
YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Hüseyin İbrahim, ABD ve İsrail'in İran üzerinde baskı kurmak amacıyla Lübnan cephesinde yeni bir denge değişikliği yaratma girişiminin başarısız olduğunu belirtiyor. Yazara göre İran, güney Beyrut'a yönelik saldırıyı Washington'ın müzakere pozisyonunu güçlendirmeye dönük bir hamle olarak değerlendirdi ve karşılık vererek mevcut dengeyi korudu. İbrahim, Trump ile Netanyahu arasında gerçek bir ayrışma bulunmadığını, aksine Trump'ın Netanyahu'nun siyasi sıkışmışlığını hafifletmeye çalıştığını ifade ediyor.
Amerika ve İsrail'in İran'la ateşkesin ardından oluşan güç dengesini değiştirmeyi amaçlayan son girişimi de başarısızlıkla sonuçlandı. Bu girişimin hedefi, Lübnan'da bir gedik açarak Tahran'ı, Washington'la anlaşmaya varabilmek için kendi koşullarının altına inmeye zorlamaktı.
Görünen o ki İran, güney Beyrut'a yönelik son saldırıyı ilk anlarından itibaren Pakistan'daki müzakere masasında ABD'nin elini güçlendirmeye dönük bir hamle olarak okudu.
Bu değerlendirmeyi güçlendiren unsurlardan biri de Pakistan İçişleri Bakanı Muhsin Nakvi'nin saldırıyla eş zamanlı olarak Tahran'ı ziyaret etmesiydi. Nakvi'nin, ABD Başkanı Donald Trump ile İran arasındaki başlıca arabulucu kabul edilen Pakistan Kara Kuvvetleri Komutanı General Asım Münir'e yakınlığı ve anlaşmayı engelleyen pek çok düğümün çözülmesinde rol oynadığına dair iddialar, bu yorumu destekledi.
Trump ile düşman olarak nitelenen İsrail'in başbakanı Benyamin Netanyahu arasındaki rol paylaşımı bundan daha açık biçimde ortaya çıkamazdı.
Özellikle de Trump'ın, İran savaşındaki başarısızlığın ardından siyasi geleceği tehdit altına giren Netanyahu'yu içinde bulunduğu sıkışmışlıktan kurtarmaya son derece istekli olduğu düşünüldüğünde.
Trump, Netanyahu'ya güney Beyrut'u hedef alma ve ardından İran saldırısına karşılık verme imkânı tanırken, ABD'yi yeniden savaşın içine çekme riskini de göze aldı.
Oysa kendisi, giderek daha fazla Amerikalının karşı çıktığı bu savaştan uzak durmaya ve yaklaşan kasım ayındaki Kongre ara seçimleri öncesinde yeniden savaşa dönmenin siyasi yükünü üstlenmemeye çalışıyordu.
İsrail'in güney Beyrut'a saldırısı ve İran'ın buna verdiği karşılık, gelişmelerin iki farklı yöne evrilebileceği bir tablo yarattı. İlk ihtimal, ABD'nin savaşa dâhil olması ve bunun, Körfez'deki Amerikan çıkarlarını da kapsayacak geniş çaplı bir çatışmaya dönüşmesiydi.
Böyle bir senaryoda, özellikle Washington İran'ın enerji altyapısını hedef alır ya da Tel Aviv'in bunu yapmasına izin verirse, Körfez ülkelerinin petrol altyapıları da saldırıların hedefi hâline gelebilirdi. İkinci ihtimal ise karşılıklı saldırıların bir tarafta İsrail, diğer tarafta İran ve müttefikleri arasında sınırlı kalması; ardından da saldırıların durdurularak müzakere masasına geri dönülmesiydi.
Gerçekleşen ikinci senaryo oldu. Ancak bu, Trump'ın, savaşın önü açılmışken ve ABD bir mutabakat zaptına varmayı geciktirmeyi sürdürürken, Tahran'ın çatışmayı genişletmeye daha yatkın olduğunu kavramasının ardından mümkün oldu.
İran böyle davranarak Washington ve Tel Aviv'in mevcut denklemin yerine başka bir düzen yerleştirmesini engellemeyi amaçlıyordu. Nitekim İsrail, karşılıklı saldırıların yaşandığı saatlerde İran'ın enerji altyapısını hedef almadı; Trump'ın talebiyle bundan kaçındı.
8 Nisan'daki ateşkesten bu yana yaşananlar, Trump ile Netanyahu arasında ciddi görüş ayrılıkları bulunduğuna dair beklentilerin en azından şimdilik temelsiz olduğunu gösteriyor.
Trump'ın, Netanyahu'yu düştüğü siyasi açmazdan kurtarmaya yönelik çabalarını sürdürmekte kararlı göründüğü anlaşılıyor. Bu kararlılığın bütün nedenleri bilinmese de, en belirgin etkenlerden biri iki liderin hem ABD'de hem de İsrail'de izlenen iç politikalar konusundaki uyumu.
Gerçekte ikili, gündemi Trump'ın başkanlığı kazanmasından önce şekillenen bir ittifakın parçaları. Trump'ın yaklaşık bir buçuk yıl önce göreve başlamasından bu yana bu gündem madde madde uygulanmaya çalışıldı; sonunda her iki tarafı da bugün içinde bulundukları sıkışmışlığa taşıdı ve şimdi bu durumdan çıkış yolu arıyorlar.
Karşılıklı saldırıların durmasına yol açan anlaşmanın ayrıntıları henüz bilinmiyor. Ancak İran'ın, güney Beyrut'a yönelik herhangi bir İsrail saldırısını kendi kırmızı çizgisi olarak kabul ettirme güvencesini almadan bu saldırıları sona erdirmeyeceği söylenebilir.
Buna göre İsrail bu çizgiyi yeniden aşarsa saldırılar yeniden başlayacak. Eğer böyle bir ihlal yaşanmazsa, sınırlı çatışmanın sonucu İran'ın hanesine yazılacak; Netanyahu'nun siyasi bilançosu ise daha da zayıflayacak.
Böylece hem Netanyahu'nun hem de Trump'ın karşı karşıya bulunduğu sıkışmışlık derinleşecek.
Sonuç olarak, Pakistan'ın arabuluculuğunda yürütülen ABD-İran anlaşması artık geçmişe kıyasla daha yakın görünüyor.
Bu da Trump'ın imzalamamayı tercih ettiği ve Tahran'dan ek tavizler koparmaya çalıştığı mutabakat zaptı temelinde şekilleniyor. ABD Başkanı ile İsrailli müttefikinin kollarında hâlâ yeni tavşanlar saklı olsa bile, artık o tavşanlardan biri daha eksilmiş durumda.
Çeviri: YDH