Prof. Gibbs: İran'ın Hürmüz Boğazı'nı açmayı kabul etmesi son derece şüpheli

31 Mayıs 2026

Siyaset bilimci Profesör David N. Gibbs, katıldığı canlı yayında ABD ile İran arasında yürütülen gizli müzakereleri ve Ortadoğu'daki jeopolitik kırılmaları değerlendirdi.

YDH - Uluslararası ilişkiler uzmanı ve siyaset bilimi profesörü David N. Gibbs, bağımsız gazeteci Mario Nawfal’ın gerçekleştirdiği canlı yayında, son günlerde ABD, İsrail ve İran arasında yürütülen ateşkes müzakerelerini, Washington’ın karar alma mekanizmalarını ve Ortadoğu’da değişen güç dengelerini analiz etti.

Son beş gündür uluslararası kamuoyunda bir uzlaşıya varılıp varılmadığına dair çelişkili iddiaların havada uçuştuğunu belirten Mario Nawfal, kendi kaynaklarına dayanarak aslında bir anlaşmanın günler öncesinden tamamlandığını ancak henüz resmi olarak duyurulmadığını ifade etti.

El-Cezire ve CNN televizyonu gibi uluslararası yayın organlarının da benzer iddiaları gündeme taşıdığını aktaran Nawfal, İsrail kaynaklarından gelen haberlerin ise anlaşmanın yalnızca ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu ve İran liderliğinin onayını beklediği yönünde olduğunu dile getirdi.

Müzakere sürecinde İsrailli bakanlara konuyla ilgili konuşma yasağı getirilmesinin anlaşma ihtimalini güçlendiren bir işaret olarak görülebileceğini belirten Nawfal, diğer yandan analist Brandon Weichert’ın daha karamsar bir tablo çizdiğini aktardı.

Weichert’a göre, 60 günlük bir geçiş süreci öngören bu taslak kabul edilse bile uzun vadeli bir anlaşmaya dönüşmesi ihtimal dışı görünüyordu.

Hatta Weichert, son günlerde yaşanan askeri temasların sıradışı olduğunu ve ABD’nin savaşı yeniden başlatmak üzere İran’ın savunma tepkilerini ölçtüğünü ileri sürüyordu.

Müzakerelerin arka planında İran’ın Hürmüz Boğazı’nda geçiş ücreti almaktan vazgeçmesi, ABD’nin ablukayı kaldırması, Lübnan’daki savaşın durdurulması ve İran’ın yaklaşık 12 ila 24 milyar dolar değerindeki dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılması gibi maddelerin yer aldığı iddia ediliyordu.

Yayın sırasında The Atlantic dergisinde yeni yayımlanan ve Donald Trump’ın İran politikasındaki başarısızlığına odaklanan analiz de gündeme geldi.

Makalede, Trump’ın stratejik değil kişisel gerekçelerle savaşı tırmandırdığı, seleflerini aptallıkla suçlarken Jimmy Carter’dan Ronald Reagan ve Joe Biden’a kadar hiçbir liderin İran ile doğrudan büyük bir savaşa girmeme bilgeliğini gösterdiğini idrak edemediği savunuluyordu.

Dergiye göre Trump, başlangıçta İran’ın kayıtsız şartsız teslim olmasını talep etmiş olmasına rağmen gelinen noktada Washington’ın değil, Tahran’ın taleplerini daha fazla karşılayan bir anlaşmayı müzakere etmek zorunda kalmıştı.

"İran'ın Hürmüz Boğazı'nı açmayı kabul edeceğine son derece şüpheyle yaklaşıyorum"

Profesör David N. Gibbs, sunulan bu verileri ve anlaşma iddialarını değerlendirirken son derece temkinli ve şüpheci bir yaklaşım sergiledi.

Haftalardır benzer haberlerin basına sızdırıldığını ancak somut bir sonuç elde edilemediğini hatırlatan Gibbs, İran’ın elindeki en güçlü kozu bu kadar kolay teslim etmeyeceğini ifade etti.

Gibbs, "İran’ın Hürmüz Boğazı’ndaki denetimini gevşetecek veya burayı tamamen açacak bir mutabakata kendi çıkarları doğrultusunda neden onay vereceğini anlamak zor. Evet, ekonomilerinin çok büyük bir yıkım altında olduğu, sosyal ve siyasi olarak ciddi zorluklar yaşadıkları bir gerçek. Ancak Tahran yönetimi bu savaşı kendileri için varoluşsal bir tehdit olarak görüyor" değerlendirmesinde bulundu.

Savaşın temel amacının İran’daki mevcut rejimi yıkmak ve belki de ülkeyi bütünsel bir devlet yapısından çıkarıp parçalamak olduğunu belirten Gibbs, devletlerin bu düzeyde bir tehditle karşılaştıklarında verecekleri tepkileri şu sözlerle açıkladı:

"Varoluşsal bir tehditle karşılaştıklarında ülkeler kafese kısılmış bir hayvan gibi davranır ve güçlerinin yettiği son noktaya kadar savaşırlar. Üstelik bu tür anlaşmaların hayata geçebilmesi için taraflar arasında asgari düzeyde de olsa bir güven ilişkisinin bulunması gerekir. Oysa böyle bir güven ortamı kesinlikle mevcut değil. İran geçmişte ABD ve onun aracılığıyla İsrail ile müzakere masasına oturmak için defalarca girişimde bulundu. Ancak ABD bu girişimlerin her birini İran’a saldırmak için bir fırsat olarak kullandı. İlki geçtiğimiz haziran ayında, ikincisi ise bu yılın şubat ayında yaşandı."

Washington’ın geçmişteki askeri müdahalelerinin güven zeminini tamamen yok ettiğini kaydeden Gibbs, "Böyle bir geçmiş ve İran liderliğini katletmeyi amaçlayan tasfiye suikastları göz önüne alındığında, İran’ın ABD’nin herhangi bir ateşkes anlaşmasına sadık kalacağına güvenmesi son derece güçtür. Nükleer malzemelerin geleceğinin ne olacağı gibi kritik bir konuyu ucu açık bir şekilde 60 gün sonrasına ertelemeyi neden kabul etsinler? Kesin ve kalıcı bir barış anlaşması olmadan, ellerindeki en büyük nükleer kart olan Hürmüz Boğazı kontrolünü geçici olarak bile olsa devretmeleri mantıklı görünmüyor" ifadelerini kullandı.

"Bu anlaşma iddiaları Trump'ın piyasaları rahatlatma çabasından ibaret olabilir"

Müzakerelere dair basına yansıyan iyimser haberlerin gerçeği yansıtmama ihtimali üzerinde duran Gibbs, arka planda farklı dinamiklerin çalışıyor olabileceğine işaret etti.

Gibbs, "Tüm bu iddialar, Trump’ın piyasaları sakinleştirmek amacıyla ürettiği halkla ilişkiler parlatmasından ibaret olabilir. Trump bunu daha önce de defalarca yaptı. Ayrıca gazetecilerin kendi temennilerini haberleştiriyor olması da güçlü bir olasılık" dedi.

Küresel aktörlerin bu süreçteki rollerini de değerlendiren Gibbs, Çin’in dünya düzeninde istikrardan yana bir tavır takındığını ve bu savaşın sona ermesini isteyeceğini belirterek, "Çin, ticaret yollarının güvenliği için istikrar isteyen bir güç. Rusya’nın aksine Çin, savaşın bitmesi için Tahran üzerinde bir nüfuz kullanıyor olabilir. Ancak Pekin’in İran’a tamamen kendi şartlarını dayatacak kadar belirleyici bir baskı kurabileceğini düşünmüyorum" tespitinde bulundu.

Gibbs, en olası senaryonun ABD’nin büyük bir askeri harekat düzenlemesi yerine tarafların birbirini yıprattığı, günü kurtarmaya yönelik geçici adımlarla yürüyen bir süreç olduğunu dile getirdi.

Profesör Gibbs, "Benim tahminim, net bir stratejik zafer elde edilemeyen, karşılıklı sınırlandırılmış saldırılar ve İran’ın misillemeleriyle devam eden bir idare-i maslahat sürecinin yaşanacağı yönündedir. Sonunda ABD bu durumdan yorulup bölgeden çekilene kadar bu döngü devam edecektir" dedi.

Küresel ekonominin bu süreçten ağır darbe alacağını vurgulayan Gibbs, savaşın devam etmesi halinde en kötü senaryoda nükleer silahların kullanımına kadar varabilecek tehlikeli bir tırmanma yaşanabileceğine dair kaygılarını paylaştı.

Yayın esnasında Mario Nawfal, ABD iç politikasında ve küresel ölçekte savaş karşıtı sesleri kısmaya yönelik organize bir sansür kampanyasının yürütüldüğünü aktardı.

Eski Trump yönetiminden Sebastian Gorka’nın bir ajansla birlikte çalışarak savaşı eleştiren Tucker Carlson, Candace Owens, Hodge İkizleri, Joe Kent ve bizzat kendisi gibi yüksek takipçili bağımsız yayıncıları hedef alan karalama kampanyaları düzenlediğini aktardı.

Nawfal, bu durumun İsrail lobisinin Amerikan devlet mekanizmasını ve karar alıcıları ne derece kontrol altına aldığını sorgulattığını, Trump’ın en yakın destekçilerinin bile hedef alınmasının kaygı verici olduğunu belirtti.

"Trump ikinci döneminde tamamen neomuhafazakar dış politikanın esiri oldu"

Profesör Gibbs, bağımsız yayıncılara yönelik baskıların yeni olmadığını ve bu sansür girişimlerinin Amerikan siyasetinde her iki parti tarafından da desteklenen ortak bir tutum olduğunu kaydetti.

Avrupa’da da benzer süreçlerin yaşandığını belirten Gibbs, İsviçre vatandaşı akademisyen Pascal Lottaz’ın Japonya’dan yayın yapan ve akademik nitelik taşıyan tarafsızlık çalışmaları kanalının dezenformasyon gerekçesiyle geçici olarak kapatılmasını örnek gösterdi.

Gibbs, "Geleneksel medya hem ABD’de hem de Avrupa’da inandırıcılığını yitirdi. İnsanlar bilgi almak için alternatif bir mecra olarak bağımsız dijital yayıncılara yöneliyor. Sistem de bu yükselişi ezmeye ya da kontrol altına almaya çalışıyor" dedi.

Amerikan dış politikasını şekillendiren neomuhafazakar ideolojiye ve İsrail lobisinin kökenlerine değinen Gibbs, şu açıklamalarda bulundu:

"1970'lerden itibaren Amerikan dış politikasında hakim güç haline gelen neomuhafazakarlık, İsrail’in saldırgan ve özür dilemeyen askeri güç kullanımını ABD için bir rol model olarak görür. Neomuhafazakarlar, İsrail’in müzakere etmek yerine istediğini güç kullanarak almasını hayranlıkla izler ve Amerika’nın çok kararsız olduğunu savunurlar. Donald Trump, ilk döneminde bu neomuhafazakar ekole son derece mesafeliydi ve onları savaş çığırtkanlığıyla suçluyordu. Ancak ikinci döneminde bu çizgiyi tamamen terk etti. Şu anda dış politikada neomuhafazakar ilkelerle hareket eden Dışişleri Bakanı Marco Rubio gibi isimlerin olağanüstü bir etkisi var. Artık İsrail lobisi Amerikan dış politika bürokrasisinin ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir."

Eisenhower’ın yıllar önce uyardığı askeri-endüstriyel kompleksin, Soğuk Savaş’ın bitiminden bu yana bütçelerini ve nüfuzlarını artırmak için sürekli yeni savaş arayışında olduğunu ifade eden Gibbs, "Trump, 1945'ten bu yana görev yapıp kendi döneminde yeni bir savaş başlatmayan ender başkanlardan biriydi. Ancak şimdi bu kuralı bozuyor. İran, Trump’ın kendi savaşı olacak ve görünen o ki bu durum onun en büyük felaketine dönüşecek" uyarısını yaptı.

Gibbs, Amerikan kamuoyunun artık sonu gelmeyen savaşlardan tamamen yorulduğunu, geçmişte sadece sol kesimin dillendirdiği savaş karşıtlığının bugün sağ seçmen tarafından da güçlü bir şekilde savunulduğunu sözlerine ekledi.

"Netanyahu hükümetinin İran'a karşı savaşı sürdürme kararı tamamen mantıksızdır"

Savaşın taraflar açısından rasyonelliğini sorgulayan Gibbs, İsrail’in mevcut askeri stratejisinin kendi uzun vadeli çıkarlarına büyük zarar verdiğini dile getirdi.

Mario Nawfal’ın "İsrail için bölgedeki en büyük düşmanını ve kendisini hedef alan silahlı grupları fonlayan bir gücü zayıflatmaya çalışmak mantıklı bir strateji değil mi?" sorusuna yanıt veren Gibbs, bunun bir yanılsama olduğunu belirtti:

"İsrail hükümeti olaya bu gözle bakıyor olabilir ancak pratikte bu strateji işe yaramadı. Savaş İran’ı zayıflatmadı, aksine Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolü nedeniyle Tahran’ın jeopolitik konumunu daha da güçlendirdi. İsrail, lider kadrolara yönelik tasfiye suikastlarıyla bu rejimi devirebileceğini sandı ancak bu sihirli değnek formülü başarısız oldu. Nükleer silahlara başvurmadıkları sürece ki umarım böyle bir çılgınlık yapmazlar, İsrail bu savaştan büyük bir yenilgiyle çıkacaktır. Üstelik bu yıkım sadece askeri değil, ekonomik düzeyde de gerçekleşiyor. İsrail’in teknoloji sektörünü ayakta tutan, en iyi eğitimli ve nitelikli nüfusu ülkeyi terk ediyor. Berlin, Amsterdam ve Los Angeles gibi şehirlere büyük bir beyin göçü var. Henüz gitmeyenler ise ikinci bir pasaport alarak gelecekte gitmenin altyapısını hazırlıyor. Netanyahu’nun başlattığı bu savaş, ülkenin teknoloji girişimi kimliğini yok ediyor."

Bölgedeki istikrarsızlığın ana kaynağının büyük ölçüde İsrail’in saldırgan politikaları olduğunu belirten Gibbs, Hizbullah’ın İran için bir saldırı gücü değil, doğrudan kendi topraklarına yönelik bir İsrail saldırısını engellemeyi amaçlayan bir ileri savunma hattı olduğunu ifade etti.

Gibbs, "Eğer ABD, İsrail’e yönelik koşulsuz mali ve askeri desteğini keser ve onunla diğer ülkeler gibi mesafeli, normal bir ilişki kurarsa, İsrail bu maliyetli savaşları sürdüremez. Bu durum bölgeye uzun vadeli bir istikrar getirecektir" dedi.

Yayın devam ederken İran kaynaklarından gelen son dakika gelişmesini aktaran Mario Nawfal, İran’ın resmi haber ajansı Tasnim’in geçtiği haberi okudu.

İran müzakere heyetine yakın kaynaklar, ABD ile İran arasında taslak bir mutabakat zaptının tamamlandığı yönündeki Batı kaynaklı haberleri kesin bir dille yalanlamıştı.

Tahran’dan yapılan açıklamada, metnin henüz nihayete erdirilmediği, Pakistanlı arabuluculara herhangi bir anlaşma bilgisi verilmediği ve mevcut iddiaların güvenilir olmadığı belirtilmişti.

Bu gelişmenin kendi öngörülerini tam anlamıyla doğruladığını belirten Profesör Gibbs, "Tam da beklediğim gibi bir açıklama. Trump’ın elinde net bir strateji yok. ABD’nin imajına zarar verecek bir geri çekilmeyi de göze alamadığı için süreci günü kurtarma hamleleriyle sürüncemede bırakıyor" dedi.

Yılın geri kalanına dair küresel öngörülerini de paylaşan Gibbs, 1970'lerdeki petrol krizine benzer, hatta teknoloji balonunun patlamasıyla birleşerek küresel bir finansal krize dönüşebilecek derin bir ekonomik durgunluk beklediğini ifade etti.

Gibbs, bu ekonomik yıkımın sonunda ABD’yi savaştan çekilmeye zorlayacağını ve yıl sonuna doğru Amerikan hegemonyasının gerileyerek küresel güç dengelerinde kalıcı bir değişimin yaşanacağını öngördü.

Ukrayna savaşında da Rusya’nın askeri ve lojistik üstünlüğünün zamanla Kiev ordusunun direncini kıracağını belirten Gibbs, Batı desteğinin azalmasıyla bu cephede de dengelerin değişeceğini tahmin ettiğini sözlerine ekledi.