
YDH- Rıza Zeydan, el-Meyadin'deki analizinde, son savaşın Körfez ülkelerinin Amerikan güvenlik şemsiyesine olan güvenini sarstığını ve bölgesel dengeleri İran lehine değiştirdiğini belirtiyor. Yazara göre Arap başkentleri, güvenlik ve enerji istikrarı için Tahran'la iş birliğine dayalı yeni bir bölgesel düzeni daha ciddi şekilde değerlendirmeye başlarken, İran da kendisini bir tehdit değil, bölgesel güvenliğin ortaklarından biri olarak konumlandırmaya çalışıyor.
Arap-İran ilişkileri hiçbir zaman düz bir çizgi izlemedi. Bu ilişkiler uzun süre, bir yandan diplomatik yakınlaşma girişimleri ile diğer yandan da kimi zaman “Amerikan şemsiyesi”, kimi zaman ise İsrail baskıları nedeniyle ortaya çıkan kopuş ve gerilimler arasında şekillendi.
İran’ın 2017 yılında Katar’a yönelik Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn öncülüğündeki abluka sırasında Katar ekonomisine verdiği destekten, Riyad ile diyalog kanalları açmak için yürüttüğü yoğun çabalara ve bunun sonucunda 2023 yılında Çin arabuluculuğunda imzalanan İran-Suudi Arabistan anlaşmasına kadar; ayrıca Tahran’ın Arap dünyasının en büyük ağırlık merkezlerinden biri olan Kahire ile ilişkilerini geliştirme girişimlerine kadar uzanan süreçte İran, komşularıyla “sağlıklı ilişkiler” kurma hedefini korudu. Buna karşılık bazı Körfez ve Arap başkentleri ise kimi zaman güvenlik kaygılarının, kimi zaman da İsrail’le normalleşme süreçlerine yönelik beklentilerin şekillendirdiği uluslararası denklemlerin esiri olarak kaldı.
Ancak son savaş, sahadaki sert gerçekliği ve “cephelerin birliği” doktrininin dayattığı yeni dengelerle bu tarihsel dönemin perdesini kapattı. Bugün artık mesele, baskı altında ilişkilerin niteliğinin ne olacağı değil; küresel etkiye sahip, bölgesel ölçekte belirleyici bir aktör haline gelen ve artık göz ardı edilmesi mümkün olmayan bir gücün gerçek konumunun fark edilip edilmeyeceğidir.
Bugün Arap karar alma çevrelerinde gündeme gelen sorular, düşmanlığın nasıl yönetileceğine ilişkin değildir. Tartışılan konu, bölgenin güvenlik mimarisini yeniden şekillendirecek bir “bölgesel ittifaka” yönelme ihtimalidir. Nitekim İran, 28 Şubat’ta başlayan ABD-İsrail saldırısından önce de böyle bir yaklaşımı savunuyordu. Bu yaklaşım, savaşın yankılarından uzak ve İran ile bölgedeki müttefiklerinin oluşturduğu yeni caydırıcılık denklemleri karşısında itibarı aşınan Amerikan nüfuzunun dışında, bölgesel güvenliğin yeniden tanımlanmasını öngörüyor.
Bu dönüşüm ışığında temel bir stratejik soru öne çıkıyor: Arap başkentleri, “Amerikan şemsiyesi”nin hâkimiyetinden tamamen kurtularak, Tahran’ın bir tehdit değil, bölgesel güvenliğin temel dayanaklarından biri olarak görüldüğü yeni bir bölgesel düzende kendilerine yeniden yer bulabilecek mi?
Arap başkentleri "Amerikan şemsiyesi"nden uzaklaşmaya mı başladı?
Özellikle Körfez ülkelerinde, uzun yıllar boyunca güvenli bir tercih olarak görülen "Amerikan şemsiyesi"ne yönelik bahis artık eski güvenilirliğini yitirmiş durumda. Son savaş, ABD stratejisinin müttefiklerinin çıkarlarına göre değil, Washington'un değişken hesaplarına göre şekillendiğini ortaya koydu. Dahası, yeni caydırıcılık denklemleri karşısında Washington'un yalnızca müttefiklerinin değil, kendi çıkarlarını korumakta da yetersiz kaldığı görüldü.
Bu stratejik kırılma, Arap siyasi elitlerini "dış güvenliğe bağımlılığın" faydasını yeniden değerlendirmeye ve buna karşılık "komşu coğrafyanın güvenliğine yatırım yapma" seçeneklerini araştırmaya yöneltti.
Amerikan korumasına duyulan güven öylesine aşındı ki, bugün Körfez kulislerinde asıl tartışılan konu ABD'nin bölgeden çekilip çekilmeyeceği değil, bunun ne zaman gerçekleşeceği haline geldi.
Bu dönüşümü, 28 Şubat'ta başlayan ABD-İsrail saldırısının ardından yaşanan iki kritik gelişme üzerinden izlemek mümkün.
Bunlardan ilki, Washington'daki askeri kaynakların aktardığı bilgilere göre, Körfez ülkelerinin İran'a yönelik saldırıların başlamasından yaklaşık yirmi gün sonra ABD'den kendi topraklarının askeri operasyonlarda kullanımını azaltmasını talep etmesiydi. Buna paralel olarak Suudi Arabistan, Katar ve Kuveyt'in İran'a defalarca mesaj göndererek bazı üs ve havaalanlarındaki askeri faaliyetlerin durdurulduğunu bildirdiği ve "tarafsızlığı" korumak amacıyla Tahran ile doğrudan temas kurduğu aktarıldı.
Bu süreçte Körfez ülkeleri, İran'a karşı yürütülen Amerikan savaşına dahil olmanın, kendi topraklarını ve ekonomik çıkarlarını İran'ın caydırıcılık denklemi içinde meşru hedeflere dönüştürebileceğini gördü. Nitekim İran, saldırıların ilk saatlerinden itibaren bu denklemi açık biçimde ortaya koymuştu.
İkinci gösterge ise Washington'un, "deniz yollarını koruma" gerekçesiyle İran'a karşı bölgesel bir askeri koalisyon oluşturma girişimlerinin başarısızlığa uğraması oldu. Yoğun Amerikan baskısına rağmen Körfez ülkeleri bu çağrılara isteksiz yaklaştı. Hatta bazı ülkeler, özellikle Umman ve Katar, "uluslararası koalisyonlar" yerine Hürmüz Boğazı ve çevresinin güvenliğini sağlamak amacıyla Tahran ile ikili güvenlik koordinasyonunu güçlendirme yoluna gitti.
Bu yeni yaklaşım, bölge ülkelerini farklı bir gerçekle karşı karşıya bırakıyor. Hürmüz Boğazı başta olmak üzere Babülmendeb'in güvenliğinin sağlanması, enerji piyasalarının istikrarlı tutulması ve iç cephelerin bölgesel çatışmaların yansımalarından korunması artık denizaşırı bir güce havale edilebilecek görevler olarak görülmüyor. Bunlar, ortak coğrafya ve ortak kaderin dayattığı kolektif sorumluluklar olarak değerlendiriliyor.
Dolayısıyla yaşanan dönüşüm yalnızca ittifakların değişmesinden ibaret değil; aynı zamanda oyunun kurallarının değişmesi anlamına geliyor. Tahran ile güvenlik alanında işbirliğine yatırım yapmak artık yalnızca gerilimi azaltmaya yönelik taktiksel bir seçenek olarak değil, istikrarın korunması için varoluşsal bir gereklilik olarak görülüyor. Bu yaklaşım, Körfez başkentlerinin önceliklerindeki değişimi tespit eden Bloomberg'in değerlendirmeleriyle de örtüşüyor.
İran'ın güvenliğinin Körfez güvenliğinin ayrılmaz bir parçası olduğu yönündeki kanaatin güçlenmesiyle birlikte ekonomik ve güvenlik gündemleri de yeniden şekillenmeye başladı. Bu yeni tabloda bölgesel koordinasyon, dış politikalara bağımlılığın yerini alırken; Riyad, Doha, Abu Dabi, Maskat, Manama ve Kuveyt'in yanı sıra temel aktör olarak Tahran'ın da yer aldığı yeni bir güvenlik düzeninin temelleri atılıyor. Böylece bölgenin güvenlik saatinin artık Pentagon ya da Beyaz Saray koridorlarında değil, bölge başkentlerinde ayarlanacağı bir döneme doğru ilerleniyor.
Zorlu denge diplomasisi: İran güvenlik için bir ortak mı, tehdit mi?
Tahran'ın Körfez'deki komşularına yönelik yaklaşımı artık yalnızca geçici gelişmelere verilen bir tepki olmaktan çıktı. Savaş sonrası dönemde bu yaklaşım, hem kalıcı bir stratejiye hem de güvenlik açısından bir zorunluluğa dönüştü. Hızla değişen bölgesel koşullar karşısında İran, kendi güvenliğinin bölgenin istikrarından ayrı düşünülemeyeceğini gördü. Son yıllarda izlediği alışılmadık derecede açık diplomatik çizgi de bu anlayışın bir yansıması oldu.
Bu yaklaşım, geçen hafta İran Cumhurbaşkanı Mesud Pizişkiyan'ın yaptığı açıklamalarla da pekiştirildi. Pizişkiyan, diplomatik çabaların olumlu sonuçlar verdiğini, Körfez ülkeleriyle yaşanan birçok yanlış anlaşılmanın çözüm yoluna girdiğini belirtti. Bölgesel iş birliğinin geliştirilmesinin, bölge ülkelerinin kullanımına büyük ekonomik ve güvenlik imkanları sunacağını da vurguladı.
O dönemde ABD ve İsrail'in sürdürdüğü saldırıların baskısına rağmen Tahran yalnızca askeri seçeneğe yönelmedi. Aynı zamanda, alternatif bir bölgesel düzen vizyonunu yansıtan bir dizi diplomatik ve güvenlik girişimi de başlattı.
Bu çerçevede, 25 Mart'ta Hatemü'l-Enbiya Merkez Karargâhı tarafından Arap ve İslam halklarına hitaben yayımlanan mesajda, ABD ve İsrail'e bağımlılığın aşılması çağrısı yapıldı. Mesajda, birlik ve yerel imkanlara dayanan bölgesel bir güvenlik ittifakı kurulması gerektiği vurgulanırken, İslam dünyasının binlerce kilometre öteden gelen ve önceliğini İsrail'in güvenliğine veren güçlere ihtiyaç duymadığı ifade edildi.
Benzer şekilde, İran Devrim Muhafızları da 30 Nisan'da Körfez Günü dolayısıyla yayımladığı açıklamada bölgenin, istikrarın bölgesel iş birliği yoluyla güçlendirilmesini gerektiren koşullardan geçtiğini belirtti. Açıklamada Körfez, ancak bölge ülkelerinin ortak katılımıyla korunabilecek bir "hayat damarı" olarak tanımlandı. Bunun için yabancı güçlerin ve dış hegemonik aktörlerin varlığına ihtiyaç olmadığı vurgulandı.
Açıklamada ayrıca "iyi komşuluk" ve "karşılıklı saygı" ilkelerine dikkat çekilerek, Tahran'ın Körfez stratejisinin ortak güvenlik, ortak kalkınma ve devletlerin egemenliğine saygı esaslarına dayandığı belirtildi. Aynı zamanda, bölge ülkelerini İran'a yönelik saldırılara dahil etmeye çalışan Amerikan ve İsrail politikaları da eleştirildi.
Bu "sessiz diplomasi", İran'ı hassas bir sınamayla karşı karşıya bırakıyor: Tahran, kısa süre öncesine kadar İsrail ile normalleşme süreçlerine yaslanan ülkelerle nasıl bir ilişki kuracak?
Bu noktada İran'ın pragmatik yaklaşımı öne çıkıyor. Tahran, Washington öncülüğündeki savunma ittifaklarına alternatif olarak "ortak güvenlik" kavramını gündeme getiriyor. Batılı silah satışlarını besleyen karşılıklı silahlanma yarışının yerine; güvenlik alanında bölgesel koordinasyona, deniz yollarının bölge ülkelerinin kendi çabalarıyla korunmasına ve dış müdahalelerin reddedilmesine dayalı bir sistem öneriyor.
Bu yaklaşım, ABD-İsrail saldırıları sırasında ve sonrasında Suudi Arabistan ile Katar'ın Tahran'la yürüttüğü temaslarda da somut biçimde görüldü. Söz konusu başkentler, tarafsızlıklarını korumak ve sahadaki olası yanlış anlamaları önlemek amacıyla İran'la doğrudan iletişim kurmaya çalıştı. İran da komşularıyla "sağlıklı ilişkiler" sürdürme hedefi doğrultusunda bu girişimlere olumlu karşılık verdi.
Tahran'ın eski rakiplerini "güvenlik ortaklarına" dönüştürme konusundaki başarısı, Körfez'de yabancı askeri hakimiyetten uzak bir bölgesel düzen modeli sunup sunamayacağına bağlı olacak.
Son savaş, Körfez başkentlerinde kapsamlı bir "stratejik yeniden değerlendirme" sürecinin başladığını ortaya koydu. Bu başkentler, Amerikan savaşlarına dahil olmanın kendi hayati tesislerini ve ekonomik çıkarlarını hedef haline getirebileceğini gördü. İran ise bugün, bölge ülkelerinin bu deneyimden gerekli sonucu çıkardığına inanıyor: Uzak güçlerle kurulan ittifaklar şartlara bağlı ve geçici bir koruma sağlayabilir; buna karşılık bölgenin kalıcı aktörleriyle kurulacak ortaklıklar daha sürdürülebilir bir istikrar zemini oluşturabilir.
Tahran'ın sürekli olarak dile getirdiği "Körfez'in güvenliği Körfez halklarına aittir" yaklaşımı da bu çerçevede değerlendiriliyor. İran, bu söylemle Batılı müdahaleleri meşrulaştıran gerekçeleri etkisiz hale getirmeye çalışırken, bölgeyi tarihsel bir tercihle karşı karşıya bıraktığını savunuyor: Ya yabancı gündemlere hizmet eden ittifaklar döngüsü devam edecek ya da Arap ve İranlı aktörlerin ortak kararıyla şekillenen yeni bir bölgesel güvenlik mimarisi inşa edilecek.
"Yeni blokların geleceği": Savaşın ötesinde yeni bir bölgesel düzene doğru
Bugün tanık olunan stratejik yeniden konumlanma, tarihsel rekabet ve düşmanlık ikiliğini aşarak "güvenlik ve ekonomi temelli zorunlu ortaklık" anlayışına dayanan büyük bir "bölgesel blok" oluşabileceği ihtimalini gündeme getiriyor. Böyle bir yapı, onlarca yıl boyunca bölgeyi parçalayan uluslararası eksen politikalarına gerçek bir alternatif olarak görülüyor.
Bu blok, ortaya çıkması halinde yalnızca geleneksel bir askeri ittifak olmayacak. Aksine, deniz yollarının güvenliği ve enerji piyasalarının korunması denkleminden "uluslararası müdahaleleri" çıkarmayı amaçlayan bütünleşik bir güvenlik mimarisi niteliği taşıyacak.
Araştırma merkezlerinin yayımladığı çeşitli raporlar da mevcut durumun sürdürülmesinin maliyetinin, onu değiştirmenin doğuracağı risklerden daha yüksek hale geldiğine işaret ediyor. Bu durum, bölge ülkelerini Washington'un artık "istikrar sağlayıcı" değil, "gerilim artırıcı" bir unsur olarak görülmeye başlanan güvenlik şemsiyesine bağımlı kalmak yerine, "iç kaynaklı bir güvenlik meşruiyeti" arayışına yöneltiyor.
Bu çerçevede Tahran, Amerikan nüfuzunun yerine kendi nüfuzunu koymayı hedeflediğini savunmuyor. Bunun yerine, Körfez ülkeleri ile İran arasında güvenlik koordinasyonuna dayalı bir bölgesel "güç dengesi" modeli öneriyor. Bu modelin, dış aktörlerin müdahale alanını daraltacağı ve İsrail'in kendi üstünlüğünü pekiştirecek güvenlik gündemlerini bölgeye dayatma girişimlerini sınırlandıracağı öne sürülüyor.
Bu yeni düzenin işaretleri yalnızca söylem düzeyinde kalmıyor; özellikle küresel enerji akışının ana damarlarından biri olarak görülen Hürmüz Boğazı'nın güvenliği konusunda somut adımların şekillenmeye başladığı belirtiliyor.
İran Dışişleri Bakan Yardımcısı Kazım Garibabadi, geçen nisan ayında yaptığı açıklamada, savaş sonrasına yönelik stratejik bir planın parçası olarak, başta Umman olmak üzere bazı Arap ülkeleriyle iş birliği içinde hazırlanmakta olan "yeni bir seyrüsefer sistemi"nin Hürmüz Boğazı'nda uygulanmasının gündemde olduğunu açıkladı.
Bu yaklaşım, boğazın güvenliğinin yalnızca "kıyıdaş ülkelerin" sorumluluğunda olduğu anlayışını yeniden teyit ediyor. Buna göre hedef, yabancı müdahalelerden bağımsız şekilde gemilerin güvenli geçişini sağlamak ve aynı zamanda İran ile müttefiklerine karşı yürütülen askeri operasyonlara katılan tarafların bu geçiş yollarını kullanmasını engelleyecek protokoller oluşturmak.
İran-Umman koordinasyonu, bu bakımdan bölgesel iş birliğinin nasıl şekillenebileceğine dair bir örnek olarak sunuluyor. Bu modelde ulusal egemenlik anlayışı, ortak koruma mekanizmalarıyla desteklenirken, deniz güvenliğinin Amerikan denetimi altında tutulmasına dayanan önceki bölgesel düzen anlayışının da sorgulandığı ifade ediliyor.
Bu gelişmeler ışığında bölge ülkelerinin önündeki seçeneklerin artık yalnızca siyasi tercihlerden ibaret olmadığı belirtiliyor. Bölgenin, tekrarlanması zor bir "tarihi an" ile karşı karşıya olduğu savunuluyor.
Bir tarafta devletlerin egemenliğini sınırladığı ve kaynaklarını tükettiği öne sürülen "ittifak bağımlılığı" çizgisi bulunurken, diğer tarafta ise karar merkezinin Arap başkentleri ile Tahran olduğu yeni bir bölgesel düzen inşa etme seçeneği yer alıyor.
Bu yaklaşımın başarılı olması, tüm görüş ayrılıklarının ortadan kalkması anlamına gelmiyor. Aksine amaç, bölgeyi uluslararası güç mücadelelerine karşı daha dayanıklı hale getirecek ve ortak kalkınmayı teşvik edecek bir "güvenlik doktrini" oluşturmak olarak tanımlanıyor.
Bazı gözlemciler ve hatta ABD merkezli Stratejik ve Uluslararası Çalışmalar Merkezi (CSIS) gibi Batılı araştırma kuruluşlarında yer alan değerlendirmelere göre de, Washington'daki yönetim değişikliklerinden ya da İsrail hükümetlerinin politikalarından etkilenmeyecek kalıcı bir istikrar için en rasyonel seçeneklerden biri bu tür bir bölgesel güvenlik mimarisi olabilir.
Bu bağlamda, İran ile ABD arasında dün elektronik ortamda imzalanan mutabakat muhtırası yeni bir soruyu da gündeme getiriyor: Washington'un, İsrail ile birlikte yürüttüğü saldırının maliyetlerini üstlenmek zorunda kalan Körfez ülkeleri açısından bu adım, "bölgesel bağımsızlık" döneminin başlangıcına işaret eden bir gelişme olabilir mi?
Çeviri: YDH