
YDH- The Guardian’da yayımlanan analizde, Trump’ın İran’a karşı başlattığı savaşın ardından gelinen noktaya ilişkin değerlendirmeler yer aldı.
Analizde, “kibirli başlangıçların” ardından gerçekliğin ortaya çıktığı ifade edilerek, Trump’ın dış politika açısından en önemli kararlarından birini almasından bu yana kat edilen yolun, onu “daha sarsıcı” bir sonuca götürdüğü belirtildi.
İran’ın, daha önce de birçok ABD başkanının karşı karşıya kaldığı bir düşman olduğu ve hafife alınamayacak bir rakip olduğunun bu süreçte yeniden görüldüğü aktarıldı.
“Savaşın başlangıcında yapılan iyimser planların ve beklentilerin, çoğu zaman düşmanla ilk temasın ardından sürdürülemediği yönündeki savaş ilkelerine” dikkat çekildi.
Bununla birlikte, Trump’ın 28 Şubat’ta İran’a karşı savaşı başlatmasından bu yana dile getirdiği çelişkili hedefler ve değişen anlatıların, sonunda onu başladığı noktaya geri götürme riski taşıyan kafa karıştırıcı bir sürece dönüştüğü ifade edildi.
Hürmüz Boğazı merkezli müzakere süreci
Analizde, haftalar süren kesintili müzakerelerin ardından ABD ve İran’ın, çatışmaları sona erdirebilecek bir anlaşmanın eşiğinde olduğu, bunun en somut sonucunun ise Hürmüz Boğazı’nın yeniden açılması olacağı bildirildi.
Savaş öncesinde küresel petrol arzının yaklaşık yüzde 20’sinin geçtiği stratejik boğazın İran tarafından kapatılmasının, ABD ekonomisi üzerinde “ciddi etkiler” yarattığı; benzin fiyatlarının yükseldiği ve gübre sıkıntısının gıda arzı ile fiyatlarını tehdit ettiği kaydedildi.
Trump’ın önceliğini boğazın yeniden açılmasına vermesinin, çatışma sonucunda “Tahran’ın elde ettiği caydırıcılık gücünü” açık biçimde ortaya koyduğu ve bunun, Trump yönetiminin sorunu askerî güç yerine müzakere yoluyla çözme kararında da görüldüğü ifade edildi.
Savaş başlamadan önce boğazdan deniz trafiğinin kesintisiz şekilde geçtiği hatırlatıldı.
Pakistan ve Katar arabuluculuğuyla hazırlandığı aktarılan mutabakat zaptının, mevcut ateşkesi 60 gün uzatacağı ve bu süre içinde İran’ın nükleer programına ilişkin yirmi yıllık anlaşmazlık üzerine müzakerelerin yürütüleceği belirtildi.
Analizde, bu tür “yumuşatılmış uzlaşma” ihtimalinin, Trump’ın başlangıçta ortaya koyduğu maksimalist hedeflerin daraldığının ve bazı yorumculara göre bu hedeflerin “fiilen başarısızlığa uğradığının” bir göstergesi olduğu ifade edildi.
Teslimiyet mi yoksa uzlaşma mı?
The Atlantic tarafından yayınlanan bir makalede, dış politika analisti Robert Kagan "Trump'ın oyun sonu teslimiyettir" diye yazdı ve başkanın "bu yenilginin büyüklüğünü Amerikalılar fark etmeden sıvışabileceğini umduğuna" şüphe olmadığını ekledi.
"Finansal piyasalar, yeni İran kontrollü sistem altında bile olsa, boğaz yeniden açıldığında petrolün nihayet tekrar akmaya başlayacağı netleşirse istikrar kazanabilir." diye yazdı Kagan. "ABD için büyük bir stratejik gerileme, Wall Street'i etkilemek zorunda değil."
Ancak birçok Trump yanlısı şahin Cumhuriyetçi, önceki hedeflerden yaşanan bu belirgin geri çekilmenin boyutunu kabul ederek, İran’ın uranyum zenginleştirme kapasitesine ilişkin yapılacak bir anlaşmanın tehlikelerine dikkat çekti.
Bu isimler, söz konusu anlaşmanın, Trump’ın ilk başkanlık döneminde imzalayıp daha sonra iptal ettiği 2015 tarihli Barack Obama dönemine ait Ortak Kapsamlı Eylem Planı’na (JCPOA) benzemesi ihtimalinden endişe duyduklarını ifade etti.
Geçtiğimiz hafta içinde, İran karşıtı tutumlarıyla bilinen Cumhuriyetçi senatörler Lindsey Graham, Ted Cruz ve Senato Silahlı Hizmetler Komitesi Başkanı Roger Wicker’ın yanı sıra Trump’ın ilk yönetiminde CIA direktörü ve dışişleri bakanı olarak görev yapan Mike Pompeo da Trump’ın geçen hafta sonu “yüzde 95 oranında müzakere edildiğini” söylediği bir anlaşmaya karşı uyarılarda bulundu.
Gazeteye göre, Trump, savaşın başlangıcında dile getirdiği ve bir kısmını hâlâ sürdürdüğü abartılı hedefler ve iddialar nedeniyle, büyük ölçüde kendi yaşadığı sıkıntının da sorumlusu.
Trump, İran hedeflerine yönelik ilk ABD saldırılarına izin verdikten sonra yaptığı açıklamada “Amacımız, İran rejiminden kaynaklanan yakın tehditleri ortadan kaldırarak Amerikan halkını savunmaktır.” dedi.
Aynı konuşmada, İslam Devrim Muhafızları Ordusu, silahlı kuvvetler ve polisin üyelerine “silahlarınızı bırakın” çağrısında bulundu ve İran halkına “kendi hükümetinizi devralın… bu harekete geçme zamanıdır” diyerek “rejim değişikliğini” açık biçimde bir hedef olarak ortaya koydu.
Daha sonra yalnızca “koşulsuz teslimiyet”in kabul edilebileceğini ilan etti ve savaşın fiilen kazanıldığını birkaç kez dile getirdi; İran’ın hava kuvvetlerinin, donanmasının ve genel askerî kapasitesinin etkili biçimde yok edildiğini ısrarla savundu.
Hedefler yerine getirilmedi
The Guardian tarafından atıfta bulunulan analistler, bu hedeflerin çoğunun yerine getirilmediğini vurguladı.
Uluslararası Politika Merkezi'nden Sina Toossi, yönetimin savaşa "rejim değişikliği", İran'ın füze programını yok etme ve bölgesel ittifaklarını zayıflatma gibi geniş bir hedef listesiyle girdiğini söyledi.
Toossi, "Sonra nihayetinde bir ateşkesi kabul ettiğini görüyoruz. O zamandan beri çıkan tüm haberlerden biliyoruz ki İran'ın askeri kabiliyetleri Beyaz Saray'ın sunduğu kadar azaltılmadı. Balistik füzelerinin potansiyel olarak %70'i, insansız hava araçlarının %70-80'i sağlam." dedi.
The Guardian, Ayetullah Ali Hamenei de dahil olmak üzere birçok üst düzey İranlı yetkilinin öldürüldüğü İsrail saldırılarına rağmen, İran'ın siyasi sisteminin yerinde kaldığını belirtti. Yeni lider Seyyid Mücteba Hamenei'nin yakın zamanda "İsrail"in 2040 yılına kadar varlığını sona erdireceğini öngördüğü aktarıldı.
Gazeteye göre, “Rejim değişikliğinin ulaşılamaz bir hayal olarak görülmesiyle birlikte, Trump öncelikli hedefini İran'ın nükleer silah edinmesini engellemeye kaydırdı.”
Haberde, İran'ın nükleer kabiliyetleri konusunda da soruların devam ettiği vurgulandı. Trump daha önce ABD saldırılarının İran'ın uranyum stokunu "yok ettiğini" söylese de Tahran'ın hâlâ yeraltı tesislerinde depolanmış yaklaşık 970 pound yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyuma sahip olduğun inanıldığı belirtİldi.
Trump'ın stratejik ikilemi
George Washington Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü olan Robert Litwak, Trump’ın ABD’nin Soğuk Savaş sonrası politikasında, sözde “haydut devletleri” devirmeyi amaçlayan “dönüştürücü” yaklaşımlar ile bu devletlerin davranışlarını değiştirmeyi hedefleyen “işlemsel” anlaşmalar arasındaki “süregelen gerilim” ile yüzleşmek zorunda kaldığını söyledi.
Litwak, “O, bir kutunun içinde, çünkü dönüştürücü bir sonuç mümkün değil.” dedi.
Litwak şöyle devam etti: “Trump, koşullar gereği aslında JCPOA’nın bir varyantı olacak işlemsel bir anlaşmayı başlatmak ya da uygulamak zorunda kalıyor ve hatta İranlılar ellerini iyi oynadığı için JCPOA’ya benzer şartları bile elde edemeyebilir.”
Şunu ekledi: “Bence Trump için mesele, esasen JCPOA’nın bir varyantı olan ve muhtemelen o kadar da sıkı olmayacak bir işlemsel anlaşma için gerekli olan her türlü desteği ya da kamuoyu desteğini nasıl sağlayacağıdır.”
“JCPOA’nın kendine özgü yapısı, ABD’deki şahinlerin eleştirilerinin kaynağıydı; onlar şunu savunuyordu: … Eğer rejimin karakterini değiştirmeyecekseniz, o zaman işlemsel bir anlaşma yetersizdir.”
Habere göre, içinde bulunduğu durumun derinliğini gizlemek için Trump, son dönemde bazı “gerçek dışı koşullar” öne sürmeye başladı. Bunlar arasında, İran ile ABD müttefikleri Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve Türkiye’nin “İbraham Anlaşmaları”nı imzalaması talebi de yer alıyor. Söz konusu anlaşma, Trump’ın ilk başkanlık döneminde müzakere edilmiş ve bazı Arap devletlerinin İsrail’i resmen tanımasını öngörmüştü.
İsrail karşıtı tutumuyla bilinen İran açısından bu fikir baştan reddedilir nitelikteyken, Suudi Arabistan yönetimi ise herhangi bir tanımayı İsrail ile Filistinliler arasında bir barış anlaşmasına bağlamış durumda. Bu ise şu an için “oldukça uzak bir ihtimal” olarak görülüyor.
Mısır açısından ise İsrail’i 1979’daki tarihi Camp David barış anlaşmasıyla zaten tanımış olması nedeniyle bu öneri büyük ölçüde “anlamsız” kalıyor.
Trump geçen hafta da ABD müttefiki Umman’ı, Hürmüz Boğazı’ndan geçiş için ücret uygulanmasını öngören İran’la herhangi bir anlaşmaya varması halinde “havaya uçurmakla” tehdit etmişti. Trump, İran’ı müzakereleri kasım ayında yapılacak Kongre ara seçimlerine kadar uzatarak kendisini “beklemeye almaya çalışmakla” suçlamıştı.
Müzakerelerden önce güven
Johns Hopkins Üniversitesi’nde uluslararası ilişkiler profesörü olan Veli Nasr’a göre, İran’ın isteksizliği Trump’ın herhangi bir barış anlaşmasını gelecekteki düşmanlıklara hazırlık olarak kullanmayı amaçlayabileceğine dair bir şüpheden kaynaklanıyor.
“İranlıların neden anlaşmaya imza atmadıklarına dair gerekçeler üretmeye çalışıyor [ama] imzalamamalarının sebebi ona güvenmemeleri.” diyen Nasr şunları ekledi: “Bunun ideolojiyle ya da parçalanmış liderlikle ya da ara seçimlerle hiçbir ilgisi yok. Bunun sebebi onun geçmişi. Pakistanlılarla bir konuda anlaşılıyor ve sonra Truth Social’da çıkıp her şeyi geri alıyor.”
Nasr, “İran’da bunu kamuoyu önünde söylüyorlar: Onun tek istediğinin İran’ın gevşemesi ve liderliğin yer altından çıkması, böylece yeniden suikasta uğramaları olduğunu söylüyorlar.” dedi.
Nasr şöyle devam etti: "Yani onların stratejisi bir tür güven ve doğrulama üzerine kurulu. Evet, Lübnan'da ateşkes yapabileceğinizi ve varlıklarımızı serbest bırakabileceğinizi gösterdiğiniz sürece bu anlaşmayı imzalamaya hazırız. Sonra da birliklerinizi savaş alanından çekmenizi, ablukayı kademeli olarak kaldırmanızı izleyeceğiz ve bununla eş zamanlı olarak boğazı açacağız. Eğer bu işe yararsa, sonra adım adım, oturup nükleer mesele hakkında müzakere edeceğiz."
Nasr sözlerini şöyle bitirdi: "Ancak Trump'ın sorunu, dikkati sürekli başka yöne çekmek için İbrahim Anlaşmaları gibi dikkat çekici konuları ortaya atması. Tüm odak noktası buna kayıyor, ancak gerçek şu ki, anlaşma sanatıyla tanınan adam olarak, anlaşmayı sonuçlandırabilir mi?"