
YDH- El-Ahbar gazetesinde yer alan analizde, Beyrut'un güney banliyösüne yönelik saldırıya karşılık olarak gerçekleştirilen İran füze saldırılarının, yalnızca İsrail'i Tahran ile Washington arasında varılan kapsamlı ateşkese uymaya zorlamayı amaçlamadığı belirtildi.
Analizde, söz konusu saldırıların aynı zamanda İran ve İsrail'in son yıllardaki savaşlardan çıkardıkları dersler doğrultusunda şekillenen yeni stratejik düşünce biçimlerini ortaya koyduğu ifade edildi.
Makalede, bölgenin bugün iki devlet ya da iki proje arasındaki bir çatışmadan ziyade, İran ve İsrail'in "güvenlik" ve "caydırıcılık" kavramlarını yeniden tanımladığı eş zamanlı bir dönüşüme sahne olduğu bildirildi.
Analize göre İran'ın yeni liderliği, geçmişte sonuç veren "stratejik sabır" politikasının artık bölgesel konumu korumaya yetmediği sonucuna vardı. Bu nedenle Tahran'ın, kazanımlarını ve müttefiklerini korumak için gerektiğinde doğrudan güç kullanımına yöneldiği belirtildi.
Buna karşılık İsrail'in ise "Aksa Tufanı" sonrasında geleneksel caydırıcılık anlayışının yetersiz kaldığı kanaatine vardığı ve güvenliğin ancak rakiplerinin yeniden güç kazanmasının önlenmesiyle sağlanabileceğine inandığı ifade edildi.
İran'da "stratejik sabır" dönemi sona mı eriyor?
El-Ahbar'a göre, İran geçmiş yıllarda bazı saldırıları absorbe etmeyi, bazılarına ise büyük çaplı bir savaşa sürüklenmemek için kontrollü şekilde karşılık vermeyi tercih etti. Bunun da başta Hizbullah olmak üzere Direniş Ekseni’nin oluşturduğu bölgesel dengeyle uyumlu olduğu kaydedildi.
Ancak son savaşın ardından İran yönetiminin stratejik çevresine bakışında “önemli bir değişim” yaşandığı belirtildi.
Analizde, İran açısından artık rejimin ayakta kalmasının ihtiyatlı davranmak veya gerilimi tırmandırmaktan kaçınmakla değil, rakiplerine ağır “bedeller” ödetme kapasitesiyle bağlantılı görüldüğü ifade edildi.
Makalede ayrıca, bölgesel dengenin korunmasının da artık risklerden kaçınmaya değil, onları göze almaya bağlı olduğu değerlendirmesine yer verildi.
El-Ahbar, İran'ın yeni yaklaşımının özellikle Hizbullah ve diğer müttefik güçlerle ilişkilerinde belirginleştiğini belirtti. Daha önce bu ilişkinin ideolojik, ahlaki ve ulusal güvenlik unsurlarının birleşimine dayandığı ifade edilirken, bugün herhangi bir önemli müttefike yönelik saldırının “doğrudan İran ulusal güvenliğini ilgilendiren bir mesele” olarak görüldüğü kaydedildi.
Bu çerçevede İran'ın, Hizbullah'ın veya herhangi bir direniş cephesinin tek başına hedef alınmasına izin vermeyeceğini vurguladığı ve "cephelerin birliği" anlayışını uygulamakta kararlı olduğu bildirildi.
İsrail'in yeni doktrini: "Toparlanmayı engellemek"
Analizde, İran'daki dönüşümün İsrail'de yaşanan paralel bir değişimle çatıştığı belirtildi.
El-Ahbar'a göre "Aksa Tufanı" sonrasında İsrail'in “en temel” güvenlik varsayımlarından biri sarsıldı. İsrail güvenlik kurumlarının, geleneksel çevreleme ve caydırıcılık politikalarının sınırları aşabilen ve ciddi güvenlik şokları yaratabilen tehditleri engelleyemediğini gördüğü ifade edildi.
Bu nedenle İsrail'de son yıllardaki yaklaşımın yerini, "toparlanmayı önleme" ve "yeniden inşayı engelleme" anlayışına bıraktığı belirtildi. Bu anlayışın Gazze, Lübnan ve diğer cephelerde İsrail güvenlik düşüncesinin temel unsurlarından biri haline geldiği kaydedildi.
Makalede, İsrail'in ateşkese rağmen Hizbullah üzerindeki askeri baskıyı sürdürmesinin de bu çerçevede değerlendirilmesi gerektiği ifade edildi. İsrail'in bunu yalnızca mevcut bir tehdide karşılık verme olarak değil, gelecekte kendi yayılmacı stratejilerini ve güvenlik üstünlüğü hedeflerini sınırlayabilecek askeri kapasitenin yeniden oluşmasını engelleme stratejisinin bir parçası olarak gördüğü bildirildi.
Bölgesel dengeyi hangi doktrin belirleyecek?
El-Ahbar analizinde, iki taraf arasındaki temel çatışmanın burada ortaya çıktığı belirtildi.
Buna göre "yeni İran", Hizbullah'ın etkin bir güç olarak varlığını sürdürmesini kendi ulusal güvenliğinin ve bölgesel caydırıcılık sisteminin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. "Yeni İsrail" ise Hizbullah'ın yeniden güç kazanmasını engellemeyi doğrudan güvenlik gerekliliği kabul ediyor.
Bu nedenle İsrail'in temel hedeflerinden birinin, İran'ın Lübnan'daki direnişe yönelik saldırıları daha geniş bölgesel çatışmaların tetikleyicisi haline getirecek yeni angajman kuralları oluşturmasını engellemek olduğu ifade edildi.
Analizde sonuç olarak, son savaşların iki farklı stratejik yaklaşım ortaya çıkardığı belirtildi. Bunlardan birinin ABD-İsrail ittifakına karşı caydırıcılığın kaynağı olarak "cepheler arasındaki bağlantıyı" güçlendirmeye çalıştığı, diğerinin ise bu bağlantıyı bölgedeki temel tehdit olarak gördüğü ve parçalamayı hedeflediği kaydedildi.
El-Ahbar, bölgesel dengelerin geleceğinin, taraflardan hangisinin kendi stratejik mantığını ve yeni şekillenen güvenlik ortamındaki kurallarını dayatabileceğine bağlı olacağını vurguladı.