adadaydım. İkinci ve üçüncü kanal diplomasisi üzerinde çalışıyordum. Meksika, Toronto, Washington ve Sao Paulo'da bir araya geldik. Raul Castro ile Obama arasında o dönem anlamlı bir yakınlaşma sağladık. Uçuşlar başladı, adayı hiç görmemiş Kübalılar orayı ziyaret etti. Sonra Joe Biden geldi ve sanki daha önce başkan yardımcısı kendisi değilmiş gibi, Sullivan ve Blinken gibi alışılmış isimler yönetime doluştu ve tüm bunları iptal ettik. Şimdi ise kendimizi aptal durumuna düşürüyoruz."

Wilkerson, Küba'ya uygulanan ambargonun insani boyutuna değinerek bunun toplu bir cezalandırma olduğunu vurguladı:

"Kasırga nedeniyle Santiago de Cuba'da 15 bin ev çatısını kaybetti. Bizler oraya kişisel yardımlar gönderdik ancak ABD yönetimi adayı tamamen çökertmek için her şeyi yapıyor. Raul Castro'nun hala ordudan büyük paralar aldığı yönündeki iddialarla dava açmaya çalışıyorlar. Küba halkını perişan eden şey bizim ambargomuz, ya da onların haklı olarak adlandırdığı gibi, ablukamızdır. Küba'yı çökertmeye çalışmak, Trump'ın çözemediği İran konusundan dikkatleri başka yöne çekmek için mi yapılıyor bilmiyorum, ancak bu, imparatorluğun şu anda yaptığı bir başka vahim hatadır. Tüm dünyanın gözündeki itibarımızı yerle bir ediyoruz."

Bunun Gazze'deki duruma benzediğini ve kolektif bir cezalandırma yöntemi olduğunu belirten Wilkerson, Kübalı gençlerin adayı terk etmek zorunda kaldığını ve ülkenin geleceğinin karartıldığını ifade etti. Eski Genelkurmay Başkanı Colin Powell'ın "Küba sorununun çözümü ablukayı kaldırmaktır, kapitalizm adaya girdiğinde orayı hemen dönüştürür" sözünü hatırlatan Wilkerson, CIA'in de bu yıkıcı politikalara dahil olduğunu belirtti.

Trump'ın "Küba'da çok insanımız var, CIA de orada" şeklindeki açık beyanını komik bulduğunu söyleyen Wilkerson, Marco Rubio'nun hayatı boyunca Küba'ya ayak basmadığını ve geçmişteki iddialarının yalan olduğunu dile getirdi.

"Pakistan birlikleri ABD'nin Suudi üslerini kullanmasını engellemek için orada"

Mario Nawfal'ın Körfez'deki gelişmeler ve Birleşik Arap Emirlikleri'ndeki nükleer santral ile Suudi Arabistan'a yönelik insansız hava aracı saldırılarına dair sorusunu yanıtlayan Wilkerson, bölgedeki askeri dengelerin değiştiğini açıkladı.

Pakistan'ın Suudi Arabistan'a önemli miktarda askeri güç konuşlandırdığını belirten Wilkerson, durumun perde arkasını şu şekilde aktardı:

"Pentagon'un ve şüphesiz Trump'ın kafasındaki asıl soru şuydu: Bu Pakistan güçleri, ABD'nin Suudi Arabistan'daki askeri tesisleri kullanmasını engellemek için mi orada, yoksa Suudi Arabistan'ı İran'a karşı savunmak için mi? Durumu iyi bilenler bana kesinlikle ikinci seçenek olmadığını söylüyor. Çünkü Pakistanlıların hem Riyad ile hem de İran ile anlaşması var. Onların yaptığı şey, ABD'nin Suudi üslerini kullanması planına bir çomak sokmaktır. Suudiler bizim üsleri kullanmamızı engellemekte çok zorlanırdı, askeri olarak bunu yapacak güçleri yok. Ancak Pakistan neden orada? Yaklaşık 6 bin asker, savaş uçakları ve silahlar gönderdiler. Onlar, savaşın kontrolden çıkmamasını ve nihayetinde İran'ın lehine sonuçlanmasını sağlamak için oradalar."

Wilkerson, Körfez monarşilerinin siyasi yapılarına ilişkin radikal bir analiz yaparak, bu yapıların kalıcı olmadığını dile getirdi:

"Birleşik Arap Emirlikleri'nin uluslararası ilişkiler tanımına göre bir ulus olduğunu düşünmüyorum. Sadece diğer insanların tepesinde oturan bir kraliyet ailesidir. Bu durum bir şekilde tüm Körfez ülkeleri için geçerlidir. Suudi Arabistan için de geçerlidir, sadece onların daha büyük bir nüfus sorunu var. Kraliyet ailesini devirebileceklerini hissetseler sokağa dökülecek çok insan var ancak bunu yapamıyorlar çünkü arkalarında yüzde yüz bizim desteğimiz var. Franklin Roosevelt'ten beri anlaşmamız budur: 'Bize petrolü verin, biz de sizin iktidarınızı koruyalım.' 1953'te İran'da demokratik olarak seçilmiş Musaddık'ın devrilmesi de İngiltere'nin savaştan sonra mali olarak çökmesini önlemek için petrol paralarının doğrudan İngiliz hazinesine aktarılması amacıyla yapılmıştı."

"İran'ın demokratik yapısı Körfez monarşilerini korkutuyor"

Körfez monarşilerinin en büyük korkusunun İran'ın kendi rejimlerini tehdit etmesi olduğunu belirten Wilkerson, bu korkunun temel nedenini şöyle açıkladı:

"Körfez monarşileri, İran'ın kendi rejimlerini tehdit etmesinden, yani devrimi ihraç etmesinden korkuyorlar. Ancak Mario, korktukları bir başka şey daha var: İran'da bir demokrasinin olması. Kusursuz bir demokrasi değil belki, ancak seçimler yapılıyor, adaylar belirleniyor ve insanlar oy kullanıyor. Körfez'in diğer yakasındaki monarşiler bundan hiç hoşlanmıyor. Çünkü İran demokrasisi giderek daha gerçekçi bir yapıya bürünüyordu. Karşı tarafta birilerinin kafasını baltayla keserken, diğer tarafta kafaların kesilip kesilmeyeceğini oylayabileceğiniz bir sistemin olması, bu iki yapıyı uzlaştırmayı imkansız kılıyor."

Mülakatın son bölümünde, İsrail televizyonunda yaşanan bir sansür olayına değinildi.

Sunucu Shimon Riklin'in canlı yayında, İsrail ve ABD özel kuvvetlerinin İran'ın İsfahan nükleer merkezine girerek zenginleştirilmiş uranyumu kaçırma planına dair iddialarını dile getirmesinin ardından yayının kesilmesini değerlendiren Wilkerson, olası bir askeri operasyonun sınırlarını çizdi:

"Herhangi bir askeri operasyonun başlaması durumunda kara kuvvetleri komutanı olarak atanacak kişinin iki yıldızlı bir general olduğunu öğrendim. Normalde bu düzeydeki bir operasyona en az üç veya dört yıldızlı bir general komuta eder. Bu durum bana kara unsurunun son derece küçük tutulacağını gösteriyor. Muhtemelen sadece Delta Gücü veya özel ekipler gibi seçkin birliklerin katılacağı, kısa süreli ve nokta hedefli bir operasyon planlanıyor."

İran'ın nükleer tesislerini Kuzey Kore yardımıyla yerin derinliklerine inşa ettiğini belirten Wilkerson, bu savaşın İran'ın nükleer silah edinme konusundaki fikrini kesin olarak değiştirdiğini ifade etti.

Wilkerson, nükleer caydırıcılığın önemini vurgulayarak sözlerini tamamladı:

"Soğuk Savaş yıllarında nükleer tehdit karşısında sağlıklı bir korkumuz vardı. Öğrencilerime o dönem hükümetin dağıttığı sığınak yapma kılavuzlarını gösteriyorum. Bugün bu korkuyu kaybettik. Putin şu anda Rusya tarihinin en büyük nükleer tatbikatını gerçekleştiriyor. Eğer Putin NATO ile bir savaşa girerse ve müttefiklerimiz bizden nükleer şemsiye taahhüdünü yerine getirmemizi isterse, Trump'ın buna hayır diyeceğini düşünüyorum. Beşinci madde taahhüdünü yerine getirmeyecektir. Biz şu anda kendi ellerimizle büyüttüğümüz küçük ülkelerin arkasında durarak Putin gibi rasyonel bir lideri köşeye sıkıştırıyoruz. Ona hareket alanı bırakmıyoruz ve bu çok tehlikeli bir oyundur."