Lübnan Cumhurbaşkanı Jozef Aun, düşmanın taleplerini karşılamak için sınırları zorluyor

25 Mayıs 2026

"Halk arasında kullanılan ifadeyle artık 'utanma duvarını yıkan' Aun, eldivenleri de çıkardı ve görüşlerini hiçbir çekince göstermeden dile getirmeye başladı."

YDH - El-Ahbar gazetesinin genel yayın yönetmeni İbrahim Emin, bugünkü köşe yazısında Cumhurbaşkanı Jozef Aun ile Başbakan Nevaf Selam'ın, Hizbullah'ın silahsızlandırılmasını ve İran'ın Lübnan üzerindeki etkisinin sınırlandırılmasını merkeze alan bir siyasi çizgi izlediğini vurguluyor. Emin'e göre Aun, İsrail'le normalleşme fikrine açık yaklaşıyor; yeniden imar sürecinin İran ya da Hizbullah üzerinden yürütülmesine karşı çıkıyor. Emin, ayrıca ABD destekli "niyet beyanı" taslağının, güvenlik düzenlemeleri ve silahsızlandırma şartları üzerinden Lübnan'ın siyasi yapısını yeniden şekillendirmeyi amaçladığını belirtiyor.

Cumhurbaşkanı Jozef Aun ile hükümet işlerinden sorumlu yardımcısı Nevaf Selam'ın sorunu, çevremizde yaşananları kavrayamamaları değil; direnişe herhangi bir kazanım sağlayacak hiçbir çöümü istememeleri.

Tutumlarına hakim olan nankörlüğün yanı sıra, ne direnişçilerin fedakarlıklarını ne de halkın savaşın yükünü taşımasını takdir ediyorlar.

Her ikisi de, düşünce ve kurtuluş hareketi olarak direnişle bağı olan herkese karşı ölüm derecesinde düşmanca bir konumda duruyor.

Bu yüzden savaşı sona erdirmeye ve düşmanın çekilmesine yönelik her girişimi engellemek için ellerinden geleni yapmaları şaşırtıcı değil.

Son 36 saatte Aun, Selam ve diğerlerinin yaşadığı tabloyu anlatsak insanlar inanmayabilir. Dünyadan gelen haberleri nasıl takip ettiklerini, Amerikalı yetkililerle temas kurma çabalarının her başarısızlığında nasıl daha da gerildiklerini...

Gerçek anlamıyla söylemek gerekirse, halk bugün Aun ile Selam'ın psikolojik olarak Benyamin Netanyahu'yla aynı ruh halini paylaştığını düşünebilir. İran'la yapılacak ve Lübnan'a temas edecek herhangi bir anlaşmayı reddediyorlar.

Dahası, İsrail'in Amerika'nın Lübnan'a yönelik savaşı durdurma talebini geri çevireceğine bahis oynuyorlar; evet, açıkça buna güveniyorlar.

Bu artık psikolojik destek gerektirecek bir tabloya dönüşmüş durumda. Çünkü Aun, özellikle cumartesi gecesi Donald Trump'ın bölge liderleriyle yaptığı telefon görüşmeleri açıklandıktan sonra, "arkadaşı Trump"tan gelecek telefonu bekleyerek elini bir an olsun telefondan çekmedi.

Oysa kendisine defalarca, Amerikan başkanının gündeminde yer almadığı; Beyaz Saray'a giriş kartı almak istiyorsa Trump'a somut bir fayda sunması gerektiği anlatılmıştı. Aun'un gerilimi zaten uzun süredir yüksekti; zira Trump'ın onayını almak için gereken her tavizi vermeye hazır olduğunu göstermiş, İsrail'le doğrudan müzakerelerde ilerlemişti.

Ancak Trump, Aun'un Lübnan usulü bir manevra yaptığını düşündü. Bu yüzden onu sınamaya karar vererek Beyaz Saray ziyaretini Netanyahu'yla yapılacak bir görüşmeye bağladı.

Yine de kapıyı tamamen kapatmadı; tek şartı, Lübnan ordusunun Hizbullah'a ateş açmaya başladığı haberinin gelmesi. O zaman Trump, bu savaşta yardım istemek üzere Washington'a gelecek Aun'u kabul etmeyi düşünecek.

Dosyamızı hiç değilse bir hafta erteleyin!

Buna rağmen Aun ile hükümetteki yardımcısı Selam, İran-Amerika anlaşmasının Lübnan'ı kapsamaması için dünyanın dört bir yanıyla temas kurmayı sürdürdü.

Washington'dan, adımı yalnızca bir hafta ertelemesini; savaşın durdurulmasını da 29 Mayıs'taki güvenlik hattı toplantılarıyla 2 Haziran'daki siyasi oturumun sonucu haline getirmesini istiyorlar.

Buna karşılık Lübnan'ın, Amerikalıların üç haftadan uzun süre önce hazırladığı "niyet beyanı" belgesini imzalaması öngörülüyor.

Cumhurbaşkanlığı Sarayı'ndaki seferberlik yalnızca telefon trafiğiyle sınırlı değil. Aynı zamanda yoğun bir tehdit ve korkutma kampanyası yürütülüyor.

Aun'un doğrudan söylemediklerini danışmanı Jean Aziz açıklıyor. Siyasetçiler ve gazeteciler önünde, "Müzakerelerde hedeflediğimiz şey, önce ateşkesin sağlanması; ardından çekilmenin, esirlerin serbest bırakılmasının, Lübnan ordusunun konuşlanmasının ve yerinden edilenlerin dönüşünün gerçekleşmesi. Sonrasında ise İsrail'le kara sınırının belirlenmesine ilişkin bir anlaşmaya varılması" diyor.

Ancak Aziz hemen ardından bu sürecin "Lübnan'ın Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına bağlılık göstermesini gerektirdiğini" ekliyor.

Parti buna yanaşmaz ve kaderini İran hattındaki gelişmelere bağlamayı sürdürürse, çok daha sert bir İsrail savaşıyla karşılaşacağını; İsrail'in işgalini bütün güneye, Avvali Nehri'ne kadar genişleteceğini, girdiği tüm köy ve kentleri yıkacağını söylüyor.

Aziz sözlerini şöyle sürdürüyor: "Hatta bazı Batılı temsilciler bize, İsrail parlamentosunda Güney Lübnan'ın bir bölümünü İsrail'e ilhak etmeyi öngören bir yasa hazırlığının konuşulduğunu aktarıyor. Golan Tepeleri'nde olduğu gibi Donald Trump da böyle bir adımı tanıyabilir."

İşgal otoritesi çevrelerinde de bu tehditleri destekleyenler var. UNIFIL'de görevli üst düzey bir subaya dayandırılan değerlendirmelerde, "Lübnan Hizbullah'ın silahsızlandırılmasına ilişkin uygulanabilir bir plan konusunda ilerleme kaydetmezse, İsrail büyük bir askeri tırmanışa yönelecek; Nebatiye, Sur ve Batı Bekaa'ya kadar ilerleyecek.

Beyrut ile Dahiyle'ye yönelik hava saldırıları da yeniden başlayacak" deniliyor. Amaç, Lübnan hükümetini biçim ve içerik bakımından daha fazla taviz vermeye zorlamak.

Subay ayrıca İsrailli askerlerden duyduğu kadarıyla, "Netanyahu'nun Hizbullah tamamen tasfiye edilmeden Lübnan'la savaşı sona erdirmek istemediğini" aktarıyor.

Aun yeniden imarı değil, barışı hızlandırmak istiyor

Aun, direnişe, onun rolüne, tabanına ve İran'a ilişkin gerçek tutumu konusundaki muğlak çizgiden çıkmaya karar verdikten sonra, iki yıl önce ya da daha yakın zamana kadar onun hakkında yanılsama taşıyanların gözündeki perdeyi de kendi elleriyle kaldırmayı seçti.

Belki böylece direniş cephesinden ve onu destekleyenlerden, bu yönetimle yalnızca Aun'a değil bütün iktidar yapısına karşı yeni bir strateji geliştirecek birileri çıkar.

Bu durumda hükümeti düşürmek, Selam'ın yerine başka birini getirmek için değil; iktidar kurumlarındaki siyasi dengeyi değiştirmek, daha da önemlisi Aun'un her gün çiğnediği anayasayı yeniden esas haline getirmek ve Bakanlar Kurulu'nun rolünü geri kazandırmak için bir hedefe dönüşebilir.

Böylece hükümet, Aun ve ekibinin elinde, açık Amerikan-Suudi himayesi altında rehin kalmaz.

Halk arasında kullanılan ifadeyle artık "utanma duvarını yıkan" Aun, eldivenleri de çıkardı ve görüşlerini hiçbir çekince göstermeden dile getirmeye başladı.

Amerikan tarafınca İran'ın Lübnan savaşındaki rolüne ve tutumuna ilişkin bilgiler önüne konduğunda itiraz ederek şöyle dedi:

"İran'ın savaşın durdurulmasında rol üstlenmesine karşı değilim. Ama bunun Lübnan'ın şartlarına göre gerçekleşmesi gerekir. Bu da İran'ın, savaşın sona ermesini Hizbullah'ın üzerindeki korumanın kaldırılmasını, desteğin kesilmesini ve silahsızlandırma sürecinin engellenmemesini hedefleyen bir çalışma programının başlangıcı olarak kabul etmesi anlamına gelir."

Bu noktada Aun, sanki İran'ın Lübnan'a verdiği desteğin bedelini tahsil etmek ister gibi davranıyor; İran'ın direnişten kurtulmasına yardım etmeyi amaçlıyor.

İran'ın rolüne bakışındaki daha tehlikeli taraf ise silah meselesini aşarak yeniden imar ve yerinden edilenlerin güvenli ve onurlu dönüşü dosyasına uzanıyor.

Daha sert bir tonla, "İran'ın herhangi bir Lübnanlı yapıya kimsenin bilgisi olmadan mali destek sağlamasına izin verilemez. Yeniden imar bahanesiyle bile olsa. Çünkü yeniden imar devletin şartlarına göre yürütülmeli. Bu yüzden yeniden imarı finanse edecek devlet fonu kurulacak. İran'ın Hizbullah'a para aktarmasına izin vermeyeceğim; bu, yeniden imarın tamamen durmasına yol açsa bile" diyor.

Ardından sözlerini yumuşatmaya çalışarak, "Suudi Arabistan, Katar ve hatta Fransa'dan yeniden imar görevini üstlenmeye hazır olduklarını duydum. Ama onların da şartı açık: silahsızlanma" diye ekliyor.

Bu noktada Aun, insanların yeniden imar hakkını silahsızlanma şartına bağlama konusunda Amerikan ve İsrail taleplerinin de ötesine geçiyor. Bu nedenle Lübnan ordusunun sınırda konuşlanarak halkı korumasını engellemek ya da Bakanlar Kurulu'nun yerinden edilenlere ve yeniden imara yönelik herhangi bir destek planını onaylamasına mani olmak gibi daha büyük yanlışlara da yönelebilir.

Ancak Aun, başarısız devleti beklemeden yıkılmış evini yeniden inşa etmek isteyen bir vatandaşı bunu yapmaktan nasıl alıkoyacağını açıklamıyor. Belki de yeni bir yasa çıkarıp, yurttaştan evini yeniden yapmak için kullandığı paranın kaynağını kanıtlamasını isteyecek.

Aun'un bu sözleri, bölgedeki geleceğe ve İsrail'le ilişkilere dair kanaatlerinin parçası. Artık İsrail'le barış ve normalleşme fikrine ilişkin görüşünü gizlemiyor. Açıkça şöyle konuşuyor:

"Lübnan, belirli bir kesime ait dini ideolojinin esiri olarak kalamaz. İsrail mevcut bir devlettir, Birleşmiş Milletler üyesidir; dünyanın tamamıyla ilişkileri vardır ve bütün uluslararası konferanslarda yer almaktadır. Bugün bütün Arap ülkeleriyle, açık ya da gizli biçimde ilişki içindedir. Biz de barış isteyen ve buna inanan bir ülkeyiz; bütün Araplar da bu yönelimde bizimle birliktedir."

"Niyet beyanı" ve güvenlik hattının tuzakları: Kasım anlaşmasının çöküşü ve silahsızlanma için "doğrulama mekanizması"

29 Mayıs ve 2 Haziran oturumlarının ardından yayımlanması öngörülen "niyet beyanı" taslağında birçok hedef ve başlık yer alıyor.

Bunların başında, Lübnan'ın silahı yalnızca devlet güçlerinin elinde toplama taahhüdü karşılığında kapsamlı bir anlaşmaya ve İsrail'in çekilmesine ulaşılması geliyor. Ancak metin ve etrafındaki tartışmalar çok sayıda tuzağı açığa çıkarıyor.

Üstelik bunların hiçbirinin, silahsızlanma sağlanmadan ve İsrail'in güvenliği garanti altına alınmadan yürürlüğe girmeyeceği anlaşılıyor.

Taslakta, İsrail'in "yeniden imar çabalarıyla eşzamanlı olarak Lübnan topraklarının tamamından çekileceği" belirtiliyor.

Ardından, "yeniden inşa edilmiş Güney Lübnan'a, Lübnan devletinin tam egemenliği altında ve İsrail için hiçbir tehdit oluşturmayacak biçimde güvenli dönüşün sağlanacağı" ifade ediliyor.

Yani kapsamlı dönüş, güvenlik ve siyasi düzenlemeler tamamlandıktan sonra ve müzakereyle belirlenecek bir takvim çerçevesinde gerçekleşecek.

Lübnan'daki "işgal otoritesi", savaş ve çözüm konusunda Amerikan anlatısını hiçbir tartışma yürütmeden kabul etmekle kalmadı; aynı zamanda düşmanın 1701 sayılı kararı ve 27 Kasım 2024 anlaşmasını fiilen ortadan kaldırma kararına da onay vererek büyük bir suç işledi.

Bu adım, işgal güçlerinin son 15 ay boyunca yaptığı her şeyi geriye dönük biçimde meşrulaştırırken, Lübnan'ı iç savaşa sürükleyebilecek bir güvenlik anlaşmasının da önünü açıyor.

Aun birkaç gün önce ziyaretçilerine, silahsızlandırmadan sorumlu özel bir ordu tugayı kurulmasını kabul etmeyeceklerini söyledi. Bunun direnişe duyulan sempatiden değil, askeri kurumun içeriden parçalanmasını önleme kaygısından kaynaklandığını biliyor.

Ancak buna rağmen, "Amerika Birleşik Devletleri'nin ve uluslararası ortaklarının, Lübnan devletinin ülke topraklarının tamamında egemenliğini tesis etmesi amacıyla profesyonel ve yetkin silahlı kuvvetler geliştirmeye yönelik bir eğitim ve donatım programını destekleyeceğini" öngören "niyet beyanı"na onay veriyor.

Aynı paragrafta, bu askeri ve güvenlik çabasının "tam Lübnan egemenliği altındaki bölgelere güvenli ve düzenli dönüşü, yerinden edilen yurttaşların topraklarına dönüşünü ve Ortadoğu'da kalıcı güvenlik ile istikrarı sağlayacağı" da belirtiliyor.

Buradaki tehlike yalnızca Amerika'nın askeri ve güvenlik kurumları içinde dilediği gibi hareket edecek olması değil; tam çekilme, nüfusun dönüşü ve yeniden imarın da bu güvenlik-teknik şart yerine getirilene kadar askıda kalacak olması. Üstelik Washington hiçbir boşluk bırakmak istemiyor.

Bu nedenle taslağın ilerleyen bölümünde, Lübnan ile İsrail'in "UNIFIL'in görev süresinin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararı doğrultusunda 31 Aralık 2026'da sona ereceğini ve herhangi bir uzatma yapılmayacağını kabul ettiği" belirtiliyor.

Ayrıca BM Genel Sekreteri'nin, 1 Haziran 2026'ya kadar UNIFIL sonrası güvenlik yardımı ve denetim seçeneklerini araştıracağı ifade ediliyor.

Bu çerçevede, siyasi hattan bağımsız biçimde oluşturulan güvenlik hattının mantığı da anlaşılabiliyor. Oysa müzakerelerin böyle bir hatta ihtiyacı yok; çünkü askeri tarafın görevi siyasi düzeyde alınan kararları uygulamakla sınırlı olmalı.

Hem Lübnan hem de İsrail, dışişleri bakanlığında toplanacak siyasi heyetlere askeri isimler dahil etmiş durumda. Buna rağmen neden ayrıca güvenlik hattı kuruluyor?

Elde edilen bilgilere göre Amerikalılar, "örnek bölge" seçerek orduyu bir tür "test sürecine" sokmak istiyor. Bu bölgede, otoritenin tesisi ve silahsızlandırma amacıyla İsrail'le işbirliği mekanizmaları sınanacak; ardından işgal güçleri çekilecek.

Bu da "niyet beyanı"nın, 1701 sayılı kararı, 27 Kasım anlaşmasını ve "mekanizma" komitesini fiilen ortadan kaldırma amacını açıklıyor.

Amerika ile İsrail, Lübnan'la bugün için kapsamlı bir barış anlaşmasına ulaşmanın zorluğunu bildikleri için "doğrulama mekanizması" adı verilen yapıyı kurmaya çalışıyor. Amerikalılar bu mekanizmanın anlaşmanın uygulanmasını denetlemesini öngörüyor.

Washington'a göre ordu ile güvenlik güçleri, görevi yerine getirmek için tam hazırlık aşamasına geçmeli; gerekirse güç kullanmalı.

Bu yüzden Amerikalılar, "Washington'un orduyla yeni ve özel bir işbirliği programı kurmaya hazır olduğu" fikrini metne ekledi.

Buna göre gerekli mali ve lojistik destek sağlanacak; ancak bunun karşılığında anlaşmayı uygulayabilecek profesyonel bir gücün oluşturulması şart koşulacak.

Bu nedenle Amerikalılar özel bir güvenlik hattı kurulmasına karar verdi. Aun ile Selam'dan da bunun için gereken adımları atmalarını istedi.

Ardından ordu komutanlığı üzerinde baskı kampanyası başlatıldı; geçen haftaki yaptırımlar da bu baskının parçasıydı.

Ordu komutanlığı, müzakerelere katılmayı tamamen reddedebilecek durumda olmadığını gördüğü için, Washington görüşmelerine katılacak askeri heyetin görevini ve rolünü düzenleyen bir "protokol" hazırladı.

Amerikalılar, toplantının dışişleri bakanlığında değil Pentagon'da yapılması ve heyetlerin yalnızca askerlerden oluşması gibi biçimsel ayrıntılara itiraz etmedi.

Ancak Lübnan heyeti, uzman subaylardan oluşsa da "Lübnan mezhep dengeleri" gözetilerek kuruldu.

Sızan bilgilere göre protokolde, heyetin hiçbir siyasi tartışmaya girmemesi; görüşmelerin yalnızca teknik düzeyde yürütülmesi; Lübnan heyetinin İsrail heyetiyle tokalaşmak ya da doğrudan konuşmak zorunda olmaması, iletişimin Amerikan arabulucu üzerinden yapılması ve toplantı fotoğrafı çekilmemesi gibi kurallar yer alıyor.

Protokol ayrıca tartışma yöntemini de belirliyor. Lübnan heyeti, İsrail'in ateşkes kararını nasıl ihlal ettiğini açıklayacak; Birleşmiş Milletler ile "mekanizma" komitesince onaylanmış veriler sunarak İsrail'in yürüttüğü saldırgan faaliyetleri belgeye dökecek.

Silahların devlet tekeline alınmasıyla ilgili beklenen sorular için de önceden hazırlanmış cevaplar bulunuyor. Fakat askeri heyetin önündeki en zor sınav, İsrail heyetinin şu soruyu yöneltmesi halinde yaşanacak: "Hükümetiniz Hizbullah savaşçılarını yasa dışı ilan ettikten sonra siz onlara nasıl bakıyorsunuz?"

Fiiliyatta Washington ile İsrail'in hedeflediği şey, İsrail'in şu önerisini hayata geçirmek: Ateşkesin kalıcı hale gelmesi ve Lübnan'dan çekilmeye ilişkin takvimin hazırlanması, "doğrulama mekanizması"nın onayına bağlanmalı.

Bu, Batı Şeria'da işgal güçleriyle Ramallah yönetimi arasındaki koordinasyon için oluşturulan Dayton Planı'nın Lübnan versiyonu anlamına geliyor. Lübnan ordusunun bunu kabul etmesi ise fiilen imkansız görünüyor.

Çeviri: YDH