Düşmanın güvenlik doktrinini yeniden şekillendirmek

23 Mayıs 2026

"İsrail askeri düşüncesi Hizbullah karşısında mutlak zafer arayışından vazgeçip tehdidi sürekli kılınan bir savaşla yönetme aşamasına geçmiştir."

YDH - 7 Ekim sonrasındaki askeri tecrübeler, İsrail’in Hizbullah’a karşı geleneksel "caydırıcılık ve mutlak zafer" doktrinini terk ederek, tehdidin yeniden inşa edilmesini önlemeyi amaçlayan uzun vadeli bir "çatışma yönetimi" stratejisine yöneldiğini gösteriyor. El-Ahbar gazetesi yazarı Havra Hubeysi'nin değerlendirmesine göre İsrail strateji çevrelerinde öne çıkan farklı yaklaşımlar; sürekli önleyici darbeler, tampon bölgeler ve örgütün toplumsal/ekonomik altyapısını hedef alan yapısal tasfiye modelleri üzerinde yoğunlaşıyor. Ancak bu yaklaşımlar; net bir zafer tanımının yapılamaması, sahada karşılıklı yıpranmanın getirdiği yüksek maliyetler ve askeri başarıyı kalıcı bir siyasi kazanıma dönüştürecek gerçekçi bir çıkış stratejisinin bulunmaması gibi yapısal açmazlarla karşı karşıya.

7 Ekim sonrası İsrail askeri düşünce yapısında gözlenen kırılmalar, Hizbullah’a yönelik güvenlik doktrininde köklü bir zihniyet değişimini açığa vuruyor.

Artık temel mesele savaş meydanında askeri bir zaferin nasıl kazanılacağı değil; her çatışmanın ardından Hizbullah’ın askeri kapasitesini yeniden inşa etmesinin ve tehdit üretmesinin nasıl engelleneceğidir.

Geleneksel askeri modellerdeki yapısal krizi yansıtan bu dönüşüm, muhatabı tamamen ortadan kaldırmaktansa onun kendini toparlama kabiliyetini yok etmeyi amaçlayan "yeni bir zafer" tanımının aranmasına yol açıyor.

İsrail askeri seçkinleri ve stratejik düşünce merkezleri arasında, Hizbullah ile girilecek bir savaşın alacağı biçime dair çok seslilik hakim.

Dikkat çekici olan husus ise konuya dair fikir beyan eden pek çok uzmanın şu ortak paydada buluşması: Hizbullah’ın artık tek bir ezici darbeyle dize getirilecek sıradan bir askeri örgüt olmadığı; aksine karmaşık sosyal, siyasal ve ideolojik bir doku içinde kendini sürekli yenileyebilen ve darbeleri emebilen hibrit bir yapı olduğu kabul ediliyor.

Bu farkındalık, İsrail’i klasik "caydırıcılık ve mutlak zafer" mantığından, "yapısal engelleme" ve çatışmanın uzun vadeye yayılarak yönetilmesi anlayışına sürüklüyor.

Eran Ortal gibi isimlerin öne sürdüğü bazı yaklaşımlar, Hizbullah’ı silahsızlandırmak amacıyla Güney Lübnan’daki işgali genişletmeye veya Lübnan devletini doğrudan hedef almaya karşı çıkıyor.

Bu yaklaşım, güç dengesini değiştirmenin anahtarı olarak yalnızca güneydeki askeri varlığın yenilgiye uğratılmasına odaklanıyor.

Ne var ki söz konusu tez, askeri yenilginin kendiliğinden siyasi bir kazanıma tahvil edileceğini varsayıyor; Hizbullah’ın küllerinden doğma ve gücünü yeniden tahkim etme kapasitesini göz ardı ediyor ve örgütün esnek, hibrit yapısı karşısında "yenilgi" kavramının sınırlarını netleştiremiyor.

Buna mukabil Meir Ben-Shabbat, angajman kurallarını yıkan, hedef yelpazesini genişleten ve Hizbullah’ın nefes almasına imkan tanıyacak her türlü sükunet dönemini baltalayan kesintisiz bir yıpratma stratejisini savunuyor. Sürekli askeri baskı olmaksızın varılacak siyasi uzlaşıların veya ateşkeslerin, örgüte toparlanması için altın tepside zaman sunacağını ileri sürüyor.

Fakat bu yaklaşım iki temel çıkmaza toslamaktadır: Birincisi, yıpratma savaşının karşılıklı olacağı ve bir sonuca bağlanmaksızın uzayabileceği; ikincisi ise örgütün zayıflatılmasının ardından nasıl bir siyasi manzara öngörüldüğünün belirsizliği. Bu durum, stratejiyi ucu açık bir kısırdöngüye mahkum ediyor.

Ben-Shabbat’ın bu yaklaşımı, "kesintisiz önleyici savaş" kavramıyla bir başka boyuta taşınıyor. Bu kavram; sürekli önleyici darbeleri, uzun erimli yıpratma hamlelerini ve düşmanın soluklanmasına asla izin vermemeyi esas alıyor.

Söz konusu askeri tasarıya, güneydeki sivil nüfusa baskı uygulayarak ve insansızlaştırılmış güvenlik bölgeleri ihdas ederek coğrafyayı yeniden şekillendirme önerileri eşlik ediyor.

Fakat bu vizyon da zaferin net bir tanımının yapılamaması engeline çarpıyor. Dahası, aralıksız baskının toparlanmayı kesin olarak önleyeceği varsayımı sahada karşılık bulmuyor; zira operasyonel gerçekler, Hizbullah’ın uyum sağlama ve yeniden mevzilenme yeteneğine işaret ediyor.

Yossi Mansharof ise zamanın Hizbullah lehine çalışmasını engellemek adına, ateşkesleri reddeden ve askeri baskıyı zamansal bir sınıra tabi tutmaksızın sürdüren "kesintisiz taarruz operasyonu" modelini öneriyor.

Bu model, askeri adımların yanı sıra örgütün toplumsal tabanını hedef almayı, sosyal ve siyasal alternatifler inşa etmeyi, teknolojik ve istihbari üstünlüğe yaslanmayı öngörüyor.

Fakat bu tasarı, zamandan bağımsız yapısı nedeniyle yapısal bir meydan okumayla karşı karşıya. Operasyonların durduğu her an örgütün toparlanması anlamına geleceğinden, bu strateji toplumsal olarak kenetlenmiş ve esnek bir düşman karşısında yüksek insani ve operasyonel maliyetli, bitimsiz bir yıpratma savaşına dönüşüyor.

Diğer taraftan Misgav Enstitüsü, daha katmanlı bir çerçeve sunarak Hizbullah’ın yalnızca askeri bir güç değil, kök salmış toplumsal ve siyasal bir inşa olduğunu savunuyor.

Dolayısıyla örgütle mücadele; finans kaynaklarını, kurumları, sivil meşruiyeti ve toplumsal yapıyı içeren bütüncül bir ağı hedef alan "yapısal bir tasfiyeyi" gerektiriyor.

Bu senaryoya, Güney Lübnan’da uzun vadeli bir İsrail askeri varlığı eşlik ediyor. Ne var ki böylesi bir "yapısal tasfiyenin" gerçekleştirilmesi, salt askeri gücü aşan siyasi, ekonomik ve sosyal araçların seferber edilmesini zorunlu kılıyor. Üstelik uzun vadeli yapısal baskı, çatışmayı bitirmek yerine onun varlık gerekçelerini yeniden üretme riskini barındırıyor.

Meir Finkel ise 2023 öncesindeki "karşılıklı caydırıcılık" deneyimini eleştirerek işe başlıyor ve bu dönemin Hizbullah’ın palazlanmasına zemin hazırladığını savunuyor. Bu nedenle güneyde kurulacak bir güvenlik şeridi, kesintisiz darbeler ve sürekli önleyici eylemlerle örgütün yeniden yapılanmasının önüne geçilmesi gerektiğini savunuyor.

Askeri gücün sınırlarını kabul etmesine rağmen, onu hala temel araç olarak görmesi, Finkel’in yaklaşımında bir çelişki yaratıyor: Gücün nihai zaferi getiremeyeceğini teslim etmek ama aynı gücü kalıcı bir tehdit yönetimi aracı olarak kullanmak. Buradaki asıl açmaz, sürekli bir tehdidin, uzun vadeli bir yıpranmaya girilmeden veya gerilimin kontrolü kaybedilmeden nasıl yönetileceğidir.

Assaf Orion ise askeri faaliyetleri siyasi ve güvenlik düzenlemeleriyle harmanlayan daha temkinli bir yaklaşım öneriyor. Bu yaklaşım, Litani Nehri’ne kadar tampon bölgeleri ve operasyonel kontrolü içeren bir "güvenlik sınırı" oluşturulmasını öngörüyor.

Fakat kalıcı bir güvenlik varlığına dönüşecek bu model, sahada sürekli sürtüşmelere yol açarak yeni bir direniş iklimini besleme potansiyeli taşıyor. Ayrıca bu formül, füze tehdidini tamamen bertaraf etmeyi veya uzun vadeli istikrarı tesis etmeyi garanti edemiyor.

Genel eğilime bakıldığında, İsrail askeri düşünce dünyasının caydırıcılık mantığından "tehdidin yeniden oluşmasını engelleme" zihniyetine evrildiği görülüyor.

Bu dönüşüm, Hizbullah ile mücadelenin sınırlı bir askeri çatışma değil; zamana, coğrafyaya ve meşruiyete yayılan geniş soluklu bir savaş olduğunun kabulüdür.

Söz konusu kabullenme; kesintisiz baskı, uzun vadeli yıpratma, önleyici darbeler ve güvenlik bölgeleri ihdas etmenin yanı sıra sivil çevreyi tehdidin yalnızca bir çevresi değil, doğrudan bir parçası olarak gören yeni bir doktrini besliyor.

Bu süreçte, siyasi çözümlere, uluslararası arabuluculuğa ve Lübnan ordusuna duyulan güven aşınırken; Hizbullah’ın bölgesel bir ağın parçası olduğu gerçeğinden hareketle Lübnan cephesi ile İran arasındaki bağ daha güçlü şekilde kuruluyor.

Bu çerçevede hedef artık sadece askeri yetenekleri zayıflatmak değil; direnme ve toparlanma yeteneğine sahip hibrit bir güç olan "Hizbullah modelini" çökerterek, onu tehdit üretemez hale gelmiş, gücü tükenmiş bir yapıya dönüştürmektir.

Hizbullah’ın 2024 ve 2026 savaşlarının ardından sergilediği toparlanma refleksi, İsrail’deki bu zihniyet değişimini daha da derinleştiriyor. Tecrübeler göstermiştir ki, lider kadroların suikastlarla tasfiye edilmesi ve geniş çaplı yıkımlara rağmen yoğun askeri darbeler örgütün yeniden inşasını engelleyememiştir. Bu durum, meselenin darbenin şiddetinde değil, yapının kendini onarma kapasitesinde olduğu inancını pekiştirmiş; hedef tahtasına doğrudan askeri gücü değil, "gücü üreten toplumsal ve yapısal zemini" yerleştirmiştir.

Buna karşın, sahada karşılaşılan başarısızlıklar pek çok sınırı da gözler önüne seriyor: Uluslararası siyasi baskılar, hibrit savaş taktikleriyle mücadeledeki yetersizlik, hava üstünlüğünün sınırları ve bütüncül bir stratejinin yokluğu. Ayrıca yıpranmanın tek taraflı olmadığı, uzun vadeli her baskının iki taraf için de ağır faturalar ürettiği anlaşılıyor.

Bu stratejik tasarımın merkezindeki gedikler ise şunlardır: Zaferin net bir tanımının bulunmaması, stratejik bir bitiş noktasının öngörülmemesi ve askeri seçeneklerin etki-tepki sarmalına sıkışması.

Zafer kazanılamadıkça gerilim daha da tırmandırılmaktadır. Sivil çevreye baskı uygulayarak toplumsal desteğin çözüleceği varsayımı ise bu desteğin ideolojik ve kimliksel derinliğini ıskalamaktadır.

Ek olarak, yeniden yapılanmayı engelleme ve kalıcı güvenlik kontrolü gibi iddialı hedefler ile sahadaki gerçek askeri kapasite ve bu savaş tarzının maliyeti arasında ciddi bir tezat bulunmaktadır.

Sunulan vizyonlarda ne net bir çıkış stratejisi ne de Hizbullah’ın zayıflatılması sonrasında Lübnan devletinin veya bölgesel dengelerin alacağı biçime dair bir öngörü yer almaktadır.

Nihayetinde, İsrail askeri düşüncesi Hizbullah karşısında mutlak zafer arayışından vazgeçip tehdidi sürekli kılınan bir savaşla yönetme aşamasına geçmiştir. Ancak bu yeni doktrin de şu temel soruyu yanıtlayamamaktadır: Askeri üstünlük, ucu açık bir yıpratma savaşına veya kontrolsüz bir tırmanmaya saplanmadan, nasıl sürdürülebilir ve kalıcı bir siyasi neticeye dönüştürülecektir?

Çeviri: YDH