
YDH - Küresel enerji koridorlarının en hassas noktası olan Hürmüz Boğazı'ndaki askeri ve siyasi gerilim tırmanırken, bu krizin dünya ekonomisine yansımaları derinleşiyor.
Financial Times Ekonomi Editörü Soumaya Keynes, ünlü yayıncı Mario Nawfal’ın programına konuk olarak küresel ekonominin mevcut durumunu, petrol piyasalarındaki tedarik krizini ve Washington ile Pekin arasındaki jeopolitik rekabetin arka planını analiz etti.
Keynes, boğazın fiilen kapalı olduğu bu dönemde küresel piyasaların büyük bir çöküş yaşamamasının nedenlerini açıklarken, bunun geçici bir uyum sürecinden ibaret olduğunu ve tehlikenin geçmediğini belirtti.
Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının küresel piyasalarda ilk başta büyük bir panik yarattığını ancak korkulan senaryoların henüz gerçekleşmediğini belirten Soumaya Keynes, serbest piyasanın engelleri aşma yeteneğine dikkat çekti.
Keynes, süreci şu sözlerle değerlendirdi:
"Ticaret su gibidir; çatlaklardan akıp yolunu buluyor. İran’ın Hürmüz Boğazı’ndan yapılan ihracatı kısıtlayarak ticareti bir silah gibi kullanması büyük bir şok yarattı. Ancak ABD Başkanı Donald Trump ve hükümet yetkililerinin de ifade ettiği gibi, petrol bir şekilde boğazdan sızmayı başarıyor. Gemiler GPS sinyallerini kapatıyor, gecenin karanlığında hareket ediyor ve fiyatlar cazip olduğu için risk alarak bu petrolü dışarı çıkarıyorlar. Temelde risk alan, patlama tehlikesinden korkmayan taşımacılar bu petrolü boğazdan çıkarıp daha korumacı davranan diğer gemilere aktarıyor. Hürmüz Boğazı’ndan çıkış yapan petrol akışının yaklaşık üçte biri şu anda Fars Körfezi’ndeki diğer alternatif çıkış noktalarına yönlendirilmiş durumda. İnsanların en kötü korkularının gerçekleşmemesinin ve petrol fiyatlarının varil başına 100 doların altında kalmasının temel sebebi bu alternatif yollardır. Diğer tedarikçiler Hürmüz’den kaçmayı başardığı sürece küresel ekonomiye darbe o kadar şiddetli olmayacaktır. Ancak bu durum küresel ekonominin enerji ve gübre gibi kritik girdilere olan bağımlılığını değiştirmiyor. İş dünyası ve girişimciler kısıtlamaların etrafından dolaşarak şimdilik ekonomik darbeyi sınırlı tutmayı başardı."
Program yapımcısı Mario Nawfal’ın, ABD ordusunun bölgedeki İran radar mevzilerine, tünellerine ve saldırı teknelerine yönelik düzenlediği operasyonların deniz trafiğini güvenceye alma çabası olduğu yönündeki analizine yanıt veren Keynes, askeri güç kullanımının ekonomik kaygıları gidermede tek başına yeterli olamayacağını belirtti.
Keynes, doğrudan şu ifadeleri kullandı:
"Şirketlerin boğazdaki mayın riskinden kaçınmak için Umman yakınlarındaki alternatif koridorları kullandığını ve buralarda ABD helikopterlerinin koruması altında hareket ettiğini görüyoruz. Ancak Trump yönetiminin bu kaçış koridorlarını bu kadar açık bir şekilde kamuoyuna duyurmasını anlamakta güçlük çekiyorum. Bu durumun gizli tutulması daha mantıklı olabilirdi. Ayrıca, askeri bir operasyonla bu tehditlerin tamamen ortadan kaldırılabileceği konusunda şüphelerim var. Deniz taşımacılığı yapan şirketleri korkutmak ve onları oldukları yerde durdurmak için çok büyük bir askeri güce ihtiyaç yoktur. Tek bir mayın riski bile sigorta şirketlerinin o gemiyi güvence kapsamından çıkarması için yeterlidir. Sigorta teminatı olmayan bir gemi ise limandan hareket edemez. Dolayısıyla ABD yönetiminin askeri düzeyde kapasiteyi zayıflatma çabası mantıklı görünse de bu sorunun askeri bir çözümü olduğuna inanmıyorum. Bu kriz en nihayetinde masada müzakere edilerek çözülmek zorundadır."
Dünya genelinde hükümetlerin geçmiş krizlerden ders çıkararak belirli savunma mekanizmaları geliştirdiğini ancak bu rezervlerin de bir sınırı olduğunu hatırlatan Financial Times Ekonomi Editörü, geleceğe yönelik endişelerini şu sözlerle dile getirdi:
"Şu anki durum küresel ekonomi için oldukça kötü ancak krizin başında konuştuğumuz uzmanlar, sürecin çok uzun sürmemesi halinde bununla başa çıkılabileceğini söylüyordu. Çünkü devletler 1970'ler ve 1980'lerdeki büyük petrol şoklarından ders çıkararak hazırlık yaptı, stoklar oluşturdu ve kendilerini olası bir ekonomik savaşa karşı korumaya aldı. Hürmüz Boğazı kapatıldığında hemen bir felaket yaşanmamasının sebebi insanların ödevlerini yapmış olmasıydı. Ancak şu anda hem ABD hem de Çin bu hazır stokları tüketerek süreci idare ediyor. Bunlar sadece geçici uyum mekanizmalarıdır ve bir noktada bu rezervler tükenecektir. Bu rezervlerin ne zaman biteceğini yaşayarak öğrenmek istemiyorum çünkü bu öğrenme süreci küresel ekonomi için oldukça sancılı ve acı verici olabilir. Şimdilik en kötü darbeyi almadık ama risk her geçen gün büyüyor."
ABD’nin stratejik rezervlerinin tarihi düşük seviyelere gerilediğini, Çin’in ise kendi rezervlerine neredeyse hiç dokunmadığını belirten Keynes, bu durumun Washington için ciddi bir kırılganlık yarattığını vurguladı.
Hükümetlerin rezerv yönetimindeki stratejik hatalarını eleştiren Keynes, şöyle konuştu:
"Stratejik petrol rezervleriyle ilgili olarak kamuoyunda pek bilinmeyen önemli bir teknik gerçek var. Bu altyapılar, sonsuz kez doldurulup boşaltılacak şekilde tasarlanmamıştır. Rezerv kuyularını ve tesislerini fiziksel olarak yeniden inşa etmek zorunda kalmadan önce bunları yalnızca belirli bir sayıda kullanabilirsiniz. Dolayısıyla uzun vadede bu altyapının kendisi de yıpranıyor. ABD açısından yapılan en büyük stratejik hata, bu rezervlerin kriz patlak vermeden önce doldurulmamış olmasıdır. Joe Biden yönetimi bu rezervleri tüketti ve kriz öncesinde yeniden doldurmadı. Şimdi küresel düzeyde bir petrol arzı sıkıntısı yaşanırken rezervleri doldurmaya çalışmak yapılacak en kötü şeydir. Ticaret Savaşları Nasıl Kazanılır isimli kitabımda da belirttiğim gibi, hükümetlerin kriz anında stok yapmaya çalışması geçmişte de sıkça yapılan büyük bir hatadır. 1970’lerdeki petrol şoku sırasında da ABD hükümeti, tüm dünya enerji kaynağı bulmak için çırpınırken stratejik rezervlerini doldurmaya devam etmişti. Küresel bir arz sıkıntısı yaşanırken piyasadan yüksek fiyatla petrol çekmek hem inanılmaz derecede pahalı bir yöntemdir hem de arz darlığını daha da körükler. Rezervleri doldurmak için her zaman fiyatların düşmesini beklemek gerekir."
Çin ekonomisinin üretim gücü ve hızlı enerji dönüşümü sayesinde ABD’ye kıyasla daha dayanıklı göründüğü yönündeki görüşleri değerlendiren Keynes, iki ülkenin yönetim sistemlerinin yarattığı algı farklarına dikkat çekti.
Çin’in gücünün abartılmaması, ABD’nin ise hafife alınmaması gerektiğini belirten editör, mülakatına şu analizle devam etti:
"Çin’in küresel sahnede dahi bir satranç ustası, Amerikalıların ise beceriksiz aktörler gibi görünmesi iki ülkenin yönetim sistemleriyle ilgilidir. Şi Cinping liderliğindeki gibi otoriter rejimler, içeride ne kadar büyük ekonomik zayıflıklar yaşarlarsa yaşasınlar dışarıya her zaman mutlak bir güç imajı yansıtırlar. Çin yönetimi, ticaret savaşlarının gerçek savaşlar gibi lojistikle kazanıldığını çok uzun süre önce anladı. Sahaya en büyük silahla çıkıp hemen kazanmayı bekleyemezsiniz; hazırlık yapmalı, tedarik zincirlerini kurmalı, güçlü yönlerinizi belirlemelisiniz. Çin bu ev ödevini çok iyi yaptı. Öte yandan ABD tarafında ise işlerin dışarıdan çok düzensiz yönetildiği bir gerçek. Enflasyon yükseliyor, mali dengeler alarm veriyor. ABD’nin sanayi tabanını güçlendirmek isteseydim, İran ile bir savaşa girişmeden veya tüm dünya ile ticaret savaşı başlatmadan önce yapacağım on tane daha öncelikli iş olurdu. Beyaz Saray’dan yapılan düzensiz açıklamalar bazen insanı umutsuzluğa sürüklüyor. Ancak ABD ekonomisinin yenilikçilik ve üretim potansiyelini de göz ardı edemeyiz. ABD’nin üretim kapasitesini Çin’e kaydırarak inovasyon yeteneğini feda ettiği yönündeki tartışmaları yakından takip ediyorum. Tedarik zincirlerinin tek bir ülkede toplanmasının sağlıksız olduğunu kabul etsem de temel verilere baktığımızda ABD’de üretkenliğin hala yüksek olduğunu görüyoruz. Bugün dünyaya yön veren yapay zeka devrimi ABD’de gerçekleşiyor. Amerikan sisteminin gücü, kendi içindeki bu düzensizlikten, başarısızlığa olan toleransından ve deneme yanılma özgürlüğünden geliyor. Çin sistemi dışarıdan çok dayanıklı görünse de ani şoklara karşı son derece kırılgan ve bükülemez bir yapıya sahiptir."
Küresel ticaret dengelerindeki yapısal bozulmanın dünya liderlerinin ana gündem maddesi haline geldiğini belirten Keynes, Çin’in ticaret felsefesinin tehlikelerine değindi.
Yaklaşan G7 toplantılarında ve uluslararası görüşmelerde bu konunun masaya yatırılacağını ifade eden Keynes, şu değerlendirmeyi yaptı:
"Çin şu anda dünyaya devasa miktarda ihracat yapıyor ancak karşılığında ithalat yapmıyor. Onların küresel ticaret vizyonu karşılıklı bağımlılık ilkesine dayanmıyor. Normal şartlarda 'ben sana bağımlı olayım, sen de bana bağımlı ol, böylece kimse savaşmasın' mantığı işler. Çin ise dünyanın tamamen kendisine bağımlı olmasını, kendisinin ise hiçbir dış güce bağımlı kalmamasını istiyor. Bu durum diğer ülkeler için oldukça korkutucu bir senaryodur. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un da katılımıyla küresel dengesizliklerin ve Çin’in ihracat makinesinin yarattığı tehditlerin ele alınacağı uluslararası zirveler gerçekleştirilecek. Bu noktada Avrupa’nın artık uyanmaya başladığını görüyoruz. ABD kendi sanayi kapasitesinin azaldığını ancak müttefiklerinin bu açığı kapatabileceğini düşünüyordu. Avrupalılar ise Çin’in kendi sanayi tabanlarını tamamen çökerttiğini nihayet idrak etti. Avrupa Birliği artık bu duruma karşı somut adımlar atmaya hazırlanıyor ki bu, kararların çok yavaş alındığı bir mekanizma için olağanüstü bir gelişmedir."
Avrupa’nın sanayi kapasitesini koruyup koruyamayacağı konusundaki soruya iyimser bir yaklaşımla yanıt veren Soumaya Keynes, bölgenin sanayi gücünü hala koruduğunu ancak en büyük sorunun karar alma hızı olduğunu belirtti:
"Avrupa’da yaşadığım için bu konuda iyimser olmak istiyorum. Birleşik Krallık sanayisini uzun süre önce elden çıkardı ancak Almanya hala çok güçlü. Almanya’da yüksek teknolojili üretim yapabilen ve bunu küresel ölçekte pazarlayabilen çok gelişmiş bir sanayi ekosistemi mevcut. Bu bilgi birikimi henüz kaybolmadı. Ancak Avrupalı üreticiler sadece kendi iç pazarlarında değil, üçüncü ülkelerdeki pazarlarda da Çinli ihracatçıların agresif rekabetiyle karşı karşıya kalıyor ve pazar kaybediyorlar. Avrupa Komisyonu düzeyinde bu konuda ciddi bir fikir birliği oluşmaya başladı. Burada kilit oyuncu Almanya’dır. Çünkü Almanlar bugüne kadar Çin pazarına araç ve makine satmaya devam edebilmek için her zaman Pekin’e karşı sert önlemler alınmasını engelleyen bir takoz görevi gördü. Şimdi onlar da durumun vahametini anlıyor. Benim en büyük korkum, Avrupa Birliği sisteminin hızlı hareket etmek üzere tasarlanmamış olmasıdır. Karar almak için tüm üye ülkelerin rızası gerekiyor. Bugün tasarlanan yeni bir koruma aracının yasal olarak yürürlüğe girmesi en az 18 ay ile iki yıl arasında sürüyor. Bu süre zarfında sanayi ciddi zararlar görebilir. Acil bir durumda sanayi kapasitesini yeniden inşa edebilirler ancak bu zaman alacaktır ve bu süreçte Avrupa tamamen savunmasız kalacaktır."
Hürmüz Boğazı krizinin devam etmesi durumunda Avrupa ve Asya’nın büyük bir darbe alacağını, ABD’nin ise net enerji ihracatçısı olması sebebiyle süreçten görece kazançlı çıkacağı yönündeki tezleri yorumlayan Keynes, bu durumun sanıldığı kadar basit olmadığını ifade etti:
"ABD’nin enerji ihraç etmesi kısa vadede petrol ve gaz sektörüne büyük karlar getirebilir ve kağıt üzerinde bir avantaj gibi görünebilir. Ancak madalyonun diğer yüzü farklıdır. İlk olarak, Amerikan hanehalkları bu gelirden doğrudan faydalanmıyor; aksine istasyonlarda yakıta daha fazla para ödemek zorunda kalıyorlar ki bu durum seçmen nezdinde büyük bir tepki yaratıyor. İkinci ve daha önemli nokta ise ABD’nin enerji ihraç ederken çok büyük miktarda sanayi ürünü ithal etmesidir. Bilgisayarlar, telefonlar, kıyafetler ve makineler dışarıdan alınıyor. Bu ürünleri üreten ülkeler de enerjiyi yüksek fiyattan kullanıyor. Dolayısıyla yükselen enerji maliyetleri, ABD’nin ithal ettiği tüm tüketim mallarının fiyatlarını artırarak ülkeye enflasyon olarak geri dönecektir. Bu yüzden 'ABD bu krizden kesin galip çıkar' demek doğru değildir, süreç çok daha karmaşık ve risklidir."
Mülakatın sonunda ABD’nin hızla büyüyen bütçe açığı ve kongrede sürekli ertelenen borç limiti krizine değinen Keynes, finans piyasalarının bu durumu neden büyük bir felaket olarak fiyatlamadığını şu sözlerle açıkladı:
"Amerikan hükümetinin borç dinamiklerine baktığınızda gerçekten aklınızı kaçıracak gibi oluyorsunuz, durum son derece vahim görünüyor. Bu borç sarmalının sonsuza kadar bu şekilde gitmesi mümkün değil, bir noktada bu gidişatın değişmesi gerekecek. Ancak sorun bunun ne zaman olacağını bilmememizdir. Eğer bu kırılma 50 yıl sonra gerçekleşecekse, bugünden 'iki yıl içinde kriz çıkacak' diye iddiaya giren yatırımcılar paralarını kaybederler. Diğer bir husus ise ABD borç tahvillerinin fiyatlanmasının göreceli olmasıdır. ABD hükümetine borç vermek kulağa çok cazip gelmeyebilir ancak dünyadaki diğer ülkelere borç vermekten çok daha güvenlidir. Yatırımcıların gidecek daha iyi bir alternatifinin olmaması, ABD borç piyasasına para akışını sürekli kılmaktadır. Geçtiğimiz yıl gümrük vergisi kararlarının ardından tahvil piyasalarında bazı dalgalanmalar yaşandı ve analistler büyük bir hesaplaşma gününün geldiğini yazdı. Ancak daha sonra piyasalar yeniden eski seyrine döndü. Yıllardır ABD’nin çökeceğini tahmin edenler var ve elbet bir gün haklı çıkacaklar ancak yakın vadede bir finansal çöküş olacağını söyleyerek risk almak rasyonel değildir."