
YDH - Uluslararası ilişkiler uzmanı ve siyaset bilimci Prof. David Gibbs, yayıncı Mario Nawfal'a verdiği mülakatta, Orta Doğu'da son aylarda yaşanan askeri ve diplomatik gelişmeleri detaylı bir analize tabi tuttu.
Prof. Gibbs, ABD, İsrail ve İran arasındaki güç mücadelesinin sahadaki ve masadaki yansımalarını değerlendirirken, Washington ile Tel Aviv ittifakının bölgede uğradığı stratejik yenilgiye dikkat çekti.
Bölgedeki askeri dengelerin göründüğünden çok farklı bir gerçekliğe işaret ettiğini belirten Gibbs, son çatışmaların sonuçları itibarıyla ezber bozduğunu ifade etti.
Son aylarda yaşanan çatışma sürecini hem görünüş hem de gerçeklik bakımından asimetrik bir savaşa benzeten Prof. David Gibbs, "Başından beri vurguladığım gibi, son birkaç aydır devam eden İran, ABD ve İsrail savaşı, görünümü ve gerçekliği itibarıyla Davut ile Calut'un mücadelesine benziyordu. Tüm göstergeler, bu mücadelede İran'ın Davut olduğunu ve Davut'un kazandığını ortaya koyuyor" ifadelerini kullandı.
Bu sonucun küresel güç dengeleri açısından sarsıcı bir nitelik taşıdığını kaydeden Gibbs, "Nesnel ölçütlere göre kendisinden kat kat daha zayıf olan bir ülke tarafından mağlup edilmek, Birleşik Devletler için son derece ağır bir darbedir. Ancak ne olursa olsun kesin bir yenilgiye uğradılar. Şüphe yok ki varılan mutabakat, savaşı kazanan tarafın şartları dikte ettiği gerçeğini yansıtacak şekilde büyük oranda İran'ın lehine eğilim göstermektedir" şeklinde konuştu.
Sürecin henüz nihai bir barış antlaşmasıyla taçlanmadığını, sadece bir niyet beyanı düzeyinde olduğunu hatırlatan Prof. Gibbs, varılan mutabakat metninin hukuki ve diplomatik sınırlarına değindi.
Belgenin yapısı gereği ucu açık noktalar barındırdığını söyleyen Gibbs, "Karşımızda oldukça muğlak bir mutabakat var. Birçok konu sonraki müzakerelere bırakılmış durumda. Bu kesinleşmiş bir nihai anlaşma değil, sadece bir iyi niyet protokolüdür" dedi.
ABD'nin ve dolaylı olarak İsrail'in diplomatik geçmişine atıfta bulunan Gibbs, "Geçmişte anlaşmalara pek uymamış, zaten uymaya da gerek görmeyen bir ABD gerçeği var. ABD'nin siyasi geleneğinde anlaşmalara sadık kalmanın sadece küçük ve zayıf devletler için geçerli bir kural olduğu yönünde uzun bir geçmiş mevcuttur. Birleşik Devletler bir süper güç olarak buna ihtiyaç duymaz ve en azından istikrarlı bir şekilde anlaşmalara uymaz. Bu nedenle mutabakatın kalıcı olacağına dair hiçbir kesinlik bulunmuyor" değerlendirmesinde bulundu.
Küresel ekonomik risklerin tarafları uzlaşmaya zorladığını belirten Prof. Gibbs, ABD Başkanı Donald Trump'ın motivasyonuna dair de önemli bir tespitte bulundu.
Savaşın yayılmasının dünya ekonomisini felakete sürükleme riski taşıdığını vurgulayan Gibbs, "Yine de bu mutabakatın korunacağını umuyorum çünkü alternatif senaryo, bizzat Trump'ın da ifade ettiği gibi küresel bir ekonomik depresyondur. Trump küresel bir depresyon istemediğini son derece net bir şekilde ortaya koydu. Kendi bakış açısından ve aslında herkesin bakış açısından bu, peşinden koşulmaya değer, son derece makul bir hedeftir" ifadelerini kullandı.
İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu'nun askeri planlarından geri adım atmak zorunda kalmasının şaşırtıcı olduğunu belirten Prof. Gibbs, Tel Aviv yönetiminin Lübnan'daki geri çekilme hazırlıklarına ilişkin raporları değerlendirdi.
Gibbs, "İsrail'in Lübnan'dan çekilmeyi kabul etmiş veya görünüşe göre kabul etmiş olması beni son derece şaşırttı. Lübnan'da bir ateşkese razı olmak ve oradan çekilmek, İsrail ve Netanyahu açısından olağanüstü büyüklükte bir taviz anlamına gelir. Netanyahu'nun böyle bir taviz vermeye nasıl ikna olduğunu anlamak güç" dedi.
İsrail hükümet koalisyonunun aşırı sağcı kanadının bu duruma karşı gösterdiği direncin altını çizen Gibbs, "Netanyahu liderliğindeki koalisyon hükümetinin en radikal üyesi olan Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir gibi isimler, İsrail'in egemen bir ülke olduğunu ve canı ne istiyorsa onu yapacağını, Lübnan'ı ezip geçeceğini söylüyordu. Hatta ağlayan her İsrailli anneye karşılık Lübnan'da bin annenin ağlayacağını ifade etmişti ki bu doğrudan kitle katliamına davetiye çıkarmaktır" şeklinde konuştu.
Bu radikal söylemlere rağmen geri adım atılmasının arkasında Washington'ın ciddi bir baskısı olduğunu kaydeden Prof. Gibbs, "Ben-Gvir başbakan değil ancak hükümet içerisinde çok ciddi bir ağırlığı var. Onun bu duruşuna rağmen Netanyahu'nun geri çekilmeyi kabul etmesi, Trump'ın son otuz yılda hiçbir ABD başkanının yapmadığı ölçüde sıra dışı bir baskı uyguladığını gösteriyor. Washington'ın elindeki kozlar son derece açıktır; İsrail'e finansal, askeri ve diplomatik desteği sağlayan ülke Birleşik Devletler'dir ve İsrail bu desteği kaybetmeyi asla göze alamaz" dedi.
ABD iç siyasetinde ve kamuoyunda İsrail'e yönelik bakış açısının köklü bir değişim geçirdiğini belirten Prof. Gibbs, bu değişimin muhafazakar tabanda dahi hissedildiğini aktardı.
Gibbs, "Birleşik Devletler kamuoyunda İsrail'e karşı çok güçlü bir hoşnutsuzluk dalgası yükseliyor. Bu durum her iki parti tabanında da görülmekle birlikte Demokratlarda daha güçlü, ancak artık Cumhuriyetçi Parti içinde de zemin kazanıyor. En ilginç gelişme ise İsrail'in en sarsılmaz destekçisi olan Evanjelik seçmen tabanında yaşanıyor. Bu yapıda ciddi çatlaklar var ve genç Evanjelikler kesin olarak İsrail'den uzaklaşıyor" dedi.
İsrail ordusunun Gazze ve Lübnan'daki yıkıcı askeri yöntemlerinin Amerikan toplumunda infial yarattığını dile getiren Prof. Gibbs, "İsrail'in uyguladığı politikaların olağanüstü acımasızlığı ve insan hayatına hiçbir değer vermeyen yaklaşımı bu kopuşu hızlandırıyor. Bizzat Trump bile 'Tek bir adamı yakalamak için koca bir apartmanı yıkmanıza gerek yok' diyerek bu durumu eleştirdi. Eğer Trump bunu söylüyorsa, onun seçmen tabanının da benzer ve hatta çok daha güçlü düşüncelere sahip olduğundan emin olabilirsiniz. İnsanlar İsrail'in Orta Doğu'da, özellikle Gazze'de yarattığı korkunç yıkımın görüntülerini izliyor" ifadelerini kullandı.
Bunun yanı sıra Amerikan sağında yükselen milliyetçi dalganın dış yardımları hedef aldığını belirten Prof. Gibbs, "Amerikan sağında yükselen bir milliyetçilik var. 'Önce Amerika' söylemi Donald Trump'ın seçilmesinde son derece etkili oldu. Şimdi bu akımın temsilcileri şu soruyu sormaya başladı: 'İsrail'i desteklemek Önce Amerika ilkesine nasıl hizmet ediyor?' Bu iki temel sorun karşısında İsrail lobisinin verebilecek ikna edici bir cevabı bulunmuyor. Bu nedenle İsrail'in gelecekte bu durumu tersine çevirmesi son derece zor olacaktır. Bu kez uzun vadeli stratejileri işe yaramayabilir" değerlendirmesinde bulundu.
Eski İsrail Başbakanı Naftali Bennett'ın İsrail markasının ABD'de artık bir yük haline geldiği yönündeki açıklamalarını değerlendiren Prof. Gibbs, sorunun sadece kabinedeki birkaç bakandan ibaret olmadığını vurguladı.
Gibbs, "Bennett kendi açısından haklı olarak İsrail'in çok kötü bir halkla ilişkiler yürüttüğünü, özellikle Ben-Gvir gibi bakanların açıkça soykırım dilini kullanmasının büyük zarar verdiğini düşünüyor. Esasen bu insanların çenelerini kapamayı öğrenmesi gerektiğini söylüyor. Ancak onun gözden kaçırdığı şey, bu olumsuz imajın insanların zihnine silinmeyecek şekilde kazınmış olmasıdır. Bunu geri çevirmek artık çok zor" dedi.
İsrail toplumunun genelinde derin bir militarist dalga olduğunu söyleyen Gibbs, "Daha da vahim olanı, İsrail toplumunun çok büyük bir kısmının şiddet ve nefret diliyle kuşatılmış olmasıdır. Sokakta yürüyen, kafelerde oturan son derece normal görünümlü sıradan İsraillilerin bile Filistinlilere karşı nasıl nefret kustuğunu gösteren videoları herkes görüyor. Dolayısıyla sorun sadece saçma sapan açıklamalar yapan hükümet yetkililerinden ibaret değil, nüfusun büyük bir kısmı bu hislerle hareket ediyor. İsrail'in tek ihtiyacının daha iyi bir propaganda ve halkla ilişkiler çalışması olduğunu düşünmek büyük bir yanılgıdır. Bu yöntem bu kez uzun vadede işe yaramayacaktır" şeklinde konuştu.
İsrail'in nükleer tehdit kartını masada tuttuğunu ancak İran'ın nükleer silah edinmeme yönündeki taahhüdünü korumasının önemini vurgulayan Prof. Gibbs, askeri dengelerin nükleer boyutu üzerinde durdu.
Gibbs, "İsrail'in elinde nükleer silahlar ve bunları hedefe ulaştırabilecek uzun menzilli fırlatma sistemleri olduğu herkes tarafından biliniyor. İran'ı mağlup etmeyi kendileri için varoluşsal bir mesele olarak görüyorlar ve eğer bunu geleneksel askeri yöntemlerle başaramazlarsa, İsrail karar mekanizmasındaki bazı isimlerin nükleer seçeneği düşüneceğinden şüphe yok. Bu çok düşük bir ihtimal olsa da ne yazık ki masadaki korkunç bir olasılıktır" uyarısında bulundu.
İran'ın nükleer programına ilişkin mutabakatta yer alan maddeleri de değerlendiren Gibbs, "Buna karşın mutabakat metninde İran'ın nükleer silah geliştirmeyeceğini net bir şekilde teyit etmesi büyük bir rahatlama kaynağıdır. Yaşadığı onca provokasyona, doğrudan saldırıya, ABD ve İsrail'in sadece hükümeti değil devlet yapısını ve hatta ülkeyi yok etme yönündeki açık niyetlerine rağmen İran'ın nükleer silah üretme konusunda ısrarcı olmaması şaşırtıcıdır. İslam Cumhuriyeti'nin birçok politikasını onaylamasam da bu konuda olağanüstü bir diplomatik soğukkanlılık gösterdiklerini teslim etmek gerekir. Belki de bazılarının söylediği gibi, Hürmüz Boğazı'nı kontrol altında tutmanın kendileri için zaten nükleer bir silaha eşdeğer güçte olduğunu düşünüyorlar" dedi.
İsrail yönetiminin sürekli yeni düşmanlar yaratma eğiliminde olduğunu ve son dönemde Türkiye ile Suriye'yi hedef alan açıklamalara yöneldiğini belirten Prof. Gibbs, bu durumu askeri bağımlılık olarak nitelendirdi.
Gibbs, "İsrail sürekli yeni düşmanlar arıyor ve şimdi de Türkiye'yi bir tehdit olarak konumlandırmaya çalışıyorlar. Bu tamamen hayal ürünü bir yaklaşımdır. Türkiye kağıt üzerinde de sahada da İsrail'den çok daha büyük ve güçlü bir askeri kapasiteye sahip, bölgesel bir güçtür. Onu düşman olarak görmek, İsrail liderliğinin sürekli birileriyle kavga çıkarma refleksinin ürünüdür. Karşımızda savaşa bağımlı hale gelmiş, bölgeyle kalıcı bir savaş dışında var olma modeli geliştiremeyen bir askeri aygıt ve elit yapı var" ifadelerini kullandı.
Netanyahu'nun Washington'ı her koşulda yönlendirebileceğine inandığını belirten Gibbs, "Netanyahu, Amerikalıları sonsuza kadar manipüle edebileceğini düşünüyor. Bugün başaramazsa yarın bir şekilde bunu yapabileceğine inanıyor çünkü İsrail askeri bürokrasisi, her talep ettiğinde uysalca boyun eğen bir Amerika görmeye alıştı. Ancak bu kez durum farklı olabilir" dedi.
Mevcut sürecin İsrail'i diplomatik yöntemleri benimsemeye zorlayabileceğini belirten Prof. Gibbs, mülakatın son bölümünde apartheid dönemi Güney Afrika'sı ile İsrail arasındaki stratejik benzerlikleri ele aldı.
Kariyerinin ilk dönemlerinde Güney Afrika üzerine uzmanlaştığını belirten Gibbs, iki dönem arasında ciddi paralellikler olduğunu ifade etti. Gibbs, "Güney Afrika modelinin İsrail için de geçerli olabileceğini düşünüyorum. Aradaki en temel fark Amerikan desteğiydi. Güney Afrika'yı arkalayan hiçbir süper güç yoktu, tamamen yalnız kalmışlardı. Küresel baskı ve yaptırımlar bir noktada o rejimi kırdı ve uzlaşmaya zorladı" dedi.
Benzer bir sürecin İsrail için de tetiklenebileceğini kaydeden Gibbs, mülakatı şu sözlerle tamamladı:
"Eğer Birleşik Devletler, Trump döneminde ilk sinyallerini gördüğümüz şekilde desteğini tamamen keser ya da en azından bu desteği uluslararası hukuka uygun davranma şartına bağlarsa, İsrail'in bu devasa Amerikan askeri ve diplomatik desteği olmadan saldırgan askeri projelerini sürdürmesi imkansız hale gelecektir. Bu durum, tıpkı Güney Afrika'daki beyaz azınlık yönetiminin zihniyetini kökten değiştirmek zorunda kalması gibi, İsrail'i de hem askeri dürtülerini dizginlemeye hem de bölgedeki devletlerle eşit düzeyde diplomatik uzlaşı aramaya zorlayabilir. Şüphesiz bu en iyimser senaryodur ancak İsrail lobisinin ve neomuhafazakar elitlerin halen güçlü olduğunu unutmamak gerekir. Yine de müttefiksiz kalma korkusu, İsrail'i uzun süredir kaçındığı barışçıl çözümlere ve Filistin meselesini adil bir şekilde çözmeye mecbur bırakabilir."