
YDH - Yale Hukuk Fakültesi Kıdemli Araştırmacısı, eski ABD Başkanı Barack Obama döneminde Dışişleri Bakanlığı Siyasi Planlama Direktörlüğü ve Bakanlık Müsteşarlığı Özel Kalem Müdürlüğü görevlerini yürüten, eski Başkan Joe Biden'ın ise Ulusal Güvenlik Danışman Yardımcısı olarak hizmet veren Jonathan Finer, Bloomberg'e verdiği mülakatta ABD ile İran arasında yürütülen nükleer müzakereleri ve liderler zirvesini değerlendirdi.
Finer, diplomatik süreçlerin perde arkasını, nükleer müzakerelerin teknik zorluklarını ve mevcut mutabakat zaptı arayışlarının barındırdığı riskleri ayrıntılarıyla ele aldı.
Müzakerelerin diplomatik zeminini değerlendiren Finer, resmi gündemde ne olursa olsun ABD Başkanı Donald Trump'ın zirveyi kendi şahsıyla ilişkilendirmeyi başardığını belirtti.
Zirveye katılan tüm liderlerin odak noktasında İran ile yaşanan savaşın nihayet sona erip ermeyeceği sorusunun bulunduğunu kaydeden Finer, bu savaşın başta müttefik ülkeler olmak üzere birçok devletin ekonomisine, savaşı başlatan taraf olan ABD'den çok daha fazla zarar verdiğini vurguladı.
Savaşın sona ermesine yönelik bir anlaşmanın zaten çok daha önceden de mümkün olduğunu ifade eden Jonathan Finer, müttefik devletlerin savaşı bitirmek istemelerine rağmen Trump'a teşekkür etmeyeceklerini belirtti.
Finer, konuya ilişkin değerlendirmesinde şu ifadeleri kullandı:
"Liderler bu savaşın sona ermesini istiyor, bir anlaşmaya varılmasını arzuluyor ancak kamuoyu önünde ne söylerlerse söylesinler, elde edilen bu aşama için Başkan Trump'a minnet duymayacaklar. Çünkü bu savaşa aslında hiç gerek yoktu. İranlılar bu teklifi zaten savaştan önce de, hiçbir askeri çatışma yaşanmadan ABD'ye sunmuş durumdaydı. Dolayısıyla savaş bu sonucu elde etmedi; aksine süreci uzattı ve büyük ekonomik zararlara yol açtı."
Mevcut mutabakat zaptı taslağının Kapsamlı Ortak Eylem Planı (KOEP) ile olan benzerliklerine ve bazı noktalarda daha zayıf denetim mekanizmalarına sahip olduğuna yönelik eleştirileri değerlendiren Finer, diplomaside detayların hayati önem taşıdığını vurguladı.
Trump'ın büyük açıklamalar yapmayı sevdiğini ancak detaylandırılmamış çerçeve metinlerin İran karşısında sonuç vermeyeceğini belirten Finer, kendi dönemlerindeki nükleer anlaşmanın yapısını şu sözlerle aktardı:
"Başkan Obama döneminde ulaştığımız İran nükleer anlaşması 120 sayfadan uzundu. İçeriğinde nükleer fizik sınırlarına ve İran'ın nükleer programına getirilen kısıtlamalara dair çok sayıda teknik ayrıntı bulunuyordu. En önemlisi de uluslararası denetçilerin İran'ın tüm nükleer tesislerinde haftanın yedi günü, günün yirmi dört saati fiziksel olarak bulunmalarına izin veriliyordu. Bu sayede yapmamaları gereken hiçbir şeyi yapmadıklarından emin olabiliyorduk. Kendi istihbaratımız, müttefiklerimizin ve hatta İsrail'in istihbaratı sayesinde İran'ın bu kurallara tamamen uyduğunu biliyorduk. Şimdi ise benzer bir erişim hakkına sahip olup olmayacağımızı bilmiyoruz."
Mevcut müzakerelerin yapısına yönelik endişelerini dile getiren Finer, açıklanacak metnin muhtemelen bir veya bir buçuk sayfalık, büyük başlıklar üzerinde genel bir anlayış birliğine varıldığını belirten ve detayları sonraki 30 ila 60 güne erteleyen bir taslak olacağını öngördü.
Finer, bu durumun yaratacağı tehlikeyi şu şekilde açıkladı:
"Önümüzdeki 30 veya 60 günlük süre zarfında tüm bu süreç tamamen bozulabilir, her şey darmadağın olabilir. İranlılar son derece zorlu müzakerecilerdir. Bizim KOEP kapsamındaki tüm detayları, ince yazılmış kuralları ve teknik ayrıntıları karara bağlamamız iki yılımızı aldı. Bu işler 30 ya da 60 günde tamamlanacak süreçler değildir ve taraflar henüz bu detayları konuşmaya başlamadı bile."
Müzakerelerdeki sıralama ve takvim ilişkisine değinen Finer, anlaşmanın tarafların karşılıklı adımlarına göre şekillenmesi gerektiğini belirtti.
ABD'nin amacının İran'a hiçbir somut adım atmadan mali kaynak sağlamamak olduğunu ifade eden Finer, Tahran yönetiminin masadaki konumunu şu sözlerle analiz etti:
"İran müzakerelerde üstün tarafın kendisi olduğuna inanıyor. Savaşı daha da uzatabileceğini, bu durumun ABD ve dünya üzerinde yaratacağı baskının kendi üzerindeki yaptırım baskısından daha dayanılmaz hale geleceğini düşünüyorlar. Bu nedenle savaşı sonlandırmak için çok ciddi şekilde tazmin edilmek isteyeceklerdir. Bu tavizler, ABD yaptırımları nedeniyle şu anda dondurulmuş olan fonlarının serbest bırakılması ya da diğer ülkelerin İran ile ticaret yapabilmesi için ticari faaliyet muafiyetlerinin ve lisanslarının verilmesi şeklinde olacaktır. İran, ekonomisini yeniden inşa etmek ve savaş döneminde uğradığı zararı telafi etmek için bu anlaşmayı kesinlikle bir araç olarak kullanacaktır."
Başkan Trump'ın İran'ın nükleer tesislerine yönelik askeri saldırıların ardından geriye sadece "nükleer toz" kaldığı yönündeki ifadelerini değerlendiren Finer, bu açıklamaların gerçeği yansıtmadığını ve nükleer malzemenin iddia edildiği gibi basit bir yapıda olmadığını belirtti.
Obama döneminde müzakere heyetinde MIT nükleer fizik profesörü ve dönemin Enerji Bakanı Ernest Moniz gibi isimlerin yer aldığını hatırlatan Finer, mevcut müzakere ekibinin bu düzeyde bir teknik uzmanlığa sahip olmadığını ifade etti.
Finer, İran'ın elindeki nükleer malzemenin durumuna ilişkin teknik detayları şu şekilde paylaştı:
"Başkan Trump nükleer fizikçi değil ya da nükleer malzemelerin nasıl çalıştığına dair derin bir anlayışı bulunmuyor. Onun 'nükleer toz' olarak basitleştirmeye çalıştığı şey, aslında yüzde 60 oranında zenginleştirilmiş uranyumdur. Nükleer silah üretimi için bu oranın yüzde 90 seviyesine çıkarılması gerekir. Yüzde 60'tan yüzde 90 zenginlik seviyesine geçmek teknik olarak çok küçük ve çok kısa sürede tamamlanabilecek bir adımdır. Bu yüzden ABD ve tüm dünya, İran'ın elinde bulunan ve nükleer silah üretimine son derece yakın olan yaklaşık bin pound ağırlığındaki zenginleştirilmiş malzemeden endişe duyuyor."
Söz konusu nükleer malzemenin Esfahan kentindeki bombalanmış bir tesisin altındaki tünellerde saklandığına inanıldığını belirten Finer, Trump'ın bu malzemenin tamamen ülke dışına çıkarılmasını talep ettiğini ancak İran'ın buna yanaşmadığını aktardı.
Alternatif olarak uranyumun zenginlik seviyesinin düşürülmesi yani seyreltilmesi formülünün gündemde olduğunu kaydeden Finer, bu yöntemin sakıncalarını şu sözlerle açıkladı:
"Malzemenin seyreltilmesi, mevcut durumdan daha iyi bir seçenek olsa da malzemeyi İran'da bırakır. İran gelecekte bu malzemeyi yeniden zenginleştirebilir ve tekrar silah sınıfı seviyeye getirebilir. Bu sadece biraz daha uzun zaman alır, o kadar. Dolayısıyla Başkan Trump'ın tehlikesiz ve önemsiz gibi göstermek için 'nükleer toz' dediği şey aslında son derece tehlikelidir ve müzakerelerin en kritik düğüm noktalarından biridir."
İran'ın karar alma mekanizmalarının karmaşıklığına ve müzakerelerin Pakistan gibi aracı ülkeler üzerinden kuryeler vasıtasıyla yürütülmesine değinen Finer, medyanın bu süreçteki dezenformasyon riskine karşı çok dikkatli olması gerektiğini söyledi.
On yıl önceki şeffaflığın bugün bulunmadığına dikkat çeken Finer, sözlerini şöyle tamamladı:
"Bugün on yıl öncesine kıyasla çok farklı bir ortam var. Şu anda aynı olaya dair Beyaz Saray'dan, İran haber ajanslarından, İsrail kaynaklarından ve aracı Körfez ülkeleri ile Pakistan'dan tamamen farklı versiyonlar duyuyorsunuz. Geçmişte ABD hükümetinin politikasını beğenin ya da beğenmeyin, anlaşmanın tüm detayları açıkça yayınlanır ve uzmanlar tarafından incelenebilirdi. Bugün ise elimizde fiziksel hiçbir yazılı belge yok. Bu durum, aralarında maalesef ABD hükümetinin de bulunduğu tüm tarafların dezenformasyon üretmesine zemin hazırlıyor. Dolayısıyla resmi, basılı bir anlaşma metni görene kadar açıklanan hiçbir şeye kesin gözüyle bakmamalı ve ihtiyatla yaklaşmalıyız."