
YDH - El-Ahbar gazetesinin konuk yazarlarından İmad Atullah, yapay zekanın ve sosyal medyanın başlangıçta taşıdığı vaatlerle sonrasında ortaya çıkan toplumsal sonuçlar arasında paralellik kurarak, İsrail ile olası bir "normalleşme barışı"nın da benzer yanılsamalar ürettiğini vurguluyor. Yazara göre mesele niyetlerden çok teşvik mekanizmaları ve güç dengeleriyle ilgili; askeri, iktisadi ve teknolojik bakımdan ezici üstünlüğe sahip bir yapıyla kurulacak ilişkinin eşitler arası bir barış üretmeyeceği. Lübnan'ın böyle bir süreçte iktisadi, kültürel ve siyasal bağımsızlığını aşamalı biçimde yitirme riski taşıdığını ifade eden Atullah, Oslo süreci örnek gösterilerek geçmiş deneyimlerin de benzer sonuçlar doğurduğunu kaydediyor.
"Normalleşme barışı"nda ne olduğunu anlamak istiyorsak, önce yapay zekada ne olduğunu anlamamız gerekiyor.
Teknolojinin bize vaat ettiklerinden sürekli etkileniyoruz; buna karşılık onun bize neler yapabileceğini kimi zaman gözden kaçırıyoruz.
Sosyal medyanın insanları birbirine yaklaştıracağını, bireyin yalnızlığını kıracağını, dünyayı daha açık ve bilinçli hale getireceğini sanmıştık.
Oysa neredeyse tam tersini gördük; platformlar bizi ekranlarına bağımlı hale getirdi, siyasal ve toplumsal algıyı zehirledi, sonunda da kaygı ve depresyonun en yaygın olduğu kuşakları ortaya çıkardı.
Tesadüf mü? Hayır. Bu, insanı gözetmek yerine dikkati ne pahasına olursa olsun kendine çekmeye dayalı teşvik düzeninin doğal sonucuydu.
Aynı ders, Siyonist varlıkla "barış" fikrini pazarlayanlar için de geçerli. Mesele, Aşrefiye'deki "büyükelçilik" önünde vize kuyruğuna girip Yafa/Tel Aviv'de bir "viski kadehi" arayanların hayallerinden çok daha karmaşık ve çok daha tehlikeli.
Bu barışın savunucuları "mümkün olanı" hayal ediyor, fakat "muhtemel olanı" görmeyi reddediyor. Öteki Lübnanlıdan nefret edenleri ve onların rövanşçı dürtülerini bir kenara bırakalım; çoğunluğun onurlu ve sakin bir hayat sürmesini isteyenlere bakalım.
İstikrardan, yatırımlardan, turizmden, yeniden imardan ve dünyaya açılmaktan söz ediyorlar; tıpkı sosyal internet kuşağının daha insani bir dünya kurulacağına inanması gibi. Ne var ki siyaset de teknoloji gibi niyetlerle değil, teşvik mekanizmaları ve güç dengeleriyle anlaşılır.
Bana teşvikleri gösterin, size sonuçları göstereyim. Teknoloji kullanıcılarının da jeopolitik meraklılarının da bildiği temel kural budur.
Bu şifreyi çözmek için Kissinger zekasına ihtiyacımız yok; Baabda meraklıları bile yeter. Sosyal medyanın yol açtığı felaketleri ve yapay zekanın risklerini açıklayan bu kural, askeri ve teknolojik bakımdan üstün, nükleer silahlı bir varlık ile Lübnan gibi kırılgan, yorgun, parçalanmış; egemenliği ve dijital alanı aşındırılmış bir ülke arasındaki "barışı" anlamak için de geçerli.
Çünkü mesajlar daha başlangıçta okunur. Siyonist varlık Lübnan toprağını işgal ediyor, istediği zaman bombardıman düzenliyor, sivilleri öldürüyor, kasabaları yerle bir ediyor, devleti ve orduyu aşağılıyor, Lübnan'ı açık bir güvenlik sahası gibi görüyor.
Böylesine devasa güç eşitsizliğinden hangi eşitler arası barış doğabilir? Bu, güçlü tarafın şartlarına göre Lübnan'ı yeniden biçimlendirme sürecinden başka bir şey değil.
Asıl felaket, Lübnanlıların küçük ama gürültülü bir kesiminin "barış"a, insanların yapay zekaya baktığı gibi bakması. Çocuksu bir hayranlıkla vaatlere kapılıyor, sonuçları belirleyecek gerçek yapıyı ise ya bilinçli ya da safça görmezden geliyorlar.
Belki de asıl gerçek şu rahatsız edici soruda gizli: Her alanda ezici üstünlüğe sahip, fakat en temel ahlaki ve tarihsel meşruiyetten yoksun Frankeştaynvari bir varlıkla iktisadi, güvenlik ve kültürel normalleşme ağına giren zayıf bir ülkeye pratikte ne olur? Lübnan ekonomisine ne olur? Siyasal karar alma süreçlerine? Zaten çıkar ilişkileriyle kuşatılmış medya diline? Kayıtlı hafızasına? Üniversitelerine? Geriye kalan egemenliğine? Suyuna ve gazına? Güney halkına? Evlerin anahtarlarına ve Filistinli mültecinin yurduna dönüş hakkına? Ve bütün felaketlere rağmen kültürel bağımsızlığından bir parça koruyabilmiş tarihsel Lübnan çeşitliliğine?
Kaldı ki Siyonist varlığın, "Büyük Vaat Edilmiş Topraklar" tasarıları ortadayken, Lübnan'ın yeniden toparlanması için gerçekten bir teşviki var mı?
Sosyal medya toplumları askeri işgal olmadan dönüştürdü; yalnızca teşvikler, algoritmalar ve psikolojik bağımlılık yoluyla.
Öyleyse gelişmiş ve karanlık istihbarat aygıtlarına, uluslararası nüfuz ağlarına, ekonomik ve teknolojik üstünlüğe, uzun bir terör, sızma ve parçalama geçmişine sahip bir varlık söz konusu olduğunda ne olacak?
Bugünkü yorgun haliyle Lübnan'ın bütün bunları sindirip giderek daha bağımlı, daha parçalanmış bir ekonomik, güvenlik ve kültürel uzantıya dönüşmeden ayakta kalabileceğini düşünen var mı?
Her mezhepten yurttaşın yerleşimcilere hizmet etmek için birbirine rakip hale geldiği, Lübnanlının Lübnanlıya karşı konumlandığı ulusal parçalanma kabusunu tasavvur etmek gerçekten bu kadar mı zor?
Bu yatıştırıcı söylemi daha önce de duyduk. Filistinliler Oslo sürecinde otuz yıl boyunca aynı aldatmacayı dinledi. O zaman da bölgenin değiştiği, "tarihi fırsat"ın kabul edilmesinin gerçekçiliğin gereği olduğu söylenmişti.
Sonuç ise güç dengesizliğinin kalıcı hale gelmesi ve fırsatın geri dönülmez biçimde yok edilmesi oldu.
Böylece "topraklarımızdaki başkalarının savaşından" bıkan herkesin unutmaması gereken gerçek yeniden ortaya çıktı: Bunlar dün de bugün de aynı varlığın bizim topraklarımızdaki savaşlarıydı.
Aynı durum sosyal medya için de yaşandı. Teknoloji dünyasının büyük mühendisleri yıllarca uyarıları görmezden geldi; ardından toplumları içeriden kemiren bir düzenin kurulmasına katkı sunduklarını çok geç fark ettiler.
Elbette herhangi bir tarafla, eğer gerçekten saygı duyuyorsa, soyut bir insani değer olarak barış fikrine karşı değiliz. Sorun, barışın güç dengelerini kalıcılaştırmak için dayatıldığı bağlamda ortaya çıkıyor.
Lübnan bugün, savaşların tam olarak başaramadığını tamamlamak üzere "barış"ın ölümcül sopanın sahadaki devamı, Washington'daki yumuşak havucun ise tamamlayıcı unsuru haline getirilmesi tehlikesiyle karşı karşıya: Direniş gücünü parçalamak, egemenliği ortadan kaldırmak ve ülkeyi Siyonist varlığın Lübnan ile bölge üzerindeki hakimiyetine uygun biçimde yeniden mühendislikten geçirmek.
Yapay zeka bize sert bir ders verdi: Vaatkar görünen her şey güvenli değildir; muhtemel fayda taşıyan her şey varoluşsal risklerden arınmış sayılmaz.
Teknoloji kanseri tedavi edebilir; ama aynı zamanda Lübnan ve Gazze kentlerinde deneyimlediğimiz türden benzeri görülmemiş yıkım araçları da üretebilir. Barış da böyledir.
Refah vaat edebilir; fakat düşmanın refahının bizim zararımıza büyüdüğünü, bize ise yalnızca kırıntıların bırakıldığını biliyoruz. Dahası, yeterli bağışıklığa sahip olmayan bir ülkeyi uzun vadede çözmeye dönük dinamikleri içinde taşıdığını da biliyoruz.
Duyguları, ideolojileri ve sonunda kadehleri kendi başlarında parçalanacak ahmakları bir yana bırakalım. Mesele sınırlı siyasal basiret ve paketlenmiş vaatlerden kolayca etkilenen toplum meselesi.
Toplumlar yalnızca silahla değil, yankılı vaatlerle de yıkılır; ama bedeli ödemeden önce teşvik düzenini anlayabilenler ayakta kalır.
Gürültücü kesim, ne yakın tarihten ne de bölgenin geçmişinden, sonuçlar ortaya çıkmadan önce muhtemel akıbetlere bakmayı öğrenebildi.
Lübnan'ın ve güneyinin bedelin kendisi haline gelmesinden önce bunu yapmak gerekiyordu.
Teknolojinin dünyaya ne yapacağını, onu yöneten teşvikleri anlarsak öngörebiliriz. Aynı şekilde eşitsiz bir "barış"ın Lübnan'a ne yapabileceğini de, yeterli cesareti gösterip gerçekliğe onu görmek istediğimiz gibi değil, olduğu haliyle bakabilirsek öngörebiliriz.
Çeviri: YDH