
YDH- Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım, Lübnan üzerindeki kuşatmayı hedefleyen 12 maddelik dış müdahale planını açıklayarak, Hizbullah'ın bu hamlelere karşı geliştirdiği 12 maddelik karşı stratejiyi kamuoyuyla paylaştı ve 2 Mart’tan itibaren sürecin sıcak bir savaşa dönüştüğünü vurguladı.
Hizbullah Genel Sekreteri Şeyh Naim Kasım, direnişi tasfiye etmeyi ve Lübnan’daki varlığını tamamen ortadan kaldırmayı amaçlayan planın 12 ana maddesini açıklayarak, herkesin hakikate ulaşmasını temenni ettiğini ifade etti.
Şeyh Naim Kasım, bu planın temel amacının direnişi diz çöktürmek olduğunu, İsrail’in yürüttüğü savaşın sivilleri katletmek, şehirleri yıkmak ve hiçbir norm tanımadan her türlü vahşeti işlemek üzere kasıtlı ve önceden planlanmış bir harekât olarak kurgulandığını belirtti.
Düşman tarafı ve Amerika’nın, Suriye’deki değişimlerin ardından güç dengesinin kendi lehlerine değiştiği inancıyla 27 Kasım Anlaşması’ndan geri çekildiğini kaydeden Şeyh Naim Kasım, önceki anlaşmaların hükmünün tamamen reddedildiğini dile getirdi.
Lübnan’daki siyasi otoritenin, anayasayı çiğneme pahasına direnişle çatışmaya girmesi için bir "kalkan" gibi kullanıldığını belirten Şeyh Naim Kasım, siyasi otoriteden bu girişimlere yasal bir kılıf hazırlamasının istendiğini vurguladı.
Lübnan’ın hava, deniz ve kara geçişlerinin kapatılarak direnişe lojistik desteğin engellendiğini anlatan Şeyh Naim Kasım, yerinden edilmiş halkın durumunu kalıcı kılmak ve yeniden yapılanma çalışmalarını akamete uğratmak amacıyla tam kapsamlı bir mali ablukanın uygulandığını söyledi.
Ordu içinde fitne çıkarma çabalarının, ordunun ve komuta kademesinin basiretiyle sonuçsuz kaldığını belirten Hizbullah lideri, Suriye'nin mevcut yönetimine yönelik müdahale dayatmalarının da karşılık bulmadığını ifade etti.
Lübnan Başbakanı Nevaf Selam'ın direnişe karşı alacağı kararlar üzerinden bir Sünni-Şii çatışması kışkırtılmaya çalışıldığını ancak sağduyu sayesinde bu senaryonun başarıya ulaşamadığını ifade eden Şeyh Naim Kasım, kendilerini Şii-Hristiyan çatışmasına sürükleme gayretlerinin de olduğunu belirtti.
Bu kaostan beslenerek gelecekteki Lübnan’ın mimarları olmaya çalışanların bağımsız güçler olmadığını, dış planın birer parçası olduklarını savunan Şeyh Naim Kasım, Amerikalıların bile bu yerel aktörleri müdahale etmedikleri için eleştirdiğini istihbarat raporlarına dayanarak paylaştı.
Uluslararası ve bölgesel desteklerin İsrail’in baskısını artırmak için mobilize edildiğini, dünyadaki hemen her istihbarat teşkilatının kendilerine karşı faaliyet yürüterek Lübnan devleti üzerinde baskı kurduğunu belirten Şeyh Naim Kasım, Amerika’nın bu komplonun tamamını bizzat yönettiğini ileri sürdü.
Tüm bu entrikaların farkında olduklarını ve yakından izlediklerini vurgulayan Hizbullah lideri, karşı stratejilerini de 12 maddeyle açıkladı.
Topraklarını savunmak ve özgürleştirmek için güçlü bir amaçla hareket ettiklerini söyleyen Şeyh Naim Kasım, askerî teşkilat ve yönetim tarzlarını Uli'l el-Bas Muharebesi’nden alınan dersler ışığında yeniden yapılandırdıklarını dile getirdi.
Savaş taktiklerini değiştirdiklerini ve direniş için yeni bir muharebe doktrini geliştirdiklerini belirten Şeyh Naim Kasım, tecrübelerden süzülen bilgileri vur-kaç taktikleriyle birleştirerek sabit mevzilerin risklerinden kaçınan bir stratejiye geçtiklerini kaydetti.
Silah ve insansız hava aracı (İHA) teknolojilerinde mücahitlerin zihinlerinde şekillenen yerli ve özgün yetenekler geliştirdiklerini ifade eden Şeyh Naim Kasım, şehadeti en yüce mertebe olarak gören, eşsiz bir inanca sahip bir yapıya sahip olduklarını belirtti.
Mevcut kaynaklar ve İran’dan gelen desteklerle sosyal koşulları iyileştirmek için çalıştıklarını, abluka sürecinde 300 bin ailenin yerleştirilmesini sağladıklarını söyleyen Şeyh Naim Kasım, Emel Hareketi ve diğer paydaşlarla birliği koruduklarını vurguladı.
Çatışmaya hazırlık sürecinde düşmanı şaşkınlığa uğratan "belirsizlik ve sessizlik" ilkesini benimsediklerini belirten Şeyh Naim Kasım, sınırların kalkması anlamına gelen Kerbelâ benzeri bir kararın yürürlükte olduğunu hatırlattı.
On beş ay boyunca sabırla sürdürülen sürecin 2 Mart’tan itibaren sıcak savaşa dönüştüğünü kaydeden Hizbullah Genel Sekreteri, İsrail projesinin tükenmişliğin eşiğinde olduğunu ve nihai zaferin kazanılacağını iddia ederek direniş erlerine "asla taviz vermeyin" çağrısında bulundu.
[video]
Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Hamd olsun âlemlerin Rabbi Allah’a. Salât ve selâm olsun yaratılmışların en yücesine; efendimize, sevgilimize ve önderimize, Peygamberimiz Ebu’l-Kâsım Muhammed’e (salât ve selâm olsun ona ve âline); onun temiz ve sâlih ailesine, seçkin sahabelerine ve kıyamet gününe kadar gelecek bütün peygamberlere ve sâlih insanlara. Selâm olsun sana, ey Ebu Abdullah. Selâm olsun sana, ey Allah’ın Resulü’nün oğlu. Selâm olsun sana, ey Müminlerin Emiri’nin ve Haleflerin Efendisi’nin oğlu. Selâm olsun sana, ey âlemlerin kadınlarının efendisi Fâtıma ez-Zehra’nın oğlu. Selâm olsun sana, ey Ebu Abdullah ve senin mabedinde yerleşmiş olan o aziz ruhlara. Yaşadığım sürece, gece ve gündüz birbirini takip ettikçe, Allah’ın selâmı üzerinize olsun. Allah, bu ziyaretimi son ziyaretim kılmasın. Hüseyin’e, Ali ibn Hüseyin’e, Hüseyin’in evlatlarına ve Hüseyin’in sahabelerine selâm olsun. Sizlere de selâm olsun; Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.
Bugün, İmam Hüseyin’i rehber edinerek zafer kavramını ele alacağız. Bu büyük hatıraları; o asil ve onurlu duruşları; o eşsiz fedakârlığı ve özveriyi —kanını ve canını ortaya koyma, bir insanın Yüce Allah’a olan bağlılığı ve O’nun emirlerine itaati uğrunda sahip olduğu her şeyden vazgeçme eylemini— yeniden canlandırmak son derece önemlidir. Hüseyin bizim yolumuzdur. Peki, Hüseyin aracılığıyla nasıl zafer kazanırız? "Hüseyin bizim yolumuzdur" bağlamında zafer nedir?
Şimdi, bu perspektiften zaferin anlamını ortaya koyan beş temel kriteri ele alacağım.
Birincisi; "Hüseyin bizim yolumuzdur" şiarını benimsemiş olmamızın kendisi başlı başına bir zaferdir. Neden mi? Çünkü bu hakikî İslami yol, zafer yoludur; zira bu yol, Yüce Allah’ın emirlerinin insanlığın yararına hayata geçirilmesidir. Bizler hayatımızı Allah’a itaat, doğruluk, asil bir karakter, adalet, sağlam bir terbiye ve sâlih ameller üzerine bina ediyoruz. Dolayısıyla bu, tertemiz ve öncü bir yaşam biçimidir. Hayatını doğruluk ve asalet üzerine kurabilen herkes zafer kazanmıştır çünkü onlar, İslami hükümleri hayatlarında doğru bir biçimde uygulayarak insanı yüce mertebelere taşıyan ilahi prensipler ışığında yaşamışlardır.
Bizler Lübnan’daki İslami Direniş - Hizbullah olarak, bu projeye yürekten inanıyoruz.
İmam Hüseyin’in yolumuz olduğuna, Son Peygamber Muhammed’in yolumuz olduğuna, İslam’ın yolumuz olduğuna, Yüce Allah’ın dininin yolumuz olduğuna iman ediyoruz. Bu inanç, attığımız her adıma yansıyor. Çocuklarımızı ve gençlerimizi itaat ve üstün ahlak üzere yetiştiriyoruz. Ülkemizde bir grup olarak faaliyet gösteriyor; yürürlükteki kanunlar çerçevesinde mevcut siyasi ve mezhepsel gruplarla iş birliği yapıyor, onlara saygı gösteriyor ve buna göre hareket ediyoruz. Taif Anlaşması’na ve Anayasa’ya bağlıyız; bunlar tüm iç ilişkilerimizin temel yönetim çerçevesini oluşturmaktadır.
Bu doğrultuda, siyasi farklılıkları ulusal birlik çerçevesinde tutuyoruz; yani muhalefet, destek ve tartışma ortamı toplumsal uyumu zedelememelidir. Ülkemizi korumalı ve muhafaza etmeliyiz. Topraklarımızı özgürleştirmeye inanıyoruz; bu amaçla direnişi kurduk ve silahlarımızı, iç işlerimize müdahale etmeden toprağımızdan kovmayı hedeflediğimiz o düşmana yönelttik. Bu ortak düşmanla mücadelede vizyonumuzu paylaşanlarla iş birliği içindeyiz. Sonuç olarak, Hizbullah’ın Lübnan’da yürüttüğü projenin tamamının "Hüseyin bizim yolumuzdur" bayrağı altında olduğunu göreceksiniz.
Bu, izlediğimiz ilkelerin ve fikirlerin ulusal, İslami, insani ve etik açıdan —yeryüzünde var olabilecek en yüksek idealler— olduğu anlamına gelir. Hâsılı, biz bu ilkeleri davranışlarımızla, eylemlerimizle ve işlerimizle ifade ediyoruz. "Hüseyin bizim yolumuzdur" bayrağı altında hareket ettiğimiz için, hayatımızın her aşamasında zafer kazanıyoruz. Daima zafer kazanıyoruz. Neden? Çünkü doğru yoldayız ve doğru olan her zaman zafer kazanır.
İkinci kriter: Haksızlığın reddi. Yüce Allah bizi özgür yarattı. Her şeyin sahibi olan Yaratıcı, bizzat insanlığa hitaben "Sizi belirli bir yolu seçmeye zorlamayacağım; dinde zorlama yoktur" buyurmuştur. İnsanlar "Ne yapmalıyım, Rabbim?" diye sorduklarında, Allah şöyle cevap vermiştir:
"Size bir akıl verdim. Bu akılla düşünün ve dilediğinizi seçin. Size adil olmanızı, haksızlık etmemenizi tavsiye ederim. Size Allah’la birlikte olmanızı, şeytanla yol yürümemenizi öğütlerim. Seçim sizindir."
Bizler haksızlığı reddetmeyi, özgür olmayı; köleliği, işgali, boyun eğmeyi ve vesayeti elimizin tersiyle itmeyi seçtik.
Başkalarının projelerini reddettik; yabancı işgalini ve dayatılan vesayeti kabul etmedik. Her türlü kültürel, siyasi, eğitimsel ve ahlaki bağımlılığa karşı durduk. Düşman bize silahla saldırdığında biz de onlara silahla karşılık verdik. Düşman bize karşı yumuşak bir savaş yürüttüğünde, biz de cevabımızı aynı yöntemle verdik.
Bize kendi iradelerini dayatmaya çalıştıklarında karşı çıktık ve direnmek için elimizdeki tüm araçlarla sesimizi yükselttik. Biz adaletsizliği reddettiğimizde, zaten zafer kazanmış oluruz. Amerikan hegemonyasına "hayır" demek için attığımız her adım bir zaferdir. İsrail işgalini reddetmek için attığımız her adım bir zaferdir. Bizi kendi sapkın fikirlerine boyun eğmeye zorlamalarını engellemek için attığımız her adım bir zaferdir.
Velhasılkelâm; adaletsizliği reddetmek başlı başına bir zaferdir.
Üçüncüsü; ilkelerimizi, hayatımızı ve gelecek nesillerimizin istikbalini Yüce Allah yolunda savunmak için çabalıyoruz. Hüseyin’in (a.s.) yoluna, İslam’ın yoluna, Muhammed’in ve Ali’nin yoluna dayanan "cihat" kavramının özü, kişinin kendi bütünlüğünü ve hür iradesini koruyabilmesidir. Kur’an’da buyurulduğu gibi:
"Nefse ve onu ölçüp biçene, ona kötülüğünü ve iyiliğini ilham edene yemin olsun ki; nefsini arındıran kurtuluşa ermiş, onu kirleten ise hüsrana uğramıştır." (Şems, 7-10).
Başarılı olan, kendi nefsine karşı mücadelede muzaffer olandır; başarılı olan, düşmana karşı mücadelede dimdik durandır.
Cihat, zaferin temel bir bileşenidir. Cihada —yani hem kendi arzularımıza karşı verdiğimiz mücadeleye hem de düşmana karşı yürüttüğümüz direnişe— inanıp buna göre hareket ettiğimizde zafer kazanırız. Kendi arzularımızla savaştığımız sürece kazanırız; düşmana karşı mücadele ettiğimiz sürece kazanırız. Peki, nasıl mücadele ederiz? Cihat birçok biçim alır ve hepsi aynı değildir.
Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi:
"Sizden kim bir kötülük görürse onu eliyle düzeltsin; gücü yetmezse diliyle düzeltsin; ona da gücü yetmezse kalbiyle buğz etsin; işte bu, imanın en zayıfıdır."
Bazen savaşırız, bazen sesimizi yükseltiriz, bazen de kalbimizde buğz etmekten başka bir şey yapamayız. Tüm bu durumlarda, bulunduğumuz koşullara ve mevcut imkânlara göre mücadele ederiz. Dolayısıyla, içinde bulunduğu şartlara göre elinden gelen çabayı ortaya koyan herkes galip gelir.
Peygamberimiz (s.a.v.) döneminde Medine’de toplanan kabileler, yeni kurulan İslam devletini yıkmaya çalışıyorlardı; Peygamberimiz onlarla savaştı. Ancak Mekke’de de aynı zulümle karşı karşıyaydı: Yoluna dikenler koydular, sahabelerini öldürdüler ve daha nice iğrenç eylemlere imza attılar. O, bu kâfirlerle mücadele etmek için elverişli olmayan koşullarda sabretti.
Cihat, sabır gerektirdiğinde sabırla, savaş gerektirdiğinde ise bizzat savaşarak mücadele etti. Dolayısıyla, bir kişinin cihat projesini benimsemesi ve ona gönülden inanması, zaten zafer kazanmış olduğu ve her daim galip olduğu anlamına gelir.
Kur’an’ın bize ufuk açan şu ifadesine dikkat edin:
"Kendilerine savaş açılanlara, zulme uğradıkları için (savaşma) izni verilmiştir. Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeye ve zafer vermeye kadirdir." (Hac, 39).
Yani savaşmak, silahlanmak ve karşı karşıya gelmek sebepsiz değildir. Hayır; bir saldırı söz konusu olduğunda, özgür, cömert ve şerefli bir mümin olarak karşı durmanız Allah’ın emridir. Allah, vakti geldiğinde size o izni mutlaka verir.
Dördüncüsü: Ölümden korkmuyoruz; bu, zaferin olmazsa olmaz bir parçasıdır. Size sormak isterim; neden ölümden korkalım? Korkumuzun, ölümü bizden uzaklaştıracağını mı sanıyoruz? Ölüm önceden takdir edilmiş bir kaderdir, kaçınılmaz bir sondur.
"Vadeleri geldiğinde onu bir saat bile erteleyemezler, bir saat de öne alamazlar."
Her şey Yüce Allah'ın elindedir. Bu konuda anlatılan ibretlik bir hikâye vardır: Bir peygamberin yanında oturan bir adam, meleklerden birinin kendisine sürekli baktığını fark ederek endişelenir.
Peygambere, "Bu zat bana neden bu kadar dikkatli bakıyor, korkmaya başladım," der. Peygamber, "İnşallah bir hayra yorulur," diye karşılık verir. Bir süre sonra adamın vefat ettiği duyulur. Peygamber (s.a.v.) o meleğe (Azrail'e), "Bu adam senden korkuyordu, neden ona bakıp duruyordun?" diye sorduğunda, melek şöyle cevap verir:
"Hâlâ burada oturuyor olmasına şaşırmıştım. Zira onun ruhunu Çin’de almam gerekiyordu."
Böylece adam o gün yola çıkar ve ruhu Çin’de teslim alınır. Belirlenmiş olan ecel vakti, sizin ondan korkup korkmamanızla değişmez. Korku, sadece hayatınızı yaşanmaz kılar, sizi engeller.
Biz ölümden korkmayan bir topluluğuz. Müminlerin Emiri Ali (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Belirlenmiş ecel, (insanı koruyan) en güçlü kalkandır." Ölümden korkmadığımız vakit, bizi onunla tehdit edenlere karşı daima üstün geliriz. Düşmanın en yaygın silahı nedir? Sizi öldürmekle tehdit etmektir.
Biz ise ona şöyle deriz: "Beni öldürmeye çalışsan da, vaktim gelmediyse gücün yetmez."
Böylece, onun ölümü bir koz olarak kullanma yeteneğini elinden alırsınız; onu etkisiz hâle getirirsiniz. Çünkü ölüm düşmanın elinde değil, Yüce Allah'ın elindedir. Tarih boyunca düşmanın en güçlü silahı ölüm korkusudur. Eğer bu tehdidi geçersiz ve önemsiz sayar, vaktimiz gelene kadar üzerimize düşen önlemleri alırsak, düşman bize asla ulaşamaz.
Elbette gerekli tüm tedbirleri alsak da, ecelimiz geldiğinde öleceğiz. Dolayısıyla düşmanın bir silah gibi salladığı ölüm, aslında bir silah değildir; biz onu etkisizleştirir ve kırarız. Şunu belirtmeliyim ki; bugün biz direniş mensupları olarak, ölüm tehdidi altında olmasak ve ecelimizin yaklaştığını bilsek bile, yine de görevimizi yerine getiririz; çünkü ölümden korkmuyoruz.
İmam Hüseyin (a.s.), tarihin en büyük fedakârlığıyla şehit oldu; ancak Hüseyin zafer kazandı. Bugün 1400 yıl sonra onu kim hatırlıyor? Kim onun getirdiği öğretilerle diriliyor? Hüseyin mi, yoksa Yezid mi? İnsanlık, Hüseyin'in duruşuyla beslenmiştir. Zalim Yezid ise nerede? Tarihin çöplüğünde ve elbette cehennemin en sefil yerinde. Bu nedenle ölümden korkmuyoruz; ölümden korkmayan ise her zaman galiptir.
Beşinci kriter: Fedakârlığın sınırı yoktur. Bir insan kendinden veya malından sadece bir parça vererek yetinemez. Elbette gönülden verenler vardır; Allah onları mübarek kılsın ve mükâfatlandırsın. Ancak ben, bizim en yüksek seviye olarak kabul ettiğimiz bir inanç ölçüsünden, yani tam bir teslimiyetten bahsediyorum: Kendinden ve malından fedakârlık etmenin sınırı yoktur. Şu yüce ayete bakın: Yüce Allah, "Gelin, sizinle bir anlaşma yapalım. Bu dünyada ve ahirette her zaman kazanan olmak ister misiniz?" buyuruyor. Evet Rabbim, elbette! Bundan daha güzel ne olabilir ki? Her zaman kazanan olmak! İşte bu anlaşma, kabul edenler için sonsuz bir zaferdir: "Şüphesiz Allah, müminlerden canlarını ve mallarını —sadece bir kısmını değil, tüm varlıklarını— cennet karşılığında satın almıştır." Rabbim, Sen bizden satın alıyorsun, peki bizden ne bekliyorsun? "Allah yolunda savaşırlar; öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat'ta, İncil'de ve Kur'an'da O'na verilmiş gerçek bir vaattir. Allah'tan daha sadık kim olabilir ki? Öyleyse yaptığınız bu alışverişten ötürü sevinin; zira bu, en büyük zaferdir."
Beş kriterimiz var ve bunların her biri aslında birer zafer ölçütüdür:
“Hüseyin bizim yolumuzdur” demek bir zaferdir; “Haksızlığı reddetmek” bir zaferdir; “Savunmada mücadele etmek” bir zaferdir; “Ölümden korkmamak” bir zaferdir; “Fedakârlığın sınırını aşmak” bir zaferdir.
Bu beş kriteri duruşumuzun merkezine koyduğumuzda, her şartta zafer kazanmış oluruz.
Peki, asıl soru şudur: Başkalarını zafer kazandığımıza nasıl ikna edebiliriz? Kıymetli dostlarım, başkalarını ikna etme meselesini bir kenara bırakalım. Önemli olan, bizim buna ne kadar ikna olduğumuzdur. Biz zafer kazandığımıza inanıyoruz; onlar ise bize dönüp "Hayır, zafer kazanmadınız" diyorlar. 2006’da biz zafer kazandık, onlar yine "Hayır, kazanmadınız" dediler. Zaferi sadece onların bakış açısıyla, yani askeri üstünlük kriterleriyle yorumlamayın.
Kaç ordu, kaç ülke askeri açıdan yenilgiye uğramasına rağmen kendi zaferinden bile faydalanamadı? Bizim zafer anlayışımız azim ve sebatın zaferidir; gerçek zafer budur. Kardeşim, ilkelerimiz karşısında düşman zaten yenilmiştir; çünkü ilkelerimizi, ruhumuzu, inancımızı, azmimizi, direncimizi ve tüm zorluklara göğüs gererek sahada kalışımızı yenememiştir. Bu yüzden, onların zaferden emin olup olmamaları bizim için bir kıstas değildir.
Bazı kardeşler bazen bana, "Üstat, zafer anlatısını nasıl kurmalıyız?" diye soruyorlar. Bir zafer anlatısı inşa etmeye gerek yok; bizatihi varlığımızla, duruşumuzla, eylemlerimiz ve direnişimizle biz zaferin ta kendisiyiz; onlar ise mağlubiyetin ta kendisi. Kardeşim, yenilgiyi kabullenmiş birini nasıl zafer kazandığımıza ikna edebilirsin? "Büyük kayıpları düşünmüyor musun?" diye soruyorlar.
Elbette düşünüyoruz, ama bu kayıpları teslim olmanın ve yenilginin getireceği yıkımdan daha az vahim görüyoruz. Tarihe bakın: Muhtar es-Sekafî’nin grubu, mücadeleye devam etmeye kararlı oldukları hâlde teslim olduklarında sonuç ne oldu? Güvence verilmesine rağmen yedi bin kişi başları kesilerek katledildi. Sabra ve Şatila katliamını hatırlayın. Filistin Kurtuluş Örgütü artık hiçbir şey yapamaz hâle gelip geri çekildiğinde, Sabra ve Şatila'da üç dört bin çocuk, kadın ve erkek hunharca katledilmedi mi? Dünyanın dört bir yanında benzer birçok örnek var. Eğer direnmeye muktedirsek neden teslim olalım? Eğer zaferin tüm unsurlarına sahipsek neden boyun eğelim? Eğer azmimiz yeni zaferler getirebilecek güçteyse, teslim olmak en büyük yanlıştır.
Şimdi medyaya çıkıyorlar ve bana şunu soruyorlar: "İsrail saldırganlığıyla nasıl başa çıkmalıyız sizce?" Ardından kendileri cevap veriyor: "İsrail saldırganlığından bahsetmeden önce, söyleyin bakalım, bu insanların evlerinin yıkılması yanlış değil mi?" Yani yıkımlardan bıktınız, "Ah, ne kadar da yüreklisiniz!" diyorsunuz. Ama sizin yüreğiniz büyük değil, vicdanınız körelmiş. Bu projenin başarılı olmasını istemiyorsunuz. İnsanların öfkesini kışkırtıp bize karşı kışkırtmak mı istiyorsunuz? Bize karşı dönmeyecekler, çünkü bu insanlar Hüseyin’in yolunu izliyorlar. Hüseyin’in takipçileri Yezid’in takipçilerine cevap vermez. Bunu anlayın ve kesin olarak bilin. Umarım bir gün biri çıkıp da size "Nerede zafer kazandınız?" diye sorarsa, onlara bu konuyu tartışmayı bırakıp başka siyasi meselelere odaklanmalarını söyleyin; çünkü bu kafa yapısıyla bir sonuca varamayacaklar.
Bu saldırganlık, apaçık bir İsrail saldırganlığıdır. Siz neden savaşmıyorsunuz? Sizler savaşmaktan kaçanlar ve görevlerini yerine getirmeyenlersiniz.
Her durumda, sizden “dini yükümlülük” denilen o temel ilkeyi hatırlamanızı rica ediyorum. Bizim görevimiz nedir? Bu ilke, işin anahtarıdır. Zaferi başkalarının araçlarıyla, fikirleriyle veya inançlarıyla elde etmeniz gerekmiyor. Zaferi, Yüce Allah’ın yoluyla elde etmeniz gerekiyor. Zafer, Allah’ın projesiyle gelir ve yükümlülüğü yerine getiren de O’dur. Asıl zafer Yüce Allah’a aittir.
Yükümlülük ilkesini daha iyi kavrayabilmeniz için bazı ayetleri hatırlatmak isterim. Yüce Allah ne buyuruyor? "Onlarla savaşın ki Allah, onları sizin ellerinizle cezalandırsın, onları rezil rüsva etsin, size onlara karşı zafer nasip etsin ve mümin bir topluluğun yüreklerini ferahlatsın." Size savaşmanızı emrediyor; gerisi, yani sonuç gelecektir.
İkincisi; Allah’ın Resulü (s.a.v.) şöyle buyuruyor: “Zafer sabırla, ferahlık sıkıntıyla, kolaylık ise zorlukla beraberdir.” Yani çatışma sürecinde sabır ve metanet, zafere giden yolun en temel basamaklarıdır. Sabırlı olmak zorundasınız.
Nehcü’l-Belâga’da, Müminlerin Emiri Ali (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Allah, samimiyetimizi gördüğünde düşmanlarımıza boyun eğdirdi ve İslam’ın temelleri sağlamlaşana dek bize zafer nasip etti." Göstermeniz gereken gayret ve vermeniz gereken fedakârlıklar vardır; neticesi ise Allah’ın izniyle vakti gelince tecelli edecektir.
İmam Hüseyin (a.s.) ne demişti?
"Ben ölümü bir mutluluk, zalimlerle yaşamayı ise bir sefaletten başka bir şey olarak görmüyorum."
Neden böyle söyledi? Çünkü görevini yerine getiriyordu; bu onun ilahi yükümlülüğüydü. Allah yolunda şehit edildi; bu onun için mutlak bir zaferdi.
İmamımız Humeyni (r.a.) şöyle buyurmuştur:
“Allah için ayağa kalkın ve Allah için başkaldırın. Eğer isyanınız ilahi temellere dayanıyorsa, zaten zafer kazanmışsınız demektir. Yenilmiş gibi görünsek de zafer biziz; yenilmemiş olsak da yine zafer bizimdir; çünkü biz Yüce Allah için hareket ettik.”
Ölçüt budur: görevi eksiksiz yerine getirmek.
Üstadımız, şehitler kervanının rehberi, cesur, ilham verici, başarılı ve hak yolun savunucusu liderimiz Seyyid Hasan, bunu şu veciz ifadeyle dile getirmiştir:
“Biz, zafer kazandığımızda da zafer kazanmış sayılırız, şehit olduğumuzda da.”
O, İmam Hüseyin’in (a.s.) bir talebesidir; ona yürekten bağlıdır ve bu hakikatin derinliğini iliklerine kadar hissetmektedir.
Şunu unutmamalıyız: Biz üzerimize düşeni yapmalıyız; zaferin ise Yüce Allah katında nice mertebeleri vardır. Zaferin dereceleri, ilahi kanunlara ve hikmete göre çeşitlilik gösterir.
Bazen maddi ve askeri bir galibiyetle, bazen mevzisinde sebat ederek, bazen karşıt bir pozisyona zorlanmayarak, bazen bir grubumuz şehit düşerken diğer grubun görevi devralmasıyla, bazen de doğrudan projenin kazanılmasıyla zafer elde edilir. Zaferin biçimleri çoktur ama Allah’ın izniyle biz her zaman galibiz.
İmam Mehdi (a.f.) zuhur edene dek belki açık ve nihai bir maddi zafer görmeyebiliriz ancak biz, her gün farklı derecelerde zaferlere şahitlik ediyoruz. Her gün azimle direnmeye devam ettiğimizde, aslında zafer kazanıyoruz.
Yüce Allah şöyle buyuruyor:
“Sözümüz, kullarımız olan elçilere iletilmiştir; şüphesiz onlar mutlaka zafere ulaşacaklardır ve galip gelecek olanlar bizim ordularımızdır.”
Size daha fazlasını söyleyeceğim: Zaferi bir kez tadan herkes artık muzafferdir. Eğer kendi iç dünyanızda zafer kazandığınızı hissediyorsanız, dağlar başınıza yıkılsa bile siz gerçekten kazanmışsınızdır; çünkü siz hakkın tarafındasınız.
Düşmanın amacına ulaşmasını engellemek başlı başına bir zaferdir. Şehitlerin kanı, müminlerin kalplerinde emaneti koruma sorumluluğunu tutuşturduğunda, işte o an zaferin kendisidir. Dünyevi arzulara esir olanlarla, kendi içlerinde yenilgiyi kabullenmiş olanlarla tartışmaya girmeyin; onlar zaferi göremezler, görmeyeceklerdir de.
Kardeşim, bu insanlar adeta bir tarayıcı gibidir; içine ne koyarsanız koyun, dışarıya yenilgi olarak yansıtırlar. Neden onlara zaferi anlatmaya çalışıyorsunuz? Bırakın öyle kalsınlar; kapları yenilgidir, zihinleri mağlubiyettir ve acı içinde, yenilmişlik psikolojisiyle ölüp gidecekler. Biz ise her an zaferin içindeyiz. Size söylüyorum: Başınızı dik tutun, siz bir direniş erisiniz, Yüce Allah galiptir, asla taviz vermeyin.
Başınızı dik tutun, siz bir direniş erisiniz, Yüce Allah galiptir, asla taviz vermeyin.
Üçüncüsü ve son olarak; bu kargaşa, savaş ve uluslararası baskılar sarmalında, insanların bazen olayları doğru okumakta güçlük çektiğini görüyorum. Bu nedenle, içinde bulunduğumuz durumu size net bir şekilde anlatmak istiyorum. Lübnan’da tarihsel olarak yaşadığımız en tehlikeli süreçten; en kapsamlı Amerikan-İsrail-uluslararası komplosundan ve ülkemizin, çocuklarımızın geleceğinin ve inançlarımızın karşı karşıya kaldığı en ağır tehditten geçiyoruz.
Size karşı uygulanan planı özetleyeceğim. Plan nedir? Fazla vaktimiz olmadığı için bu planın 12 ana maddesini sıralayacağım. İnanıyorum ki, üzerinde düşünen ve araştıran herkes hakikate ulaşacaktır.
Birincisi: Bu planın temel amacı, direnişi ve direnişçileri tasfiye etmek; Lübnan’daki varlıklarını tamamen ortadan kaldırmaktır. Peki, bu nasıl hayata geçirilecek?
İsrail’in Lübnan’a karşı yürüttüğü suçlu savaş; sivilleri katletmek, şehirleri yıkmak ve akla hayale gelebilecek her türlü vahşeti işleyerek hiçbir norm tanımadan direnişi diz çöktürmek üzere tasarlanmıştır. Bu, kasıtlı ve önceden planlanmış bir harekâttır.
Düşman ve Amerika, Suriye’deki değişimlerden sonra 27 Kasım Anlaşması’ndan geri çekildiler; zira güç dengesinin kendi lehlerine değiştiğine inanıyorlardı. Mevcut dinamiklere dayanan önceki anlaşmaların hükmünü tamamen reddettiler.
Lübnan’daki siyasi otoriteyi; anayasayı çiğneme pahasına, direnişle çatışmaya girmeleri ve nihayetinde onu yenilgiye uğratmaları için gerekli tüm acımasız adımları atmaya zorlayacak bir "kalkan" gibi kullandılar. Siyasi otoritenin bu girişimlere yasal bir kılıf hazırlaması istendi.
Hava, deniz ve kara geçişlerini kapatarak; silah, teknoloji ve direnişi güçlendirecek her türlü lojistik desteğin girişini engellediler.
Halkın yerinden edilmesini kalıcı kılmak ve direnişin toplumsal destek tabanını ona karşı kışkırtmak amacıyla, yürütülecek her türlü yeniden yapılanma çalışmasını akamete uğrattılar.
Ülkenin toparlanmasını ve nefes almasını engellemek için tam kapsamlı bir mali abluka uyguladılar.
Ordu içinde direnişe karşı bir fitne çıkarmak için yorulmak bilmeden çalıştılar. Şükürler olsun ki, ordunun ve komuta kademesinin basireti ve mevcut gerçeklikler, bu tehlikeli oyunun sahnelenmesine izin vermedi.
Suriye’ye baskı yaparak doğudan müdahale etmesini ve kuzeyden İsrail ile bir kıskaç harekâtı oluşturmasını hedeflediler; ancak hamdolsun Suriye yönetimi bu dayatmalara boyun eğmedi.
Nevaf Selam'ın direnişe karşı alacağı kararlar üzerinden, konumunu koruma bahanesiyle bir Sünni-Şii çatışması kışkırtmaya çalıştılar. Herkesin sağduyulu davranması sayesinde bu çatışma senaryosu da başarıya ulaşamadı. Burada bir noktaya dikkat çekmek isterim: Bizi Şii-Hristiyan çatışmasına sürüklemek için de büyük gayret gösterdiler. Onların temel stratejisi, Sünnileri Şiilere ve orduyu direnişe karşı kışkırtmaktı.
Bu kaostan beslenerek kendilerini gelecekteki Lübnan’ın mimarları olarak gören bazı çevreler, bu durumu istismar etmeye çalıştı. İstihbarat raporlarımızda, Amerikalıların bile bu yerel aktörleri "Neden hiçbir şey yapmıyorsunuz?" diye eleştirdiklerini görüyoruz; onlarsa "Müdahale etmemiz uygun olmazdı" diyerek savunmaya geçiyorlar. Bu aktörler bağımsız veya aktif birer güç değil, sadece dış planın birer parçasıdır.
Bazı ülkelerden gelen uluslararası ve bölgesel destekler; farklı bahaneler ve yöntemler kullanılarak, İsrail’in direnişe karşı baskısını artırmak için her alanda mobilize edildi.
Dünyadaki hemen her istihbarat teşkilatı bize karşı seferber edildi; bilgi topluyor, sahada faaliyet yürütüyor, kaynaklarını bize karşı kullanıyor ve Lübnan devletine, bizi kuşatmaları için medya ve siyaset kanalıyla baskı uyguluyorlar.
İşte işin merkezindeki liderlik: Amerika; elindeki tüm kaynakları, en küçük ayrıntısına kadar kullanarak, bu komplonun tamamını bizzat yönetmektedir.
Karşı karşıya olduğumuz komplo işte budur. Bu arada şunu bilmenizi isterim ki; biz tüm bunların farkındayız, her adımı izliyoruz ve perde arkasında çevrilen tüm entrikaları biliyoruz. Cenab-ı Hak, bazen sabır, bazen mücadele, bazen medya faaliyetleri, bazen siyasi girişimler, bazen de sosyal dayanışma gerektiren adımlarda bize rehberlik ediyor. Allah’ın bize lütfettiği imkânlar ölçüsünde üzerimize düşeni yapıyoruz. Fakat kabul etmelisiniz ki; bu, son derece büyük ve tehlikeli bir plandır.
Peki, biz ne yaptık? Yine 12 maddede özetleyeceğim:
Çok güçlü bir amacımız ve projeksiyonumuz var: Topraklarımızı savunmak ve özgürleştirmek. Bizim asıl gücümüz işte budur.
Askerî teşkilatımızı ve yönetim tarzımızı, Uli'l el-Bas Muharebesi'nden çıkardığımız dersler ışığında, olası yeni çatışmalara göre yeniden yapılandırdık.
Savaş taktiklerimizi değiştirdik ve direniş için yeni bir muharebe doktrini geliştirdik; tecrübelerimizden süzülen bilgileri, vur-kaç taktikleriyle birleştirerek sabit mevzilerin risklerinden kaçınan bir stratejiye geçtik.
Hem silah hem de insansız hava aracı (İHA) teknolojilerinde, tamamen mücahitlerimizin zihinlerinde şekillenen yerli ve özgün yetenekler geliştirdik.
Şehadeti en yüce mertebe olarak gören, eşsiz bir inanca sahip mücahitlerimiz var. Bu, tarihte örneği az görülen, günümüzde ise yeryüzünde bir benzeri daha bulunması imkânsız olan bir adanmışlık seviyesidir. Bu bizim temelimizdir ve herkes tarafından apaçık görülmektedir.
Mevcut kaynaklar, bağışlar, meşru ödemeler ve İran’dan gelen destekler (Allah’a şükür ki hepsi sağlanmıştır) çerçevesinde, halkımızın sosyal koşullarını iyileştirmek için elimizden gelenin en iyisini yaptık.
Bu abluka süresince 300 bin ailenin yeniden yerleştirilmesini ve barınmasını sağladık. Bu, toplumsal dokumuzu ve çevremizi koruma kararlılığımızın bir yansımasıdır.
Direniş güçlerinin, Emel Hareketi'nin ve bizimle birlikte yürüyen tüm onurlu insanların birliğini koruduk. Herkes kendi yetenekleri doğrultusunda üzerine düşeni yaptı; ancak temel ilkemiz "birlik" kalmaktır. Aramızda fitne çıkarmaya defalarca çalıştılar, ancak hamdolsun ki hiçbirinde başarılı olamadılar.
Uzun vadeli bir plan hazırladık. "Biraz bekleyelim, yarın biter" demedik. Hayır; bizim uzun soluklu bir yol haritamız var ve bu yolda yürümeye kararlıyız.
Çatışmaya hazırlık sürecimizde "belirsizlik ve sessizlik" ilkesini benimsedik ve hâlâ da benimsiyoruz; böylece düşman gerçek gücümüzü ve hamlelerimizi asla kestiremedi. Zaten yaşananlar onları büyük bir şaşkınlığa uğrattı; bugün tüm analistler başka başka şeyler söylüyor.
Kerbelâ benzeri bir karar aldık. Bunun ne anlama geldiğini biliyor musunuz? Sınırların kalkması demektir ve bu karar hâlâ yürürlüktedir.
Gerektiğinde sabırlı olduk, gerektiğinde savaştık. On beş ay boyunca sabrımız savaştı; 2 Mart'tan itibaren ise mücadelemiz sıcak bir savaşa dönüştü ve artık o tarihten önceki duruma dönüş mümkün değildir.
Bu kısa genel bakışın sonucu nedir? Elbette detaylandırmak saatler sürer, ancak insanların gerçekleri görmesi adına bunları bilmesi yeterlidir.
İsrail projesi bugün en düşük noktasında; tükenmişliğin eşiğindedir. Hizbullah'ı ortadan kaldırma ve işgali kalıcı kılma hayalleri başarısız olmuştur; İsrailliler topraklarımızın her karışını terk etmek zorunda kalacaklardır.
Allah'ın izniyle emin olun ki; düşmanın topraklarımızdan kovulmasıyla nihai zafer kazanılacaktır. Başınızı dik tutun; siz bir direniş erisiniz. Allah galiptir, asla taviz vermeyin.
Selâm olsun sana, ey Ebu Abdullah! Selâm olsun sana, ey Allah’ın Resulü’nün oğlu! Selâm olsun Hüseyin’e, Ali bin Hüseyin’e, Hüseyin’in evlatlarına ve Hüseyin’in sahabelerine...
Selâm olsun hepinize; Allah’ın rahmeti ve bereketi üzerinize olsun.