Mümkün olanın en iyisi buydu

18 Haziran 2026

"Bölgedeki tüm devletler artık İran'la uzlaşma yolları aramak, onun hesaplarını dikkate almak ve İran'ın çıkarlarına ya da yeni kazanımlarına zarar verecek adımlardan kaçınmak zorunda kalabilir."

YDH - El-Ahbar gazetesi yazarı Yahya Debbuk, ABD ile İran arasında imzalanması beklenen anlaşmayı İran'ın stratejik zaferi ve ABD'nin geri adımı olarak yorumluyor. Yazara göre Washington, yaptırımların kaldırılması ve asker çekilmesi gibi önemli tavizler vermek zorunda kaldı. İran içinde uzlaşma yanlılarının konumu güçlenirken, daha sert çevreler daha fazla kazanım için baskı yapılmasını belirtiyor.

Cuma günü imzalanması beklenen ABD-İran ön anlaşmasının, bölgedeki nüfuz haritasını yeniden şekillendireceğini söylemek abartı olmayabilir. Bu sonuç, İran'ın kendisini boyun eğdirilemeyecek bölgesel bir güç olarak kanıtladığı, muhtemelen en sert mücadelelerden birinin doğal sonucudur.

Dahası, İran'ın nüfuzunun önümüzdeki dönemde daha da artması bekleniyor. Buna karşılık, dünyanın en büyük askeri cephaneliğine ve en gelişmiş teknolojik kapasitesine sahip ABD, yenilgiyi kabullenmek zorunda kalan taraf görünümünde.

Washington, ancak medya tüketimine uygun İran vaatlerine dayanarak bir "zafer" anlatısı kurabiliyor; ancak bu vaatlerin sahada karşılık bulması pek olası görünmüyor.

En büyük kaybeden ise İsrail. Savaş, İsrail'in stratejik yanılsamalarını ortaya çıkardı, ABD'ye mutlak bağımlılığını gözler önüne serdi, gerçek kapasitesinin sınırlarını gösterdi ve kritik anlarda hareket alanının ne kadar dar olduğunu açığa çıkardı.

Bu nedenle, güç dengelerinde köklü bir değişimden söz etmek mümkün. Bu değişim, mutabakat zaptı kapsamında ABD'nin verdiği ve birkaç ay öncesine kadar düşünülmesi bile mümkün olmayan tavizlerde açıkça görülüyor.

Basına yansıyan bilgilere göre bu tavizler arasında deniz ablukasının derhal kaldırılması, dondurulmuş İran fonları ve varlıklarının serbest bırakılması, İran petrolü ve buna bağlı bankacılık hizmetlerinin yaptırımlardan muaf tutulması yer alıyor.

Bunlara ek olarak ABD'nin, nihai anlaşmanın ardından otuz gün içinde askerlerini çekmeyi taahhüt ettiği belirtiliyor. Bu durum, Donald Trump yönetiminin kendi iradesiyle girdiği bir bataklıktan çıkmaya çalıştığını gösteriyor. Mutabakatın imzalanmasından sonra başlayacak altmış günlük müzakereler ve bunların sonucunda ortaya çıkması beklenen nihai anlaşma konusunda birçok soru işareti bulunsa da, anlaşmanın artık gerçekten "ulaşılabilir" olduğu söylenebilir.

Özellikle ABD'nin bu ağır şartları ilk aşamada kabul etmiş olması, Washington'un daha önce düşünemeyeceği seçeneklere razı olacak ölçüde yıprandığını gösteriyor.

Bu nedenle söz konusu sürenin amacı nükleer dosyayı çözmekten çok, ABD kamuoyundaki şoku yönetmek ve Washington açısından başarısızlık olarak görülen anlaşmanın görüntüsünü yumuşatmak olabilir.

İran cephesinde de köklü bir dönüşüm yaşandığı söylenebilir. Savaştan önce stratejik tartışmalar iki ana görüş etrafında dönüyordu.

Birinci görüş, ABD'nin askeri tehditlerinden kaçınmak için Washington ile, acı verici de olsa, bir uzlaşmaya varılması gerektiğini savunuyordu. İkinci görüş ise direnilmesini ve taleplerden taviz verilmemesini istiyordu; ancak bu yaklaşım çoğu zaman inatçılıkla suçlanıyordu çünkü ABD ile çatışmanın maliyeti ve getirisi tartışmalı görülüyordu. Bugün ise tablo tamamen tersine dönmüş görünüyor.

Uzlaşma yanlıları artık bir anlaşmanın zorunlu olduğunu değil, yalnızca şartları iyileştirmek amacıyla kabul edilebileceğini ve ABD'nin bu turdaki başarısızlığından elde edilen kazanımların yeterli olduğunu söylüyor.

Buna karşılık daha sert bir akım ortaya çıkmış durumda. Bu kesim yalnızca direnişi savunmakla kalmıyor, müzakerelerin tamamen durdurulmasını ve savaş tehdidinin sürdürülmesini isteyerek daha fazla kazanım elde edilmesini ve ABD'ye daha ağır bedeller ödetilmesini talep ediyor.

Bu dönüşüm yalnızca Tahran'daki karar alma çevrelerinde hakim olan zafer havasını değil, İran'ın gelecekte bölge içinde ve dışında izleyeceği yönü de yansıtıyor. Bu durum, savaşa katılan, destek veren veya İran'ın yenilmesini umut eden tüm aktörlerde ciddi kaygılar yaratıyor.

Bu bağlamda acı gerçek şudur: Bölgedeki tüm devletler artık İran'la uzlaşma yolları aramak, onun hesaplarını dikkate almak ve İran'ın çıkarlarına ya da yeni kazanımlarına zarar verecek adımlardan kaçınmak zorunda kalabilir.

Çünkü savaşların galibi yalnızca şartlarını dayatmaz; aynı zamanda dostlarına ve rakiplerine kendi çıkarlarını gözeten yeni angajman kuralları da kabul ettirir. Günümüzde şekillenmekte olan bölgesel manzarada da tam olarak böyle bir süreç yaşanıyor.

İsrail tarafında ise savaşın başarısızlığının bütün sorumluluğunu Başbakan Benjamin Netanyahu'ya yüklemek mümkün değil. Yaşananlar, yalnızca bir lidere değil, bütün bir devlete ağır bir darbe vurdu.

Siyasi, askeri ve güvenlik kurumlarıyla birlikte medya, muhalefet ve kamuoyu da sınırsız güç ve büyüklük yanılsamalarına kapılarak bu savaşa girdi.

Sonuç olarak son başarısızlığın sorumluluğu tek bir kişi veya kuruma yüklenmeyecek. Buna karşılık İsrail'in uğradığı kaybın boyutlarını ve bunun uzun vadeli sonuçlarını kavraması uzun zaman alacak gibi görünüyor.

Çeviri: YDH