Gazeteci Henningsen: Doğuya yönelen İran küresel bir güce dönüşüyor

13 Haziran 2026

Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın programına konuk olan gazeteci Patrick Henningsen, Orta Doğu ve Ukrayna’daki çatışmalar üzerinden küresel güç dengelerindeki kırılmaları değerlendirdi

YDH - Norveçli siyaset bilimci Profesör Glenn Diesen’ın uluslararası ilişkiler programına katılan bağımsız gazeteci Patrick Henningsen, ABD’nin Orta Doğu ve Ukrayna’daki askeri, ekonomik ve diplomatik stratejilerini ele aldı.

Programın açılışında konuşan Profesör Glenn Diesen, son dönemde hem İran hem de Rusya’ya yönelik askeri tırmanışın kontrolden çıktığını belirtti.

Diesen, ABD’nin İran’a ait en az iki su rezervuarını hedef alarak on binlerce insanı susuz bıraktığını, İran’ın ise Bahreyn, Kuveyt ve Ürdün’deki ABD üslerine füze saldırılarıyla karşılık verdiğini hatırlatarak mevcut gerilimin arka planını sordu.

"Washington artık ne bir ateşkes ne de diplomatik uzlaşı istiyor"

ABD yönetiminin dış politika vizyonunu değerlendiren Patrick Henningsen, Trump yönetiminin ve Washington’daki karar alıcıların söylemlerinin aksine gerçek bir barış arayışında olmadıklarını vurguladı. Henningsen, mevcut durumu şu sözlerle analiz etti:

"Trump yönetimini, onun dış politika danışmanlarını ve genel olarak Washington’daki yapıyı uzun yıllardır inceliyorum. Trump’ın sosyal medya üzerinden yürüttüğü gerilim, tepki, infial ve ardından gelen sahte uzlaşı döngüsüne rağmen, ABD’nin gerçekten bir ateşkes istediğine ikna olmuş değilim. Hatta daha da ileri giderek şunu söyleyebilirim: Mevcut yönetim geleneksel diplomatik çerçevede bir ateşkesin ne anlama geldiğini bile kavramış durumda değil. Uluslararası medyayı da arkalarına alarak sürekli bir 'anlaşmaya yakınız' masalı anlatıyorlar. Ancak onların bahsettiği 'anlaşma' ne bir ateşkes ne bir diplomatik mutabakat ne de bağlayıcı bir antlaşmadır. Dili tamamen yozlaştırdılar ve bu durum anlamlı bir müzakerenin önünü baştan kesiyor."

ABD dış politikasının Ukrayna, İran ve Gazze’de tamamen çöktüğünü belirten Henningsen, bu başarısızlığın tesadüfi olmadığını savundu:

"Trump yönetimi göreve geldiği ilk günden beri bu krizlerde arabuluculuk yapmaya çalışıyor ancak her cephede tam bir felaketle karşılaştı. Bu durum bilinçli bir tasarım mı, yoksa devlet yönetimi ve diplomasi becerisinden yoksun olmalarının bir sonucu mu? Beyaz Saray’da şu an fiilen bir 'diplomasisizlik politikası' uygulanıyor. Bu yaklaşım, Kongre ve Senato’daki savaş yanlısı Cumhuriyetçi ve Demokratlar ile yönünü kaybetmiş bir medya tarafından da sürekli besleniyor. Dolayısıyla, bazılarının 'anlaşma' dediği şeyin aslında hiçbir hükmü yoktur. Bu geçici, uçucu ve anlamsız bir kavramdır. Rusya ile olan duruma bakın; güya Alaska zirvesinde ya da maden anlaşmalarında uzlaşıya yakındılar, ancak sonuç kocaman bir hiç oldu. Aynı süreç Gazze’de ve şimdi de İran’da yaşanıyor."

"Batı dışı dünya ABD’nin güvenilmez ve anlaşma yeteneğinden yoksun olduğunu gördü"

Programda sözü devralan Profesör Glenn Diesen, ABD’nin kendisini bir "arabulucu" olarak sunabilme becerisinin şaşırtıcı olduğunu ifade etti. Diesen, Ukrayna krizinin tarihsel arka planını hatırlatarak şu değerlendirmelerde bulundu:

"İnsanlar ABD’nin yıllarca Ukrayna’ya fon akıtarak Rusya karşıtı bir muhalefet inşa ettiğini, 2014’teki darbeyi bizzat yönettiğini unutuyor. Kiev ordusunu eğitip Donbass’a saldırtarak Minsk anlaşmalarını yedi yıl boyunca sabote eden yine ABD’ydi. 2019’daki seçim sonuçlarını tersine çevirdiler, Nisan 2022’deki İstanbul barış anlaşmasını baltaladılar ve bugün hala Almanya’da konuşlu askeri planlamacılarıyla Kiev’e istihbarat, silah ve hedef koordinasyonu sağlıyorlar. Tüm bunlara rağmen kendilerini bir arabulucu gibi gösterebiliyorlar. Rusya tarafında başlangıçta Trump’ın NATO genişlemesini durdurabileceğine ve yeni bir güç dengesi kurabileceğine dair saf bir umut vardı. Ancak görünen o ki, Trump’ın tek yaptığı şey yüksek yoğunluklu bir savaşı Avrupalıların ve Ukraynalıların kucağına bırakıp kendisini arabulucu konumuna çekmek oldu. Benzer bir stratejiyi şimdi İran’a karşı da düşük yoğunluklu bir yıpratma savaşı yürütmek için kullanıyorlar."

Henningsen, Diesen’ın bu tespitlerine katılarak, Washington’ın askeri stoklarının tükenmesi nedeniyle doğrudan büyük bir savaşa giremeyeceğini ve bu yüzden süreci zamana yaymak zorunda kaldığını belirtti:

"ABD’nin İran ile düşük yoğunluklu bir çatışmayı sürdürmekten başka çaresi yok çünkü askeri mühimmat stokları tükendi. Füze savunma sistemleri yetersiz durumda ve küresel düzeydeki askeri varlıklarını sürdürebilmek için sürekli borçlanıyorlar. Hem ABD’nin hem de İsrail’in askeri üretim kapasitesinin savaş öncesi seviyelere dönmesi yıllar alacak. En büyük aldatmaca ise ABD’nin kendisini İsrail’den ayrı, tarafsız bir güç olarak konumlandırmaya çalışmasıdır. Oysa İsrail’e verilen minute-by-minute teknik destek, ortak komuta merkezleri ve doğrudan askeri personel katılımı düşünüldüğünde iki ülkenin ne kadar iç içe geçtiği görülür. Demir Kubbe sistemi bile özünde bir Amerikan sistemidir. Dahası, son günlerde ABD’ye ait tanker uçaklarının Suudi Arabistan hava sahasında İsrail’e ait savaş uçaklarına İran’ı vurmaları için yakıt ikmali yaptığına dair ciddi habelrer var."

Rusya’nın Batı ile ilişkilerde artık tamamen gerçekçi bir zemine oturduğunu belirten Henningsen, Moskova’nın ve Tahran’ın bu duruma göre pozisyon aldığını kaydetti:

"Batı’daki bazı analistler Rusya’nın Washington tarafından kandırıldığını öne sürüyor. Ben buna inanmıyorum. Rusya artık ABD ile gerçek bir diplomasi yürütülemeyeceğini rasyonel bir şekilde kabul etti. Moskova yönetimi bu gerçeklikle yaşamak zorunda olduğunu bilerek sahada yapması gerekeni yapıyor ve Trump’ı son derece profesyonelce idare ediyor. ABD sahaya Dışişleri Bakanlığında resmi bir görevi bile olmayan sahte diplomatlar sürerken, Rusya da buna kendi yöntemleriyle karşılık verdi. İran Cumhurbaşkanı veya Dışişleri Bakanı Moskova’ya gittiğinde masadaki ana konulardan biri her zaman 'ABD’nin bu tutarsız davranışlarının nasıl yönetileceği' oluyor. Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’un birkaç yıl önce kullandığı 'ABD anlaşma yeteneğinden yoksundur' ifadesi, uluslararası ilişkilerde tarihi bir paradigma değişimine işaret ediyor. İran da tıpkı Rusya gibi bu durumu analiz ederek planlarını yaptı. Tahran yönetimi, Rusya’nın 'müzakere kapısını her zaman açık tutma' doktrinini benimseyerek küresel kamuoyuna makul ve kurallara uyan bir güç olduğunu gösterirken, ABD’nin tutarsız, ikiyüzlü ve güvenilmez yapısını ifşa ediyor."

"ABD yumuşak gücünü kaybetti ve terminal bir ölüm sarmalına girdi"

Henningsen, uluslararası sistemdeki genel değişimleri değerlendirirken, ABD’nin jeopolitik gerilemesinin somut verilerle ortada olduğunu ifade etti:

"Uluslararası ilişkiler teorilerine baktığınızda, küresel sistemin zamanla tutarlı ve normatif güçlerin lehine büküldüğünü görürsünüz. ABD ise kendisini İsrail ve Ukrayna gibi sorunlu ortaklara zincirleyerek tamamen yalnızlaştırdı. Son üç aya askeri, jeopolitik ve ekonomik açılardan baktığımızda ABD’nin çok ağır bir darbe aldığını görüyoruz. İran bu süreçte muazzam bir stratejik akıl gösterirken, eski hegemon ABD ise terminal bir ölüm sarmalına girmiş durumda; taktiksel belirsizliklerin içinde kaybolmuş ve kendi dış politika ajandasının kontrolünü tamamen kaybetmiştir."

Profesör Glenn Diesen, Batı’nın krizleri manipüle etme yöntemlerine değinerek, Ukrayna konusundaki beş maddelik barış şartlarının aslında bir diplomasi taklidi olduğunu söyledi. Diesen, "Avrupa, Rusya’nın müzakere istemediği yönünde sahte bir anlatı üretiyor. Batı medyası son haftalarda sihirli bir şekilde Kiev’in savaşta üstünlüğü ele geçirdiği yalanını yaymaya başladı. Rusya’nın haklı güvenlik endişelerini ve savaşa yol açan tarihsel nedenleri tamamen hafızadan sildiler" dedi.

Henningsen de Avrupa’nın kendi yarattığı sanal dünyada yaşadığını belirterek eleştirilerini sürdürdü:

"Batı dünyası tarihi 24 Şubat 2022’de başlatmak istiyor. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin Minsk anlaşmalarını onaylayan tarihi kararlarını hiç yaşanmamış gibi gösteriyorlar. Ukrayna’da iç savaşı kimin başlattığını, Kiev’in Rus sivilleri nasıl katlettiğini ve Rusya’nın nükleer caydırıcılık unsurlarını nasıl hedef aldığını tartışmak istemiyorlar. Çünkü bu konular açıldığında Batı’nın hiçbir ahlaki üstünlüğü kalmıyor. Onlar için tek bir propaganda kanalı var: 'Yayılmacı ve vahşi Rus İmparatorluğu Avrupa’yı işgal edecek' masalı. Bu kafa yapısıyla hiçbir diplomatik çözüm üretilemez. Zaten artık diplomasiyi tamamen terk ettiler ve Avrupa’yı yeniden silahlandırma yarışına girdiler."

"Sivil toplum örgütleri kılıfı altındaki CIA operasyonları deşifre oldu"

Doğu Avrupa ve Balkanlar’daki siyasi dönüşümlere dikkat çeken Patrick Henningsen, Bulgaristan ve Gürcistan gibi ülkelerde halkın artık Batı güdümlü operasyonlara karşı uyandığını söyledi:

"Bulgaristan’da yeni kurulan hükümet artık Ukrayna’ya silah göndermiyor ve Rus enerjisine yönelik ambargolara karşı çıkıyor. Macaristan’dan sonra Bulgaristan’ın da bu çizgiden çıkması NATO için büyük bir kayıptır. Trump yönetimi göreve geldiğinde ABD Uluslararası Kalkınma Ajansı (USAID) bütçelerinde büyük kesintiler yaptı. Ancak bu yapının ne işe yaradığını kendileri bile tam olarak anlamamıştı. Bu ajans, aslında CIA’in büyükelçiliklerle koordineli olarak kullandığı devasa bir Truva atıdır. Bulgaristan, Ukrayna, Polonya gibi ülkelerdeki medyanın neredeyse tamamını bu fonlarla kontrol ediyorlardı. Finansman kesilince Bulgaristan’daki etkilerini kaybettiler."

Uluslararası Demokrasi Vakfı gibi kurumların aslında Reagan döneminde CIA ile ortaklaşa kurulduğunu ve gizli operasyonları açıkça yürütmek için bir kılıf olarak kullanıldığını belirten Henningsen, Gürcistan ve Ukrayna’daki yönetim değişikliklerinin nasıl organize edildiğini şu sözlerle açıkladı:

"Ukrayna’da darbenin ardından maliye bakanlığına getirilen Natalie Jaresco, eski bir ABD Dışişleri Bakanlığı çalışanıydı. Gürcistan’da ise eski cumhurbaşkanı Gürcüce bile bilmeyen bir Fransız vatandaşı ve büyükelçiydi. Batı, bu ülkelerin egemenlik haklarını parayla satın aldı. Ancak Gürcistan’da halkın bu sinsi sivil toplum operasyonlarına karşı uyanması ve bu yapıları yasaklaması küresel ölçekte çok önemli bir gelişmedir. Bosna Hersek de bugün hala 1995 Dayton Anlaşması’ndan kalan diktatörlük yetkileriyle fiilen bir Avrupa sömürgesi gibi yönetiliyor. Seçilmiş siyasileri görevden alabiliyor, yasaları iptal edebiliyorlar ve bunu 'liberal demokratik değerleri yayma' adı altında yapıyorlar."

"İran sadece askeri değil, ahlaki ve siyasi bir zafer kazandı"

Orta Doğu’daki güç dengelerinin tamamen değiştiğini ve İran’ın bölgedeki tüm ülkeler için yeni bir çekim merkezi haline geldiğini belirten Henningsen, Tahran’ın stratejik başarısını şu cümlelerle özetledi:

"İran, bölgedeki Amerikan askeri varlığını ve İsrail’in yenilmezlik efsanesini tamamen yerle bir etti. Son üç ayda ABD, Vietnam Savaşı’ndan bu yana görmediği düzeyde sabit kanatlı askeri uçak kaybetti. Bölgedeki Amerikan üslerinin büyük kısmı işlevsiz hale geldi. İran, sadece askeri güç kullanmıyor; sivil ölümlerine karşı kırmızı çizgiler çekerek uluslararası sistemde ahlaki ve normatif bir lider olarak öne çıkıyor. Bölgedeki direnç hattını birleştirerek Batı’nın oyun kurma kabiliyetini elinden aldı. Rusya ve Çin’in İran’a bakışı tamamen değişti; çünkü İran, Sovyetler Birliği’nin bile yapamadığını yaparak ABD ile doğrudan bir savaşı göze aldı ve ayakta kaldı."

Henningsen, ekonomik ve jeopolitik trendlerin geri döndürülemez bir şekilde Doğu’ya kaydığını vurgulayarak konuşmasını sonlandırdı:

"Savaşlar en nihayetinde askeri olmaktan ziyade ekonomik güçle kazanılır. Avrupa Birliği 15 yıl önce dünyanın en büyük pazarıydı ve bu gücünü Afrika’ya ve diğer bölgelere kendi siyasi ajandasını dayatmak için kullanıyordu. Bugün ise o sistem kendi kendisini yiyip bitiriyor. Küresel sermaye artık Avrupa’ya değil, dünyanın en güvenli ve istikrarlı limanı haline gelen Çin’e ve Doğu’ya akıyor. Bu yeni ekonomik ve jeopolitik gerçekliği hiçbir askeri tehdit veya yaptırım kararı tersine çeviremez. Batı kendi yarattığı çılgınlık sarmalında boğulurken, Doğu’da yeni ve kalıcı bir dünya düzeni kuruluyor."