
YDH - Kıdemli savaş muhabiri ve bölgesel güvenlik analisti Elijah J. Magnier, yayıncı Mario Nawfal ile gerçekleştirdiği mülakatta, Ortadoğu'da tırmanan askeri gerilimi, ABD-İran diplomatik arka planını, Lübnan sahasındaki çıkmazı ve Hürmüz Boğazı'ndaki seyrüsefer kontrolü mücadelesini derinlemesine analiz etti.
Bölgedeki askeri hareketliliğin taktiksel hamlelerden ibaret olduğunu belirten Magnier, tarafların stratejik bir savaştan kaçınma eğiliminde olduğunu vurguladı.
Hürmüz Boğazı ve Basra Körfezi'nde son günlerde yaşanan askeri hareketliliğe değinen Magnier, ABD'nin Qeşm ve Sirik adalarına yönelik saldırıları ile İran'ın Bahreyn ve Kuveyt'teki askeri üslere yönelik misillemelerini değerlendirdi.
ABD'nin Hürmüz Boğazı'ndaki İran kontrolünü kırma amacıyla gemilerini bölgeden sessizce çıkarma girişimlerinin ve ardından gelişen radar hedeflemelerinin savaşı büyütecek nitelikte olmadığını ifade etti.
Körfez'deki askeri dinamiklerin karmaşıklığına dikkat çeken Elijah J. Magnier, tek bir radar istasyonunun imha edilmesinin seyrüsefer kontrolünü tamamen değiştirmeyeceğini belirterek şu ifadeleri kullandı:
"Çok uzun bir kıyı şeridinden bahsediyoruz. Barış zamanında bile bölgede tek bir radar bulunmaz, düzinelerce radar istasyonu görev yapar. Bir adadaki radarın yok edilmesiyle her şeyin biteceğini, gemilerin kolayca sızabileceğini ve seyrüferin normale döneceğini düşünmek askeri gerçeklerle bağdaşmaz. İki tarafın da savaşa dönme iradesi yoksa gerilim sadece karşılıklı mesajlardan ibaret kalır. Bu durum, tarafların birbirlerinin hazırlık seviyelerini test ettiği bir kısasa kısas oyunudur. Savaşın şiddeti bu tür adımlarla değil, ancak her iki tarafın gerçekleştireceği devasa bombardımanlarla artar ve o zaman herkes savaşın gerçekten başladığını görür."
Magnier, gemi sahiplerinin ve sigorta şirketlerinin bölgedeki büyük riskleri üstlenmeye yanaşmadığını, bu nedenle bazı gemilerin ABD korumasına güvenerek kaçak geçişler denediğini belirtti.
Hürmüz Boğazı'nın 32 kilometreyi aşan genişliğinde İran deniz kuvvetlerinin sürekli tam teyakkuz halinde olduğunu vurgulayan analist, geçmişte yaşanan ABD askerlerinin gözaltına alınması hadiselerini hatırlatarak, mevcut gerilimin her iki tarafın da savaştan kaçındığının somut bir teyidi olduğunu kaydetti.
Körfez ülkelerinin İran ile doğrudan çatışmaya girmek istemediğini belirten Magnier, "Körfez ülkeleri bugün İran'a karşı büyük bir hayal kırıklığı yaşasalar da onunla bir anlaşmaya varmaya tamamen hazırlar. Çünkü uzun yıllar boyunca İran ile yan yana yaşamak zorundalar, Amerikalılarla değil. Amerikalılar bir gün bölgeyi terk edebilir ancak İran her zaman orada, Körfez ülkelerinin hemen karşısında kalacaktır" değerlendirmesinde bulundu.
Magnier, İran'ın saldırıların çıkış noktasını hedef alma stratejisi izlediğini, ABD'nin Bahreyn'deki 5. Filo'yu veya Kuveyt'teki askeri üsleri kullanması durumunda İran'ın doğrudan bu coğrafi noktaları hedef aldığını, radar teknolojilerinin artık fırlatılan bir füzenin çıkış noktasını birkaç metre sapmayla tespit edebildiğini ekledi.
ABD Başkanı Donald Trump ile İran liderliği arasındaki retorik değişimini yorumlayan Magnier, iki ülke arasındaki nükleer ve mali başlıkların büyük ölçüde çözüldüğünü ancak Lübnan'ın en büyük engel olarak masada kaldığını belirtti.
Trump'ın son dönemde İran liderliğine yönelik ılımlı mesajlar göndererek diyalog kanalı aramasına ilişkin olarak Magnier şunları söyledi:
"Donald Trump, İranlıların oyununu anladı. Kendisi daha önce sürekli olarak müzakere edecek kimseyi bulamadıklarını, tüm liderleri öldürdüklerini söylüyordu. İranlılar da buna karşılık 'Madem kimse kalmadı, mesajlarınızı iletmekte zorlanıyoruz, doğru kişiyi bulup size yanıt dönmemiz günler, haftalar alabilir' diyerek bu söylemi Trump'a karşı kullandılar. Trump şimdi bu anlatıyı değiştirerek diyalog mesajı veriyor. Ancak İranlılar, Lübnan meselesi çözülmeden tam bir uzlaşmanın mümkün olmayacağını biliyor. Lübnan, Donald Trump'ın çözemediği askeri ve siyasi bir düğüm olarak ortada duruyor."
İran'ın kendi anayasasının 154. maddesi uyarınca dünya genelindeki ezilen halkları ve Lübnan'daki en güçlü müttefiki olan direnişi desteklemeyi anayasal bir yükümlülük olarak gördüğünü hatırlatan kıdemli muhabir, Katar'da bulunan milyarlarca dolarlık İran varlığının serbest bırakılması adımlarının Trump yönetimini iç politikada zor durumda bırakmamak adına dolaylı finansal mekanizmalarla formüle edilebileceğini aktardı.
Sürecin yalnızca ABD yönetimine değil, İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu'nun siyasi geleceğine de bağlı olduğunu kaydeden Magnier, "Netanyahu Beyrut'u bombalamayı durdurmaktan memnuniyet duyabilir ancak Lübnan'ın güneyindeki savaşı durduramaz. Güneyde her gün İsrail askerleri ölüyor. ABD'nin Lübnan Büyükelçisi'nin de ifade ettiği gibi, anlaşma İsrail'in değil, Hizbullah'ın ateşi kesmesini hedefliyor. Eğer Netanyahu savaşı tamamen durdurursa başbakanlık koltuğunu kaybeder ve bir taş gibi hızla düşer" dedi.
Lübnan Cumhurbaşkanı'nın İsrail ile müzakere ettiği ateşkes çerçevesini ve Hizbullah'ın silahsızlandırılması yönündeki tartışmaları eleştiren Magnier, bu yaklaşımın Lübnan sahasındaki güç dengeleriyle ve tarihi tecrübelerle çeliştiğini belirtti.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi'nin 1701 sayılı kararının geçmişte uygulandığını ancak İsrail'in ihlalleriyle işlevsiz kaldığını hatırlatan uzman, mevcut askeri durumu şu sözlerle özetledi:
"Lübnan Cumhurbaşkanı egemenlik tezini savunurken ülkenin askeri yetersizliklerini göz ardı ediyor. Hizbullah ve Emel Hareketi, Lübnan'daki Şii nüfusun neredeyse tamamını parlamentoda temsil ediyor ve sahada ezici bir çoğunluğa sahip. Cumhurbaşkanı, arkasında askeri bir güç olmadan bu toplumsal tabanın karşısında konumlanıyor. Lübnan ordusunun sınırları koruyacak ne teçhizatı ne de askeri kapasitesi var. İsrail ordusu daha yeni bir tuğgenerali, bir yüzbaşıyı ve bir askeri aynı araçta hedef alarak öldürdü ve sadece 'Hata yaptık' açıklamasıyla yetindi. Siz bu zayıf askeri yapıyla, bölgenin en güçlü ordularından birinin güneyden çekilmesini sadece Trump ile olan kişisel dostluğunuza güvenerek mi sağlayacaksınız?"
İsrail'in Lübnan'a dayatmaya çalıştığı denetim mekanizmasının, 1993 yılındaki Oslo ve Eriha-Gazze anlaşmalarındaki askeri denetim tuzaklarına benzediğini belirten Magnier, "İsrail, Hizbullah'ın yeniden silahlanıp silahlanmadığını kontrol etmek amacıyla ucu açık bir denetim yetkisi istiyor. Bu durum Filistin'de otuz yıldır bitmeyen askeri işgal ve denetim mekanizmasının aynısıdır. Lübnan yönetimi bu tarihi tecrübelerden ders çıkarmıyor" şeklinde konuştu.
İran'ın direniş ekseniyle olan ilişkisinin tek taraflı bir vekalet ilişkisi olmadığını, her aktörün kendi yerel dinamikleri ve karar alma mekanizmaları bulunduğunu belirten Magnier, eksenin son yıllardaki askeri koordinasyon süreçlerini analiz etti.
2025 yılındaki askeri çatışmaların ardından İran'ın çoklu cephe stratejisini yeniden yapılandırdığını ifade eden kıdemli muhabir, Lübnan'daki direnişin askeri kararlılığına ilişkin şu tespitte bulundu:
"İran her koşulda müttefiklerinin yanında durarak caydırıcılık mimarisini koruyacaktır. Lübnan'da Şii toplumu, güneyde ve Bekaa Vadisi'nde çok büyük acılar çekiyor, evleri yıkılıyor. Cumhurbaşkanı ve Beyrut'taki bazı çevreler ise bu acıyı paylaşmadıkları halde en yüksek sesle konuşan kesimler oluyor. İran basınında 'Anlaşmamız tamamlanmak üzereyken neden Lübnan'ı bekliyoruz?' seslerinin yükselmesi doğaldır, çünkü İran içinde de farklı politik görüşler mevcuttur. Ancak ideolojik olarak İran, direnişi yalnız bırakamaz. Direniş ekseni askeri olarak zayıflasa dahi varlığını sürdürecek ve topraklarını savunmaya devam edecektir. Hizbullah'ın varlığı sadece İran'ın desteğine bağlı değildir; bu, 1982 işgalinden çok daha geriye giden toplumsal ve askeri bir direnç geleneğidir."
Magnier, Mısır ile yapılan Sina anlaşmasının Lübnan için bir model olamayacağını, Mısır'ın jeopolitik büyüklüğü ve askeri gücü ile Lübnan'ın küçük yüzölçümü ve kırılgan devlet yapısı arasında hiçbir askeri benzerlik bulunmadığını vurguladı.
İsrail'in Mısır ile barış yapmak zorunda kaldığını çünkü Afrika'ya açılan bu kapıya ve bölgesel güvenliğe ihtiyaç duyduğunu belirten analist, Lübnan sahasında ise İsrail'in hiçbir hukuki taahhüde tam olarak uymadığını kaydetti.
Mülakatın son bölümünde Emel Hareketi'nin kurucusu Şii lider Musa es-Sadr'ın 1978 yılında Libya ziyareti sırasında gizemli bir şekilde ortadan kaybolması konusuna değinen Elijah J. Magnier, Libya'daki savaşı sahada takip ettiğini ve Kaddafi ailesinin üyeleriyle doğrudan görüştüğünü belirtti.
Musa es-Sadr'ın Lübnan'daki siyasi ve toplumsal ağırlığının o dönem Filistin Kurtuluş Örgütü ve Suriye üzerinde ciddi bir askeri ve siyasi yük oluşturduğunu ifade eden Magnier, olayın perde arkasına dair şu değerlendirmeleri yaptı:
"Musa es-Sadr'ın ortadan kaybolması bölgesel istihbarat savaşlarının bir sonucuydu. Kendisi son derece karizmatik, hitabeti güçlü ve Lübnan'daki Şii toplumunu kurumsallaştıran liderdi. Libya'ya yaptığı son ziyarette Muammer Kaddafi ile Lübnan'daki iç savaş ve sosyalist grupların finansmanı konusunda sert bir tartışma yaşadı. Kaddafi'nin o dönem çevresine verdiği 'Onu götürün, bir daha görmek istemiyorum' talimatı, Libya istihbarat birimleri tarafından doğrudan fiziksel olarak ortadan kaldırılması şeklinde uygulandı. Libya yönetimi, es-Sadr'ın İtalya'ya geçtiği izlenimini vermek için ona benzeyen bir dublörü Roma uçağına bindirdi ancak gerçekte es-Sadr ve iki yardımcısı Libya topraklarında öldürüldü. Bu, Kaddafi rejiminin muhalif isimlere karşı sıklıkla uyguladığı askeri ve istihbari bir yöntemdi."
Magnier, Ortadoğu'da kalıcı barışın sağlanmasının sahadaki askeri gerçekliklerin tam olarak kabul edilmesiyle mümkün olabileceğini, askeri güç dengeleri gözetilmeden kağıt üzerinde yapılan diplomatik dayatmaların sahada karşılık bulamayacağını belirterek mülakatı tamamladı.