
YDH- İsrail uzmanı Filistinli yazar Hasan Lafi, el-Meyadin platformunda yer alan yazısında, İsrail'in uzun süre Hamas'ı "yönetilebilir bir tehdit" olarak görüp, aslında bu yapının kendi kendini besleyen bir kuluçka merkezine dönüşmesini izlemesini, stratejik bir "körlük" olarak nitelendiriyor. İsrail'in son yirmi yılda geçirdiği ideolojik dönüşümün zaten 7 Ekim'e giden yolu döşediğini savunan Lafi, işgal varlığının artık "siyasi çözüm" ihtimalini masadan tamamen kaldırdığını ve güvenliği, hukuk veya diplomasi ile değil, "sahada kurulan kalıcı askeri egemenlik" ile tanımladığını vurguluyor.
✱✱✱
7 Ekim, yalnızca çağdaş İsrail tarihindeki büyük bir güvenlik zafiyetinin ötesinde; son yirmi yıldır ülkenin stratejik zihniyetine yön veren algı sisteminin de çöktüğü andı.
Bu saldırı, sadece istihbarat üstünlüğü ve kontrol sağlama becerisine dair tüm varsayımları paramparça etmekle kalmadı; aynı zamanda İkinci İntifada'nın bitişinden bu yana İsrail’in Filistin’e ve bölgesel çevresine yönelik politikalarının üzerine inşa edildiği o teorik çerçeveyi de yerle bir etti.
Ancak yaşanan dönüşümleri yalnızca savaşın doğrudan bir sonucu olarak okumak, durumu fazlasıyla basitleştirir.
7 Ekim, aslında yeni bir doktrin doğurmaktan ziyade, İsrail'in siyasi ve güvenlik yapılanmasında uzun süredir devam eden bir değişimi gün yüzüne çıkardı; üstelik bu sürece, daha önce görülmemiş bir halk ve kurumsal meşruiyet kazandırdı.
Olay, yıllar önce—özellikle barış sürecinin çöküşü ve milliyetçi-dindar sağın İsrail siyasetinde egemen güç olarak yerleşmesiyle—başlayan o dönüşüm için adeta bir "tarihsel hızlandırıcı" işlevi gördü.
2000'li yılların ortalarından itibaren İsrail’de, çatışmayı çözmek yerine "çatışmayı yönetme" fikrine dayalı bir güvenlik yaklaşımı filizlendi.
İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu tarafından "çözümsüzlük doktrini" adıyla sahiplenilen bu anlayış; istikrarın; askeri caydırıcılık, ekonomik çevreleme, coğrafi ayrışma ile teknolojik ve istihbarat üstünlüğünün birleşimiyle korunabileceğini varsayıyordu.
Bu çerçevede İsrail, Hamas'ı tamamen tasfiye etmek yerine örgütün "yönetilebilir bir çatışma" sınırlarını aşmasını engellemeye odaklanmıştı. İsrail hükümetleri, tehdit kontrol edilebilir sınırlar içinde kaldığı sürece Gazze'de silahlı bir otoritenin varlığına göz yumdu.
Ne var ki 7 Ekim, "kontrol altına alma" stratejisinin sınırlarını ifşa ederek, yönetilebilir olduğu düşünülen bu ortamın aslında büyük bir patlamaya gebe olduğunu kanıtladı.
Dolayısıyla İsrail'in resmi söylemi artık sadece "caydırıcılığı yeniden tesis etmekten" değil; aynı zamanda benzer bir tehdidi besleyecek askeri ve örgütsel yapıları, o otoriter kuluçka merkezlerini kökten kurutmaktan bahsediyor.
Bu bağlamda, Benjamin Netanyahu'nun "7 Ekim'den önce yaşananlar bir daha asla yaşanmayacak" çıkışı, sadece savaşın yarattığı şoku ifade etmiyor; aynı zamanda eski doktrinin sona erdiğini de resmen ilan ediyordu.
Mevcut değişimin kökleri, son savaştan çok daha eskiye dayanıyor. Oslo Anlaşmaları'nın çöküşünden bu yana İsrail'in siyasi bir çözüm ihtimaline duyduğu inanç giderek aşındı.
2000 yılındaki İkinci Filistin İntifadası, bu süreçte belirleyici bir dönüm noktası oldu; zira İsrail bilincinde, geri çekilmenin veya toprak tavizlerinin istikrara değil, aksine şiddetin tırmanmasına yol açtığı fikrini pekiştirdi.
Ardından gelen tek taraflı çekilme ve Hamas'ın Gazze'yi ele geçirmesi, İsrail sağının elinde, geri çekilme ve yerleşim teorisinin çöktüğüne dair "pratik bir kanıt" olarak kullanıldı.
Bu dönemde İsrail solu, sadece sandıkta değil, ideolojik düzeyde de ciddi bir irtifa kaybetti. Buna karşılık milliyetçi ve dini akımlar, İsrail'in güvenliğini siyasi anlaşmalardan bağımsız olarak, askeri güçle sahada kurulan kalıcı bir egemenlik meselesi şeklinde yeniden tanımladı.
Bu dönüşüm sadece siyasi ve askeri yapıyla sınırlı kalmadı; İsrail toplumunun psikolojik ve siyasi dokusuna da işledi.
Yerleşim hareketinin sembolik statüsü ulusal-dini hareketin yükselişi karşısında güçlenirken, bu yeni yaklaşım; güvenliği çoğu durumda diplomatik, ekonomik ve hatta hukuki mülahazaların dahi üzerinde, temel bir değer olarak konumlandırdı.
Dolayısıyla son yirmi yılda milliyetçi ve dindar sağ partilerin istikrarlı yükselişi, yalnızca dönemsel bir seçim başarısı değil, İsrail toplumunda gerçekleşen yapısal bir değişimin tezahürüdür.
Geleneksel İsrail güvenlik doktrini tarihsel olarak caydırıcılık, hızlı ve kararlı eylem, savaşı düşman topraklarına taşıma ve erken uyarı prensipleri üzerine kuruluydu.
Ancak 7 Ekim sonrası dönem, Başbakan Netanyahu'nun "ezici zafer" olarak nitelendirdiği ve "stratejik önleme" olarak tanımlanabilecek daha geniş bir kavrama doğru kademeli bir geçişi işaret ediyor.
Bu yeni yaklaşım, bir tehdit ortaya çıktıktan sonra ona yanıt vermekle yetinmiyor; aynı zamanda o tehdidi doğuran ortamın oluşmasını kökten engellemeyi hedefliyor.
Bu vizyon; uzun vadeli askeri operasyonları, savaş alanlarının genişletilmesini ve sınır ötesinde önleyici saldırılar düzenlenmesini kapsıyor.
Bu doğrultuda İsrail, son dönemde Hizbullah ve İran ile açık bir bölgesel sürtüşme yaşarken, Suriye topraklarındaki operasyonel alanını ve askeri kontrolünü genişletti, Yemen’de ise uzun menzilli operasyonlara imza attı.
Zira bu yeni vizyon, rakiplerin askeri yeteneklerini biriktirmesine izin vermeyi, tahammül edilemez bir varoluşsal tehdit olarak görüyor.
Bu değişim İsrail askeri söylemine de yansıdı. Ordunun eski sözcüsü Daniel Hagari'nin, 7 Ekim'de askeri kurumun "İsraillileri korumakta başarısız olduğunu" itiraf etmesi; İsrail güvenlik kültüründe son derece nadir görülen ve mutlak istihbarat kontrolü öncülüne dayanan sisteme olan güvenin çöktüğünü gösteren önemli bir dönüm noktası oldu.
Savaşın İsrail'de yeniden tetiklediği en belirgin düşünsel değişimlerden biri, ideolojik faktörün tekrar güçlü bir şekilde ön plana çıkmasıdır.
Meir Ben-Shabbat ve Asher Friedman, Foreign Affairs dergisinde yayımlanan "7 Ekim Sonrası İsrail'i Yönlendiren Güvenlik Stratejisi" başlıklı makalelerinde bu tezi savunurlar.
On yıllar boyunca İsrail elitinin büyük bir kısmı—özellikle laik geçmişe sahip olanlar—çatışmayı caydırıcılık ve geçici çözümlerle yönetilebilecek siyasi veya ulusal bir anlaşmazlık olarak ele almıştı.
Ancak 7 Ekim’in yarattığı şok, İsrail yönetimindeki geniş kesimlerin, bölgedeki bazı aktörlerin geleneksel yöntemlerle dizginlenemeyecek ideolojik sistemler tarafından yönlendirildiği gerçeğini kabullenmesine yol açtı.
Bu nedenle İsrail'in milliyetçi ve dindar söylemi yeniden gün yüzüne çıktı; çatışma, artık bir "sınır anlaşmazlığı" olmaktan çıkarılıp "varoluşsal" bir mücadele olarak tanımlanmaya başlandı.
Bu değişim, İsrail siyasi düşüncesinde diplomatik yaklaşımların önemini yitirmesini, buna karşılık ulusal ve yerleşimci boyutlarıyla sert bir güvenlikçi yaklaşımın yükselişini kısmen açıklıyor.
Mevcut dönüşüm İsrail’e askeri inisiyatif konusunda daha geniş bir alan açsa da, toplumun bu yeni doktrinin sonuçlarını göğüsleme kapasitesi üzerine karmaşık bir ikilem yaratmaktadır.
Sınırlama politikasından "sürdürülebilir kararlılık" politikasına geçiş; pratikte daha uzun süreli savaşlar, artan ekonomik kayıplar, yedek kuvvetlerde sürekli seferberlik ve İsrail'in uluslararası imajının kademeli olarak aşınması anlamına geliyor.
Bu durum, çok daha derin bir stratejik soruyu beraberinde getiriyor: Son derece değişken ve birbirine bağlı bölgesel bir ortamda, uzun vadeli istikrarı yalnızca askeri güçle sağlamak mümkün mü?
İsrail tarihsel olarak açık bir askeri üstünlük kurmayı başarmıştır; ancak emekli Tümgeneral Amos Yadlin dahil birçok stratejistin de doğruladığı gibi, İsrail elde ettiği askeri başarıları istikrarlı siyasi düzenlemelere dönüştürmekte her zaman zorlanmıştır.
Bu nedenle yeni doktrin, potansiyel taktiksel etkinliğine rağmen ülkeyi açık ve kalıcı bir çatışma modeline itebilir.
Güvenlik, bu modelde nihai çözümlere ulaşmaktan ziyade, kesintisiz bir yıpratma sürecini yönetmekle eşdeğer hâle gelmektedir.
İronik olan şudur ki; 7 Ekim'in tekrarını önlemeyi amaçlayan bu yeni doktrin, İsrail'i yavaş yavaş kalıcı bir seferberlik ve ucu açık bir yıpratma sarmalına sürükleyebilir; bu durum da askeri üstünlüğü, uzun vadeli stratejik bir yüke dönüştürebilir.
Öyleyse asıl soru şudur: Bu dönüşümler, İsrail doktrininin başarılı bir şekilde yeniden kurulmasını mı temsil ediyor, yoksa bir caydırıcılık krizinden uzun vadeli bir "yıpratma krizine" geçişin ifadesi mi?
Daha da önemlisi: İsrail toplumu, geçici bir istisna yerine kalıcı bir çatışmayı "normal" kabul eden bir doktrinin maliyetini karşılayabilecek siyasi, psikolojik ve ekonomik kapasiteye sahip mi?
Çeviri: YDH