İsrail’in son saldırılarına ilişkin üç senaryo

09 Haziran 2026

İran merkezli Nur News, ABD ve İsrail’in İran üzerindeki baskıyı artırma hedefinde birleştiğini belirterek, yaşanan süreci topyekun bir savaştan ziyade tarafların müzakere masasında el yükseltmeye çalıştığı "gergin bir askıda kalma" durumu olarak tanımladı.

YDH - İsrail’in Lübnan’ın başkenti Beyrut’ta Hizbullah’ın kalesi olarak bilinen Dahiye bölgesine düzenlediği saldırılar ve ardından İran topraklarındaki bazı noktaları hedef alan saldırıları, bölgeyi kriz yönetimi zemininden uzaklaştırarak gerilimin tırmandığı yeni bir aşamaya sürükledi.

Görünüşte süreç, İsrail’in Dahiye güneyine düzenlediği ve Tahran tarafından güvenlik kırmızı çizgilerinin doğrudan ihlali olarak kabul edilen saldırıyla başladı. Bu gelişme, İran’ın füze misillemesi ve ardından İsrail’in İran’ın bazı kentlerine yönelik karşı saldırılarıyla devam etti.

Askeri gelişmelerin ötesine geçildiğinde, bu sistematik adımların arkasındaki gerçek amacın ne olduğu sorusu önem kazanıyor. Çatışmanın ana taraflarından biri olan ABD, İran ile bir uzlaşmaya varılmasının yakın olduğunu iddia ederken ve kendisini İsrail’in saldırganlığından tamamen uzak tutmaya çalışırken, bu açıklamaları samimi kabul etmek ve tırmanan gerilimin sorumluluğunu yalnızca İsrail’e yüklemek ne kadar gerçekçi? Washington ile Tel Aviv arasında geçici de olsa bir çatlak mı oluştu, yoksa bu iki aktör önceden planlanmış bir görev dağılımı çerçevesinde, dışarıdan farklı görünen yöntemlerle tek bir amaca doğru mu ilerliyor?

Bu soruları yanıtlamak için askeri saha, müzakere masası ve küresel güçlerin stratejik rekabeti arasındaki sınırları net çizmek gerekiyor.

Son günlerde yaşanan gelişmeler, yalnızca İran ve İsrail arasında karşılıklı bir ateş teatisi olmaktan öte, Tahran ile Washington arasındaki müzakerelerin geleceğini ve Ortadoğu’daki yeni güvenlik mimarisini şekillendirme mücadelesinin bir parçası olarak öne çıkıyor.

İran merkezli Nur News, bu stratejik mücadeleyi, üç temel senaryo üzerinden analiz etti:

Senaryo bir; İsrail müzakere sürecini sabote etme rolünü üstleniyor

En yaygın ve ilk analize göre İsrail, İran ile ABD arasındaki müzakere sürecini tamamen çökertmek amacıyla bu saldırıları gerçekleştirdi. Son haftalarda ABD’li yetkililerin müzakerelerin kritik bir aşamaya geldiğini açıklaması ve Donald Trump’ın İran ile bir anlaşmaya varma arzusunu defalarca dile getirmesi bu tezi destekleyen veriler arasında yer alıyor. İsrail yönetimi, Tahran ile Washington arasında gerilimi azaltacak her türlü uzlaşmanın, İran’a yönelik "azami baskı" stratejisini zayıflatacağına inanıyor. Tel Aviv, uzun yıllardır İran dosyasını küresel ölçekte salt bir güvenlik tehdidi olarak tanımlamaya çalışırken, müzakereler bu konuyu diplomasi ve uzlaşı zeminine taşıyor.

Bu çerçevede Lübnan’a saldırmak ve İran’ı askeri bir yanıt vermeye zorlamak, gündemin ana maddelerini Hürmüz Boğazı, uranyum zenginleştirme, yaptırımlar, liman ablukalarının kaldırılması veya teknik anlaşma detaylarından uzaklaştırarak, doğrudan bölgesel güvenlik ve savaş riskini en öncelikli konu haline getirmeyi amaçlıyor.

Senaryo iki; Washington ve Tel Aviv arasında yazılı olmayan bir görev dağılımı var

İlk senaryo, bu ölçekteki büyük askeri operasyonların ABD’nin bilgisi, onayı veya en azından asgari koordinasyonu olmadan nasıl gerçekleştirilebildiği sorusunu yanıtsız bırakıyor. Gerçekte İsrail; istihbarat, lojistik, savunma ve siyaset alanlarında ABD güvenlik mimarisiyle öylesine bütünleşti ki bölgesel sonuçları bu denli ağır olacak stratejik bir hamleyi Washington’ın bilgisi dışında planlaması uzak bir ihtimal olarak görülüyor. Özellikle İran ve İsrail arasında yaşanacak doğrudan bir askeri çatışmanın, bölgedeki ABD çıkarlarını ve askeri varlığını da doğrudan hedef haline getireceği açıkça biliniyor.

Bu doğrultuda ikinci senaryo, ABD ile İsrail arasında zımni bir işbölümü olduğu varsayımına dayanıyor. Bu yaklaşıma göre Washington ve Tel Aviv, operasyonların zamanlaması ve yöntemi konusunda fikir ayrılıkları yaşasa da İran üzerindeki baskının artırılması gerektiği hususunda tamamen mutabık kalıyor. Aralarındaki fark, ABD’nin bu baskıyı müzakere masasında daha fazla taviz koparmak için bir kaldıraç olarak görmesi, İsrail’in ise baskıyı müzakereleri tamamen bitirmenin veya işlevsiz kılmanın bir yolu olarak değerlendirmesi olarak beliriyor. Diğer bir ifadeyle Washington bir anlaşma istiyor ancak bu anlaşmanın İran’ın en zayıf ve en çok baskı altında olduğu şartlarda gerçekleşmesini hedefliyor. Bu açıdan bakıldığında, gerilimin tırmanması diplomasinin önünü kesmiyor, aksine güce dayalı diplomasinin bir parçası olarak işletiliyor.

Senaryo üç; İran’ın askeri iradesi ve kırmızı çizgileri test ediliyor

Üçüncü senaryo, saldırıların doğrudan İran’ın stratejik hesaplarını ve caydırıcılığını test etmeyi amaçladığı varsayımı üzerine kuruluyor. Tahran yönetimi, geçtiğimiz aylarda Lübnan’ın güvenliğinin ve Hizbullah’a yönelik gelişmelerin İran’ın milli güvenlik denklemlerinden ayrı düşünülemeyeceğini defalarca beyan etti. Beyrut’un Dahiye bölgesine yapılan saldırı, bu beyanın sahadaki geçerliliğini ölçen bir sınama niteliği taşıyor. Saldırıyı planlayanlar, İran’ın müzakere sürecini korumak adına askeri bir yanıt vermekten kaçınıp kaçınmayacağını veya olası maliyetleri göze alıp almayacağını analiz etmek istedi.

İran’ın gerçekleştirdiği füze operasyonu, Tahran’ın müzakereleri sürdürmek adına güvenlik kırmızı çizgilerinden vazgeçmeyeceğini açıkça ortaya koydu. İran bu adımıyla, diplomasi ile askeri caydırıcılığın birbirine paralel kulvarlar olduğunu ve birinin diğeri için feda edilmeyeceği mesajını muhataplarına iletti.

Mevcut gelişmeler ışığında ikinci senaryonun en gerçekçi yorum olduğu değerlendiriliyor. Bu analize göre temel hedef müzakereleri tamamen yok etmek değil, nihai aşamaya girilmeden önce güç dengesini değiştirmek olarak öne çıkıyor. Karmaşık uluslararası müzakerelerde taraflar, son imzalar atılmadan önce siyasi, ekonomik ve askeri tüm araçları kullanarak pazarlık güçlerini azami seviyeye çıkarmaya çalışıyor. Son askeri saldırılar da bu yaklaşımın bir parçası olarak değerlendiriliyor. Bu çerçevede askeri hamleler diplomasinin alternatifi değil, onu tamamlayan unsurlar olarak sahneye sürülüyor. Sahada daha fazla baskı oluşturan taraf, masada daha fazla kazanım elde etmeyi bekliyor.

Son tahlilde meseleyi "ABD barış istiyor, İsrail ise savaş yanlısı" şeklindeki indirgemeci ve keskin bir ikilemle açıklamak doğru görünmüyor. Aynı şekilde iki müttefik arasında hiçbir fikir ayrılığı olmadığını savunmak da gerçekçi kabul edilmiyor. Washington ve Tel Aviv’in birleştiği temel nokta, İran üzerinde azami baskı uygulanması, bölgesel gücünün sınırlandırılması ve stratejik imkanlarının daraltılması olarak netleşiyor.

Ayrıştıkları nokta ise bu baskının sonucunun nasıl kullanılacağıyla ilgili görünüyor. ABD elde edilen baskı gücünü kendi şartlarına daha uygun bir anlaşmaya varmak için kullanmak isterken, İsrail bu baskıyı İran’ın bölgedeki konumunu yasallaştıracak veya sabitleyecek her türlü uzlaşmayı engellemek için araçsallaştırıyor. Dolayısıyla, iki aktör arasında nihai hedefler ve detaylar konusunda yöntemsel farklar bulunsa da son saldırıların ABD’nin stratejik hesaplarından bağımsız yürütüldüğünü düşünmek zor görünüyor.

Yaşanan gelişmelerin en belirgin sonucu, topyekun bir savaşın başlaması ya da müzakerelerin tamamen çökmesi olarak öne çıkmıyor. Bölge şu anda "gergin bir askıda kalma" durumuna geçiş yapmış bulunuyor. Bu yeni denklemde tüm aktörler geniş çaplı bir savaşa girmekten kaçınıyor, ancak aynı zamanda askeri kapasitelerini siyasi ve diplomatik konumlarını güçlendirmek amacıyla birer pazarlık aracı olarak kullanıyor.

Böyle bir atmosferde atılan her füze ve gerçekleştirilen her yeni saldırı sadece askeri bir operasyon değil, Ortadoğu’daki güç dengesi ve gelecekteki güvenlik mimarisi üzerinde yürütülen diplomatik pazarlıkların birer parçası haline geliyor. Bu nedenle bugün Tahran, Beyrut ve işgal altındaki topraklarda yükselen dumanlar sadece savaşın fiziki etkilerini değil, aynı zamanda bölge diplomasisinin geleceğini belirleyecek olan örtülü ve çetin bir mücadelenin sınırlarını gösteriyor.