Dr. Moeni: Güç ve kaos teorileri çöktü, radikal realizm çağı başlıyor

13 Haziran 2026

Washington ve Toronto merkezli Barış ve Diplomasi Enstitüsü’nün Yönetici Direktörü Dr. Arta Moeini, Doç. Dr. Pascal Lottaz’a verdiği mülakatta, uluslararası ilişkilerde hakim olan neo-realist teorilerin ve küreselleşmeci yaklaşımların iflas ettiğini açıkladı.

YDH - Uluslararası ilişkiler ve jeopolitik analizler alanında Kuzey Amerika’nın önde gelen düşünce kuruluşlarından Barış ve Diplomasi Enstitüsü’nün Yönetici Direktörü Dr. Arta Moeini, Cenevre Diplomasi Okulu öğretim üyelerinden Doç. Dr. Pascal Lottaz’ın sorularını yanıtladı.

Söyleşide, geleneksel realist kuramların küresel gerçekleri açıklamada yetersiz kaldığını belirten Dr. Moeini, uluslararası sistemin tek bir küresel bütünlükten ziyade, kendi kuralları ve tarihsel hafızası olan çok sayıda bölgesel sistemden oluştuğunu vurguladı.

Dr. Moeini, modern uluslararası ilişkiler disiplininin 20. yüzyılın pozitivist ve faydacı önyargılarıyla malul olduğunu ifade ederek, dış politikada ideolojik kalıpların ötesine geçilmesi ve coğrafya, kültür ile tarih gibi somut temellere geri dönülmesi gerektiğini belirtti.

"Küresel bir sistem olduğu iddiası temelsiz bir illüzyondur"

Mevcut realist teorilerin, özellikle de John Mearsheimer gibi isimlerin temsil ettiği saldırgan realizm ekolünün küresel ölçekte açıklama gücünü yitirdiğini kaydeden Dr. Moeini, kurucusu olduğu "radikal realizm" yaklaşımını şu sözlerle açıkladı:

"Radikal realizmdeki radikal sözcüğü, Latince kökeni itibarıyla köklere inmek, olayların temel nedenlerine bakmak anlamına gelir. Biz olayların en temel düzeyde nasıl işlediğine, yani bölgelere, halklara ve kültürlere odaklanıyoruz. Realizmi hiçbir aktörün olmadığı, sadece birtakım ölçümlerin yapıldığı bir boşlukta inşa edemezsiniz. Neo-realizm son derece faydacı bir yaklaşımla yalnızca maddi koşullara odaklanıyor; kaç tankınız var, gayrisafi yurtiçi hasılanız ne durumda gibi sorularla gücü ölçmeye çalışıyor. Biz ise bu dünyada küresel bir sistemin var olduğuna inanmıyoruz. Bu çok iddialı gelebilir ama küresel bir sistem yoktur. Bizler küresel bir sistemde yaşamıyoruz, hatta dünyada bile yaşamıyoruz; dünyanın belirli yerlerinde yaşıyoruz. Çoğumuz birbirimizle sandığımız kadar bağlantılı değiliz. Farklı kıtalarda yaşıyor, farklı medeniyet ve kültür formlarında varlığımızı sürdürüyoruz."

Geleneksel teorilerin anarşik dünya düzeninde her devletin gücünü maksimuma çıkarması ve diğer bölgeleri kontrol etmesi gerektiği yönündeki tezlerini eleştiren Dr. Moeini, bu durumun devletleri kendi anavatanlarında zayıflatan faydasız savaşlara sürüklediğini ifade etti.

"Çin, Amerika'nın 20. yüzyıldaki küresel hegemonya yolunu izlemeyecektir"

Çin’in yükselişini ABD’nin geçmişteki yayılmacı politikalarıyla eş tutan analistlerin yanıldığını belirten Dr. Moeini, Çin’in köklü stratejik kültürünün farklı bir yönde geliştiğini şu sözlerle dile getirdi:

"Çin, 21. yüzyılın en büyük güvenlik rakiplerinden biri olsa da kesinlikle Amerika’nın 20. yüzyılda davrandığı gibi davranmayacaktır. Çin, tamamen farklı bir stratejik kültüre ve dünya vizyonuna sahip, bambaşka bir ülkedir. Küresel bir hegemon olmak istemiyor ve kendisini bu rolde görmüyor. Tarih bize Çin’in dünyayı dolaşıp ilk sömürgeci deniz imparatorluğunu kurma fırsatına sahip olduğunu gösterdi. Ne yaptılar? Bütün gemilerini yaktılar ve kendi sınırlarında kaldılar. Çünkü Çin kültürü, bugün Amerika ve Avrupa’daki bazı muhafazakarların yeni yeni anlamaya başladığı bir gerçeği çok önceden kavramıştı: Küresel bir imparatorluk haline geldiğinizde kaçınılmaz olarak başkalarıyla etkileşime girer, kendi özünüzü seyreltir ve çok kültürlü bir yapıya dönüşürsünüz. Çinliler kendi kimliklerinin özünü kaybetmek istemediler. Dolayısıyla Amerika veya Büyük Britanya gibi deniz güçlerinin temel yönelimleri, Avrasya gibi kara güçlerinden son derece farklıdır."

"Coğrafya ve kültürel direnç, orta ölçekli güçleri aşılmaz kalelere dönüştürüyor"

Güç dengelerinin kurulmasında coğrafyanın ve toplumsal yapının belirleyici olduğunu belirten Dr. Moeini, İran örneği üzerinden savunma stratejilerinin gücünü şu şekilde analiz etti:

"İran örneğinde, hükümeti devirmenin ne kadar zor olduğunu son savaş süreçlerinde bir kez daha gördük. Bunun nedeni sadece mevcut rejim değil, İran’ın binlerce yıllık bir medeniyet devleti olmasıdır. Kıyıları ve dağlarıyla İran bir kaledir. Hangi etnik yapı, ideoloji veya din o topraklara hakim olursa olsun, dış güçler bu coğrafyayı fethetmekte veya bölmekte her zaman büyük zorluk yaşamıştır. Teknolojideki yeni gelişmeler de bu tür devletlerin kendi topraklarını daha az maliyetle ve çok daha etkin bir şekilde savunmalarına olanak tanıyor. Savaş asimetrikleştikçe, orta ölçekli güçler için oyun alanı dengeleniyor. Benim için orta ölçekli güç, gücünü dünyanın her yerine yansıtabilen değil, kendi mahallesinde ve bölgesinde bunu istikrarlı şekilde yapabilen güçtür. İran ve hatta Rusya bu anlamda orta ölçekli güçlerdir. Yeni tek kutupluluk sonrası dönemde, büyük güçlerin uzak bölgelerdeki etkisi geçmişe kıyasla çok daha az olacaktır."

"Küçük devletler için tarafsızlık, bir teslimiyet değil en temel hayatta kalma stratejisidir"

Büyük imparatorlukların ve etki alanlarının sınırlarında yer alan küçük devletler için tarafsızlığın hayati bir önem taşıdığını vurgulayan Dr. Moeini, bu kavramın batılı çevrelerde kasıtlı olarak çarpıtıldığını söyledi:

"Tarafsızlık, Atlantikçi çevrelerde çok kötü bir kelime olarak kabul ediliyor. Tarafsızlıktan nefret ediyorlar çünkü bunu bir teslimiyet, yatıştırma politikası veya kötülük olarak görüyorlar. Oysa tarafsızlık, küçük devletlerin büyük devletlerin aşırılıklarından korunabilmesi için yegane yoldur. Devletler doğası gereği eşit değildir; hiçbir çok taraflı kurum veya Birleşmiş Milletler antlaşması onları eşit kılamaz. Bu nedenle tarafsızlık, bu bölgeler için çok önemli bir hayatta kalma stratejisidir. Tarihte tarafsızlığı başarıyla uygulayan devletler, coğrafi olarak yol ağızlarında veya kırılma hatlarında bulunan organik ulus devletlerdir. Gürcistan, Umman, Macaristan ve geçmişte Kore buna örnektir. Örneğin Macaristan’ın kendi Avrupa mirası ile Rusya arasında tarafsızlıkta bu kadar ısrar etmesi mevcut hükümetle ilgili değil, ülkenin tarihsel stratejik kültürüyle ilgilidir. Ya her iki tarafla da oynamayı öğreneceksiniz ya da ülkenizin varlığını tehlikeye atacaksınız."

"Ukrayna ve Tayvan, bölgesel uyumu yok etmek için kullanılan birer el bombasıdır"

Dış güçlerin desteğine güvenerek bölgesel gerçekliklerden kopan devletlerin büyük felaketlerle karşı karşıya kaldığını belirten Dr. Moeini, Ukrayna’daki yıkımın sorumluluğuna işaret etti:

"Ukrayna, Tayvan ve hatta İsrail gibi devletler, dışarıdaki büyük gücün çıkarları uğruna bölgesel yapıların uyumunu bozmak ve istikrarsızlaştırmak amacıyla birer araç olarak kullanılıyor. Bu devletler kendilerini korumanın en iyi yolunun bu olduğunu düşünüyorlar ancak bu çizgide ısrar ederlerse yok olacaklar. Ukrayna’da olanları görüyorsunuz; milyonlarca insan öldü veya ülkeyi terk etti, doğu bölgesi yok oldu ve bunun sorumlusu Zelenski’dir. 1990’larda Sovyetler Birliği dağıldığında Ukrayna’nın müreffeh olabilmesinin tek yolunun tarafsızlık olduğu gün gibi ortadaydı ki bu yüzden 1995 anayasasına bunu koymuşlardı. Ukrayna bir köprü olmalıydı. Ancak bu denge 2014’te bozuldu. Amerika’nın bölgeye yönelik stratejisi, buralara adeta birer el bombası fırlatarak tüm bölgeleri istikrarsızlaştırmak üzerine kuruludur. Çünkü eğer diğer tüm bölgeler istikrarsızlaşırsa, kendilerinin her zaman zirvede kalacağını varsayıyorlar. Bu son derece yanlış ve tehlikeli bir teoridir."

"Ülkenizde Amerikan askeri varlığı barındırmak bir güvenlik değil, açık bir tehdittir"

Küçük ve orta ölçekli devletlerin güvenlik vaadiyle topraklarında yabancı askeri üslere izin vermesinin büyük bir stratejik hata olduğunu söyleyen Dr. Moeini, bu durumun doğurduğu riskleri şu ifadelerle açıkladı:

"Katar, Suudi Arabistan gibi ülkeler artık bu yanlış stratejiden uzaklaşıyor. Ülkenizde Amerikan askeri varlığının bulunması bir güvenlik güvencesi değil, aksine açık bir yükümlülük ve tehdittir. Sırf topraklarınızda ABD askerleri olduğu için kuzeyinizdeki, doğunuzdaki veya güneyinizdeki devasa komşularınızı kendinize düşman ediyorsunuz. Kendi ellerinizle, ileride gelip sizi vuracak düşmanlık koşullarını yaratıyorsunuz. Bu askeri üslerin sizi koruyacağı düşüncesi büyük bir yanılgıdır. Sadece büyük komşunuzu nerede kışkırtacaklarını bilirler ve hedef tahtasını doğrudan sizin üzerinize yerleştirirler. Japonya’nın ve dünyanın diğer bölgelerinin bu gerçeği idrak etmesi ne kadar sürecek merak ediyorum."

Avrupa’nın durumunu da değerlendiren Dr. Moeini, Avrupalı elitlerin sosyolojik olarak Amerikan imparatorluk ağına tamamen entegre olduğunu ve bu yüzden bağımsız bir stratejik özerklik geliştiremediklerini ifade etti.

Dr. Moeini, "Avrupalı liderlerin konuşmalarını dinlediğinizde, Amerika’dan bahsederken sık sık 'biz' dediklerini duyarsınız. Bu bir Freudyen kaymadır. Avrupa ve Amerika tamamen farklı stratejik önceliklere ve kültürlere sahip iki ayrı dünyadır" dedi.

Küreselleşme ve neoliberal düzenin gözlerimizin önünde çöktüğünü belirten Dr. Moeini, geleceğin dünyasında medeniyetlerin ve kültürlerin en önemli analiz birimleri haline geleceğini, bu yeni çoğulcu dünyada bir arada yaşayabilmek için yeni bir diplomasi anlayışına ihtiyaç duyulduğunu vurgulayarak sözlerini tamamladı.