Prof. Werner: İran ile gerilim aslında Çin'i hedef alan stratejik bir savaştır

01 Haziran 2026

Uluslararası finans ve makroekonomi uzmanı Profesör Richard Werner, yayıncı Mario Nawfal'a verdiği mülakatta Ortadoğu'da yükselen askeri gerilimin arka planındaki küresel ekonomik mücadeleyi değerlendirdi.

YDH - Uluslararası bankacılık ve makroekonomi alanındaki çalışmalarıyla tanınan akademisyen Profesör Richard Werner, yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, bölgedeki savaşın ve İran'ı hedef alan saldırıların arka planında yatan küresel ekonomik rekabeti değerlendirdi.

Werner, kamuoyuna yansıyan resmi gerekçelerin ötesinde, bu savaşın doğrudan Çin'in yükselişini engellemeye ve petrol dolar sistemini korumaya yönelik geniş kapsamlı bir ABD stratejisi olduğunu belirtti.

Mevcut askeri ve ekonomik kutuplaşmayı Birinci Dünya Savaşı öncesindeki jeopolitik dinamiklerle karşılaştıran Werner, küresel güçlerin benzer bir tırmanma tuzağına doğru ilerlediğini vurguladı.

"Asıl hedef Çin ve onun Kuşak ve Yol Girişimi'dir"

Ortadoğu'daki savaşın görünürde sadece İran ile ilgili olduğunu ancak arka planda on yılı aşkın süredir olgunlaşan küresel bir stratejinin uygulandığını belirten Profesör Richard Werner, süreci şu sözlerle analiz etti:

"Manşetlerde ve resmi anlatıda her şeyin İran ile ilgili olduğu açıkça görülüyor. İsrail'in başından beri bu işin içinde olduğunu biliyoruz. Ancak burada çok daha büyük ve stratejik bir jeopolitik tablo var. Bu durum, küresel para sistemi, petrol dolar ve gelecekte neyin geleceğiyle doğrudan ilişkilidir. Sahne, sene başında Venezuela müdahalesiyle kurulmaya başlandı. Venezuela petrolle ilgili olduğu kadar Çin ile de ilgiliydi; İran ise tamamen Çin ile ilgilidir. İki kutuplu bu büyük mücadelede asıl hedef Çin ve onun Kuşak ve Yol Girişimi'dir."

Kuşak ve Yol Girişimi'nin modern dünyadaki çok boyutlu bir lojistik ve ticaret koridoru olduğunu ifade eden Werner, Çin Devlet Başkanı Şi Cinping'in yaklaşık 11 yıl önce duyurduğu bu projenin, ülkeyi ABD kontrolündeki deniz yollarından bağımsız kılmayı amaçladığına işaret etti.

Werner, mülakatta şu ifadeleri kullandı:

"Kuşak ve Yol Girişimi, Çin'in kilit ülkelerle ve kıtalarla son derece etkili, ucuz ve hızlı ticaret yapmasını sağlayan pragmatik koridorlar ve altyapılar inşa ettiği, günümüzün modern Berlin-Bağdat demiryolu projesidir. Çin, bu proje sayesinde Pasifik'te ve Ortadoğu'da güçlü bir askeri varlığa sahip olan ABD'nin denetimindeki deniz rotalarına bağımsız alternatifler geliştiriyor. Demiryolları, yüksek hızlı otoyollar ve çok modelli konteyner taşımacılığı lojistiği kurarak karasal hatları güvenceye alıyor. Çin, IMF ve Dünya Bankası gibi katı siyasi ve yapısal dayatmalar sunmadığı için gelişmekte olan ülkeler bu altyapı yatırımlarını memnuniyetle kabul etti. ABD'deki neomuhafazakar stratejik düşünürler ise bu bağımsızlaşma hareketini uzun süredir kendi hegemonyalarına yönelik en büyük tehdit olarak görüyor."

"Mevcut durum Birinci Dünya Savaşı öncesindeki Berlin-Bağdat hattı krizine benziyor"

Jeopolitik tezlerin tarih boyunca benzer kalıplarla çalıştığını kaydeden Profesör Werner, günümüzdeki ABD-Çin gerilimini, 1900'lerin başında Britanya İmparatorluğu ile Alman İmparatorluğu arasında yaşanan rekabete benzetti.

Birinci Dünya Savaşı'nı tetikleyen temel unsurun Almanya'nın karasal ticaret ağları kurma girişimi olduğunu belirten Werner, mülakatta bu tarihsel paralelliği şöyle açıkladı:

"Birinci Dünya Savaşı öncesinde Britanya, denizlerin kontrolü sayesinde küresel ticaret, emtia ve petrol akışını elinde tutan bir numaralı askeri ve ekonomik güçtü. Ancak 1900'lere gelindiğinde ekonomik olarak hızla yükselen Almanya'yı çok ciddi bir rakip olarak görmeye başladı. Londra'daki stratejistler, jeopolitik teorisyen Mackinder'ın 'Kalpgah Teorisi'nden etkilenmişlerdi. Bu teoriye göre, Britanya gibi bir deniz gücünün hegemonyasını sürdürebilmesi için Avrasya'daki karasal güçlerin birleşmesini engellemesi gerekiyordu. Almanya'nın Osmanlı İmparatorluğu ile ittifak kurarak Berlin-İstanbul-Bağdat-Basra demiryolu projesini hayata geçirmeye başlaması, Britanya için bardağı taşıran son damla oldu. Çünkü bu demiryolu hattı, Basra Körfezi petrolünün ve genel ticaret mallarının deniz yollarına ihtiyaç duyulmadan, çok daha hızlı ve ucuz bir şekilde taşınmasını sağlayacaktı. Britanya, kendi deniz ablukası ve Choke Point denilen geçiş noktası denetimlerini işlevsiz kılacak bu projeyi engellemek için savaşı bir araç olarak gördü. Birinci Dünya Savaşı ile Alman, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorlukları parçalanarak bu demiryolu projesi iptal edildi ve Ortadoğu'nun sınırları Londra'da çizildi. Bugün ABD'nin Çin'in Kuşak ve Yol Girişimi'ne karşı yürüttüğü engelleme stratejisi, o dönem Britanya'nın uyguladığı politikanın birebir kopyasıdır."

Werner, ABD'nin bu strateji kapsamında Çin'in enerji tedarik zincirindeki kilit halkaları hedef aldığını belirterek, "Çin'in en büyük ağır ham petrol tedarikçilerinden olan Venezuela'daki rafineriler Çin tarafından inşa edilmişti ve buradaki müdahale ilk kesintiyi yarattı. İkinci adım ise İran'dır. İran, Çin için hayati bir enerji ortağıdır. İran'a yönelik hava saldırılarında Çin'in karasal Kuşak ve Yol bağlantısı için inşa edilen kritik köprülerin de vurulması bir tesadüf değildir. İkincil ve üçüncül bombardıman dalgalarında bu lojistik altyapıların hedef alınması, asıl hedefin Çin'in karasal ticaret ağlarını kesmek olduğunu açıkça ortaya koymaktadır" dedi.

"Rusya ve Çin'in askeri desteği tırmanma tuzağını büyütebilir"

Mevcut bölgesel çatışmaların tarafların hedefleri nedeniyle kolayca sonlandırılamayacağını ve kontrol dışı bir tırmanma dinamiğine girildiğini kaydeden Werner, mülakatta askeri sahadaki duruma ilişkin şu bilgileri aktardı:

"İran'ın fırlattığı füzelerin son derece yüksek hassasiyetle hedefleri vurabilmesi askeri uzmanları şaşırttı. Körfez genelindeki ABD askeri üslerinin ve resmi olarak ilan edilmeyen CIA istasyonlarının tam isabetle vurulması, askeri personelin buraları terk etmek zorunda kalmasına yol açtı. İyi bilgi alan kaynaklarımdan edindiğim verilere göre, binaların belirli katlarındaki gizli ofisler nokta atışıyla imha edildi. İran'ın gelişmiş savunma kalkanlarını aşarak bu derece hassas vuruşlar yapabilmesi, arkasında çok ciddi bir teknoloji, istihbarat ve koordinasyon desteği olduğunu gösteriyor. Rusya, daha önce Ukrayna savaşında kendi topraklarına yönelik İngiliz ve Amerikan uzun menzilli füzelerinin kullanılmasının ardından 'kendi seçeceği bir zaman ve yerde karşılık verme hakkını saklı tuttuğunu' açıklamıştı. Görünen o ki Rusya, ABD üsleri ve istihbarat merkezlerine dair hassas koordinat bilgilerini paylaşarak bu karşılığı verdi. Çin ise daha çok teknolojik bileşen, silah sanayi desteği ve parça tedariki boyutunda İran'ın arkasında duruyor. ABD bu yönde baskıyı sürdürdükçe, Rusya ve Çin de İran'ı desteklemeye devam edecektir. Bu durum bizi kaçınılmaz olarak küresel bir çatışma riskine yaklaştırıyor."

"Savaşların finansmanı küresel hegemonya değişimini belirler"

Mülakatın ilerleyen bölümlerinde savaşların finansmanı ve küresel borç ilişkileri üzerine değerlendirmelerde bulunan Profesör Richard Werner, Britanya İmparatorluğu'nun Birinci Dünya Savaşı sırasında finansal kontrolünü ABD'ye nasıl devrettiğini şu sözlerle açıkladı:

"Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya, askeri harcamalarını tamamen kendi iç mekanizmalarıyla, yani banka kredi yaratımı ve yerel tahvil ihraçlarıyla finanse etti. Dış borç almadıkları için finansal bağımsızlıklarını korudular ve askeri olarak sahada yenilmediler. Savaş sona erdiğinde Alman topraklarında hiçbir yabancı asker yoktu ancak müttefiklerin imzaladığı ateşkes anlaşmasına saflıkla güvenerek ordularını hızla terhis ettiler. Britanya ise savaşı tamamen farklı şekilde finanse etti. ABD'den, özellikle doğrudan JP Morgan üzerinden devasa miktarlarda borç aldı. Borç alan, borç verenin kölesi olur ilkesinde olduğu gibi, Britanya bu kararla imparatorluğunu ve küresel hegemonya rolünü fiilen ABD'ye devretmiş oldu. JP Morgan sadece kredi vermekle kalmadı, aynı zamanda Britanya'nın ABD'den yaptığı tüm askeri ve lojistik alımlarda tek yetkili satın alma temsilcisi olarak hareket etti. Bu finansal bağımlılık, savaş sonrasında küresel liderliğin Londra'dan Washington'a geçmesinin önünü açtı."

Savaş dönemlerinde diplomatik taahhütlerin ve ittifak arayışlarının sınırları esnettiğini belirten Werner, Britanya'nın Osmanlı topraklarında yer alan Filistin için yayımladığı Balfour Deklarasyonu ile aynı dönemde İtalya'yı kendi safına çekmek için Avusturya toprağı olan Güney Tirol'ü vadetmesini bu pragmatik genişleme siyasetinin örnekleri olarak gösterdi.

Profesör Richard Werner, mülakatın sonunda küresel ekonomideki petrol dolar hegemonyasının zayıflaması ve alternatif finansal mekanizmalar üzerine çalışmalarını sürdürdüğünü belirterek, mevcut Ortadoğu krizinin tarafların uzlaşmaz stratejik hedefleri nedeniyle uzun süreli ve daha yıkıcı bir küresel gerilime dönüşme riski taşıdığı uyarısını yineledi.