
YDH- Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü askeri kampanya, bölgedeki güç dengelerini ve caydırıcılık sınırlarını köklü bir şekilde değiştirdi.
Washington’ın askeri teknolojik üstünlüğün siyasi teslimiyeti dayatabileceği varsayımıyla girdiği bu süreç, üç buçuk ayın sonunda güç kullanımının jeopolitik sonuçlar üretme kapasitesine dair stratejik bir sınava dönüştü.
Savaş, vurma ve yok etme yeteneğinin; rejimi değiştirme, teslimiyeti dayatma veya bölgesel dengeleri yeniden kurma yeteneğine her zaman dönüşmediğini gözler önüne serdi.
İran, Amerikan askeri üstünlüğüne karşı geliştirdiği asimetrik stratejiyi savaş boyunca korudu.
Tahran'ın güç unsurlarının nükleer program veya füzelerle sınırlı olmadığı; enerji güvenliği, ticaret ve küresel deniz trafiği üzerinde kriz yaratma kapasitesiyle küresel ekonomik düzeni etkileyebildiği kanıtlandı.
Özellikle Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrol, İran’ın ulusal güvenliğini küresel ekonomiyle bütünleştirme yeteneğini kalıcı şekilde güçlendirdi.
Savaş öncesinde Tel Aviv’de hakim olan "İran ve direniş eksenine yönelik artan baskının İsrail lehine tarihi değişimler yaratacağı" algısı, savaşın gidişatıyla yerini stratejik bir gerçekliğe bıraktı.
ABD’nin doğrudan katılımına rağmen İran’ı bölgesel denklemden çıkarmanın veya stratejik teslimiyete zorlamanın gerçekçi olmadığı ortaya çıktı.
Bu durum, İsrail güvenlik doktrininde beş kritik sonucu beraberinde getirdi:
• Kesin zafer olasılığının sonu: İsrail doktrininin temel taşı olan "düşmana karşı kesin zafer" inancı sarsıldı. İran’ın denklem dışına çıkarılamayacak bir aktör olduğunun anlaşılması, İsrail’i Tahran ile uzun vadeli bir ilişki biçimi kurmaya zorluyor.
• Caydırıcılığın çok katmanlı yapısı: İran caydırıcılığı artık sadece askeri güçle değil; enerji piyasaları, deniz güvenliği ve bölgesel müttefikler ağıyla iç içe geçmiş bir yapı arz ediyor. Bu da gelecekteki olası bir çatışmanın doğrudan askeri sınırları aşan maliyetler doğuracağını gösteriyor.
• Alanlar arası bağlantı: Körfez güvenliği, Lübnan’daki durum ve İsrail’in kendi iç güvenliği artık ayrı dosyalar değil. İran, bu alanlar arasında kurduğu bağlantıyla, tek bir noktadaki krizin çok cepheli bir savaşa dönüşme riskini kalıcı hale getirdi.
• Ekonomik nüfuzun üstünlüğü: İsrail askeri üstünlüğe sahip olsa da, küresel deniz yolları ve enerji piyasasında İran’ın sahip olduğu jeopolitik nüfuza erişemiyor. Bu durum, ekonomik baskının bazı durumlarda askeri güçten daha etkili bir araç olduğunu kanıtlıyor.
• İsrail gücünün yeniden tanımlanması: Savaş, İsrail’in askeri gücünü belirleyici siyasi değişimlere dönüştürme kapasitesine dair müttefikler ve rakipler nezdindeki varsayımları değiştirdi. Askeri kapasitede bir düşüş olmasa da, bu gücün stratejik gerçeklikleri inşa etme yeteneğine duyulan güven azalmış durumda.