Arap ülkeleri İran ve Amerika arasındaki anlaşmadan ne bekliyor?

23 Haziran 2026

❝Bugün birçok Arap başkentinde gözlemlediğimiz şey, ittifaklardaki bir kırılmadan ziyade, stratejik hesaplardaki bir değişimdir.❞

YDH- YDH analisti Ahmet Erdem, aşağıdaki yazısında, İran ile Amerika arasındaki müzakereler üzerinden asıl dönüşümün Arap ülkelerinin bölgesel güvenlik algısında yaşandığını, İran’ı dışlamaya dayalı eski stratejilerin çöktüğünü ve çatışmanın tüm bölgeyi etkileme riskinin Arap başkentlerini daha temkinli ve pragmatik bir tutuma yönelttiğini anlatıyor. Bölgedeki asıl meselenin artık taraf seçmekten çok istikrarı korumak ve geniş çaplı bir savaşın önüne geçmek olduğunu açıklayan Erdem, Arap ülkelerinin İran–ABD geriliminde doğrudan etkilenebilecek konumda bulunduğunu, ekonomik ve güvenlik projelerinin kırılganlığını ve bu nedenle müzakerelere verilen desteğin arttığını belirtiyor.

✱✱✱


Gözler İran ile Amerika arasındaki müzakerelere ve mutabakatlara çevrilmişken, aslında en çarpıcı değişim Tahran ve Washington’da değil, bölgedeki Arap başkentlerinde yaşanıyor.

Yıllar boyu Batı Asya’nın güvenlik denklemleri, büyük oranda İran-Amerika karşıtlığı üzerine kuruluydu.

Birçok Arap ülkesi de bölgedeki gelişmeleri bu yüzleşme merceğinden izliyor; siyasi, ekonomik ve askeri baskıların güç dengesini İran aleyhine çevireceğini umuyordu.

Son savaşın başlarında bile bazı bölgesel çevrelerde, şartların bu kez farklı olduğu ve çatışmaların bölgede yeni denklemler doğuracağı düşüncesi hakimdi.

Ancak olaylar başka bir yöne evrildi.

Son savaş, İran’ın bölge denklemlerinin temel aktörlerinden biri olduğunu ve Batı Asya’nın güvenlik düzeninden dışlanmasının ne kadar zor ve maliyetli bir süreç olduğunu bir kez daha kanıtladı.

Bu durum, geçmişteki pek çok öngörüyü boşa çıkardı ve bazı Arap aktörlerin bakış açısını kademeli olarak değiştirdi.

Elbette bu değişim, İran ile Arap ülkeleri arasındaki tüm anlaşmazlıkların bittiği anlamına gelmiyor.

Siyasi ve güvenlik temelli ihtilaflar sürüyor, taraflar arasındaki güvensizlik ise yerli yerinde duruyor.

Fakat değişen şey, krizin sürmesinin maliyeti ve bölgede patlak verebilecek daha kapsamlı bir yüzleşmenin yaratacağı yıkıma dair yapılan hesaplar.

Son savaş, İran ile Amerika arasında çıkacak herhangi bir çatışmada Arap ülkelerinin sadece seyirci kalamayacağını gösterdi.

Amerika’nın bölgedeki askeri üslerinin çoğu Arap topraklarında; yine Batılı ve Amerikan yatırımlarının büyük bir kısmı da bu ülkelerde yoğunlaşıyor.

Böylesi bir atmosferde gerilimin tırmanması, doğrudan bu ülkelerin güvenliğini, ekonomisini ve iç istikrarını sarsabilir.

Başka bir deyişle, Arap ülkelerinin bugünkü endişesi sadece İran-Amerika ilişkilerinin akıbetiyle sınırlı değil.

Yaşanabilecek geniş çaplı bir çatışmanın kendi topraklarını, altyapılarını, ticaret yollarını ve ekonomik çıkarlarını doğrudan hedef alacağını gayet iyi biliyorlar.

Son savaşın öğrettikleri, kriz hattı ile bölgedeki Arap ülkeleri arasındaki mesafenin, sanılandan çok daha kısa olduğu gerçeğini her zamankinden daha net ortaya koydu.

Bu durum, son yıllarda ekonomik geleceklerine devasa yatırımlar yapan Körfez ülkeleri için hayati bir önem taşıyor.

Büyük kalkınma projeleri, yabancı sermayeyi cezbetme çabaları, turizm hamleleri ve bölgesel finans/ticaret merkezine dönüşme hedefleri, istikrarlı ve öngörülebilir bir çevreye ihtiyaç duyuyor.

Doğal olarak, gerilim ve güvensizliğin sürmesi, bu hedefler önündeki en büyük engel.

İşte bu yüzden, bugün birçok Arap başkentinde gözlemlediğimiz şey, ittifaklardaki bir kırılmadan ziyade, stratejik hesaplardaki bir değişim.

Geçmişte bazı bölgesel aktörler dış baskıların İran’ı marjinalleştirebileceğini umut etmiş olsalar da, bugün böyle bir hedefin mevcut koşullarda imkânsız olduğu ve bu yolu zorlamanın tüm bölgeye ağır faturalar çıkaracağı çok daha net anlaşılmış durumda.

Arap ülkelerinin Tahran ile Washington arasındaki yeni sürece gösterdikleri ılımlı yaklaşımı bu çerçevede okumak gerekir.

Bu tutum, ne İran ile tam bir saf tutma ne de Amerika’dan uzaklaşma anlamına geliyor; aksine, bölgenin mevcut gerçekliklerine dair yeni bir kavrayışın yansımasıdır. Artık bölgedeki istikrar ve güvenlik, krizlerin yönetilmesine ve çatışmaların yayılmasının önlenmesine her zamankinden daha sıkı bağlanmıştır.

Katar Başbakanı ve Dışişleri Bakanı Muhammed bin Abdurrahman es-Sani’nin yakın zamandaki açıklamaları da bu bağlamda okunmalıdır. Müzakerelerin devamı için siyasi iradenin önemine vurgu yapan Al Sani, İran ile Amerika arasındaki herhangi bir anlaşmanın sonuçlarının yalnızca iki ülkeyle sınırlı kalmayacağını, tüm bölgeyi etkileyeceğini ifade etmiştir.

Bu sözler, Arap ülkelerinin devam eden müzakereleri sadece ikili bir dosya olarak görmediğini, aksine bölgesel güvenliğin ve istikrarın geleceğini belirleyecek kritik bir adım olarak değerlendirdiklerini ortaya koymaktadır.

Aynı zamanda Katarlı yetkililer, Tahran ile Washington arasındaki ihtilafların hâlâ ciddi düzeyde olduğuna ve bazı aktörlerin süreci sabote etmeye çalıştığına dikkat çekmişlerdir. Bu durum, önümüzdeki yolun daha pek çok engel ve karmaşayla dolu olduğunu gösteriyor.

Tüm bunlara rağmen, son dönemdeki gelişmelerden çıkarılabilecek en önemli ders, Arap dünyasının bir kısmının bölgedeki güç dengelerine bakışındaki değişimdir. Son savaş, ne ana aktörlerin dışlanmasının mümkün olduğunu ne de sürdürülebilir güvenliğin krizleri tırmandırarak inşa edilebileceğini kanıtladı.

Belki de bu nedenle birçok Arap ülkesi, bugün diyaloğun sürmesine eskisinden daha güçlü destek veriyor. Tahran ile Washington arasındaki müzakerelerin sonucunun sadece iki ülkenin ilişkilerini belirlemekle kalmayıp, Batı Asya’da kurulacak yeni güvenlik düzeninde de belirleyici olacağının gayet farkındalar.

Nihayetinde, Arap ülkelerinin bu süreçten temel beklentisini tek bir cümlede özetlemek mümkün: Bölgenin kapsamlı bir çatışma alanına dönüşmesini engellemek; yani, Amerika’nın bölgedeki en yakın ortaklarının dahi sonuçlarından kaçamayacağı bir çatışma sarmalının önüne geçmek.


Çeviri: YDH