
YDH- ABD merkezli The National Interest dergisinde yayımlanan analizde, İran ile ABD arasında imzalanan mutabakat zaptının ardından Washington'un savaşı Tahran açısından "elverişli görülebilecek şartlarda" sona erdirip erdirmediği tartışılırken, bu durumun ABD'nin rakipleri tarafından nasıl okunabileceği değerlendirildi.
Analizde, savaşın askeri sonuçlarından çok ortaya çıkardığı siyasi algının gelecekte “yeni krizleri” tetikleyebileceği öne sürüldü.
Yazıda, bazı çevrelerin “mutabakatın ABD'nin baskı kurma kapasitesinin sınırlarını ortaya çıkardığını ve bunun Washington'ın rakiplerini daha cesur adımlar atmaya yöneltebileceğini” savunduğu belirtildi.
Analize göre bu görüş, ABD'nin uzun süreli ve maliyetli bir çatışmayı sürdürmek istemediği ya da tırmanmanın bedelini göze alamadığı yönünde bir algının oluşmasına neden olabilir.
Yazar, bu ihtimalin tamamen göz ardı edilmemesi gerektiğini savunarak, büyük güçlerin yürüttüğü savaşların rakipleri tarafından yanlış yorumlanmasının tarihte ciddi sonuçlar doğurduğunu ileri sürdü.
Kış Savaşı örneği
Analizde bu çerçevede en dikkat çekici örnek olarak 1939-1940 yıllarında Sovyetler Birliği ile Finlandiya arasında yaşanan Kış Savaşı gösterildi.
Yazıda, Sovyetler Birliği'nin savaşı toprak kazanımlarıyla sonuçlandırmasına rağmen, Kızıl Ordu'nun Finlandiya karşısındaki beklenenden zayıf performansının Avrupa'da Sovyet ordusunun askeri itibarı üzerinde olumsuz bir etki yarattığı ifade edildi.
Analize göre, Nazi Almanyası da bu tabloyu Sovyetler Birliği'nin askeri açıdan zayıf olduğu şeklinde yorumladı.
Yazar, Josef Stalin'in subay kadrolarına yönelik tasfiyeleriyle birlikte Kış Savaşı'nın yarattığı bu algının, Adolf Hitler'in 1941 yılında Sovyetler Birliği'ne yönelik Barbarossa Harekâtını başlatma kararını etkileyen unsurlardan biri olduğunu öne sürdü.
Ancak analizde, ABD-İran savaşı ile Kış Savaşı'nın birebir aynı olmadığı özellikle vurgulandı.
Yazıda, "ABD Stalin'in Sovyetler Birliği değildir; İran da Finlandiya değildir." denilerek iki olay arasında doğrudan eşitlik kurulamayacağı belirtildi.
Buna rağmen her iki örneğin de ortak bir özelliğe sahip olduğu savunuldu.
Analize göre, hem Sovyetler Birliği hem de ABD savaşa gerçek güvenlik kaygılarıyla girdiğini açıklarken, zamanla askeri hedeflerin siyasi beklentilerle iç içe geçmesi dış dünyada farklı algıların oluşmasına yol açtı.
"Güvenlik gerekçesi" ile siyasi hedefler iç içe geçti
Yazıda, Sovyet yönetiminin başlangıçta Leningrad'ın güvenliğini gerekçe göstererek Finlandiya sınırında düzenleme talep ettiği, ancak daha sonra Moskova'nın Finlandiya'da kendisine bağlı yeni bir siyasi yönetim oluşturma arayışına yöneldiği öne sürüldü.
Analize göre, Otto Wille Kuusinen liderliğinde oluşturulan kukla yönetim girişimi, Sovyet hedeflerinin yalnızca sınır güvenliğiyle sınırlı kalmadığını gösterdi.
Benzer biçimde ABD'nin de İran savaşını resmi olarak “nükleer program, füze kapasitesi ve bölgesel müttefik ağını” gerekçe göstererek başlattığı ifade edildi.
Ancak yazıda, savaş süresince Washington ve Tel Aviv'de İran'ın savaş sonrası siyasi geleceğine ilişkin çeşitli senaryoların da tartışıldığı belirtildi.
Bu kapsamda eski Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinejad'ın ya da sürgündeki eski Veliaht Prens Rıza Pehlevi'nin isimlerinin zaman zaman gündeme geldiği ifade edilerek, bunların resmi politika mı, olası senaryo mu yoksa siyasi spekülasyon mu olduğunun netleşmediği kaydedildi.
Yazar, buna rağmen bu tartışmaların dış gözlemciler açısından “savaşın yalnızca güvenlik hedefleriyle yürütülmediği” yönünde bir algı oluşturduğunu savundu.
Analizde, “devletlerin savaşları yalnızca resmi açıklamalar üzerinden değil, ortaya çıkan siyasi beklentiler ve gerçekleşmeyen hedefler” üzerinden değerlendirdiği belirtilerek, bu durumun savaşın uluslararası algısını doğrudan etkileyebileceği ifade edildi.
"Hızlı zafer" beklentisi gerçekleşmedi
Analizde, hem Sovyetler Birliği'nin Finlandiya'ya yönelik harekâtının hem de ABD'nin İran'a karşı yürüttüğü savaşın, başlangıçta kısa sürede sonuçlanacağı varsayımıyla planlandığı dile getirildi.
Yazara göre Sovyet yönetimi, sayısal ve askeri üstünlüğüne güvenerek Finlandiya'nın kısa sürede teslim olacağını hesapladı.
Benzer şekilde Trump yönetiminin de İran'a yönelik harekâtı, Tahran'ın askeri kapasitesini kısa sürede felce uğratacak ve siyasi taviz vermeye zorlayacak "hızlı ve kesin sonuç alacak bir operasyon" olarak sunduğu ifade edildi.
Analizde, ABD ve İsrail'in 28 Şubat'ta İran'ın siyasi ve askeri liderliği, hava savunma sistemleri, füze tesisleri, deniz unsurları ve komuta altyapısını hedef alan kapsamlı saldırılar başlattığı hatırlatıldı.
Yazıda, harekâtın ilk aşamasında Amerikan savaş uçakları ve savaş gemilerinin İran'da binden fazla hedefi vurduğu belirtildi.
Ancak analize göre, her iki savaşta da "ezici askeri güç" beklendiği gibi hızlı siyasi sonuç üretmedi.
Yazar, Sovyet-Finlandiya savaşının üç aydan uzun sürdüğünü ve Moskova Barış Antlaşması ile sona erdiğini hatırlattı.
Finlandiya'nın Karelya ve Hanko Yarımadası dahil önemli toprak kayıpları yaşamasına rağmen bağımsızlığını ve siyasi sistemini koruduğu, Stalin'in Finlandiya için düşündüğü Otto Wille Kuusinen'in ise kısa sürede gündemden düştüğü ifade edildi.
ABD açısından ise savaşın askeri yenilgiyle sonuçlanmadığı, ancak Washington'un savaş öncesinde tartışılan temel siyasi hedeflere ulaşamadığı belirtildi.
Analize göre savaş, “İran'ın nükleer programı, füze kapasitesi, bölgesel müttefikleri veya rejim değişikliği” gibi başlıklarda kesin bir çözüme ulaşılmadan, yalnızca geçici bir mutabakat zaptıyla sona erdi.
"Askeri değil, siyasi sınırlar ortaya çıktı"
Yazıda, Sovyetler Birliği'nin Kış Savaşı'nı askeri açıdan kazansa da bunun ağır siyasi maliyetler doğurduğu savunuldu.
Resmi Sovyet verilerine göre yaklaşık 49 bin askerin öldüğü, toplam zayiatın ise 207 bin olduğu belirtilirken, gayriresmi tahminlerde bu rakamın 320 ila 390 bin arasında değiştiğinin ileri sürüldüğü aktarıldı.
Analizde, savaşın en önemli sonucunun ise Almanya'da oluşan "Sovyetler zayıf" algısı olduğu ifade edildi.
Hitler'in Kızıl Ordu'nun ilk darbeyle çökeceğini düşündüğü belirtilirken, bu yanlış değerlendirmenin Barbarossa Harekâtı'nın önünü açan unsurlardan biri olduğu öne sürüldü.
Yazar, bugün de benzer yorumların ABD açısından yapılmaya başlandığını savundu.
Analize göre bazı gözlemciler, İran savaşı sonrasında özellikle Çin, Rusya ve İran'ın, Washington'un askeri gücünden çok siyasi iradesini sorgulamaya başlayabileceğini değerlendiriyor.
Bununla birlikte yazar, ABD ile 1940'lardaki Sovyetler Birliği arasında önemli farklar bulunduğunu da vurguladı.
Analizde, Sovyetler Birliği'nin Finlandiya'ya karşı Kızıl Ordu'nun yaklaşık dörtte birini ve zırhlı birliklerinin yarısını kullandığı belirtilirken, ABD'nin İran savaşında böyle bir seferberlik gerçekleştirmediği ifade edildi.
Washington'un İran'a kara kuvveti göndermediği, Basra Körfezi'ne üç uçak gemisi konuşlandırmasının ise ABD'nin toplam uçak gemisi kapasitesinin yaklaşık dörtte birine karşılık geldiği kaydedildi.
Yazıda ayrıca, ABD'nin İran'ın hava savunma ağını önemli ölçüde zayıflattığı, binlerce hedefi vurduğu ve bölge genelinde geniş operasyon serbestisi sağladığı öne sürüldü.
Bu nedenle analize göre ABD'nin askeri açıdan zayıf olduğu sonucuna varmak "ciddi bir yanlış okuma" olacaktır.
Yazar, ABD ordusunun rakiplerinden hâlâ daha deneyimli, daha yaygın konuşlanabilen ve daha yüksek askeri kapasiteye sahip olduğunu savundu.
Ancak analizde “asıl dikkat çekici sonucun askeri değil siyasi olduğu” vurgulandı.
Yazara göre Washington'u mutabakat sürecine götüren temel unsur cephedeki askeri tablo değil; iç siyasi baskılar, Trump'ın siyasi tabanındaki görüş ayrılıkları, piyasalardaki tedirginlik, enerji fiyatları üzerindeki baskı ve İran'ın Hürmüz Boğazı üzerinden küresel enerji akışını tehdit edebilme kapasitesi oldu.
Analizde, İran'ın en etkili kozunun savaş alanındaki askeri başarıdan ziyade, savaşın siyasi ve ekonomik maliyetini yükseltebilme yeteneği olduğu belirtildi.
"Rakipler yanlış sonuç çıkarabilir"
Analizde, İran savaşı sonrasında Çin ve Rusya'nın ABD'nin askeri kapasitesini değil, uzun süreli çatışmalara yönelik “siyasi iradesini” sorgulayabileceği ifade edildi.
Yazara göre, savaşın ortaya çıkardığı temel mesaj, Washington'un doğrudan kendi güvenliğini savunmaktan vazgeçtiği değil; müttefikleri adına uzun süreli ve maliyetli savaşları sürdürme konusunda geçmişe kıyasla “daha isteksiz” hale geldiği yönünde olabilir.
Analizde, bu değerlendirmenin son dönemde Ukrayna'ya verilen askeri yardımlar etrafındaki tartışmalar, Cumhuriyetçi Parti içinde büyüyen savaş yorgunluğu ve Trump'a yakın çevrelerden İran savaşına yöneltilen eleştirilerle desteklendiği belirtildi.
Yazıda, Çin'in Tayvan, Rusya'nın Avrupa ve İran'ın bölgesel müttefikleri konusunda Washington'un siyasi kararlılığını test etmeye yönelebileceği ihtimali üzerinde duruldu.
Ancak yazar, bunun da tıpkı II. Dünya Savaşı öncesinde Almanya'nın Sovyetler Birliği hakkında yaptığı değerlendirme gibi ciddi bir yanlış hesaplama olabileceğini savundu.
Analizde, 1990 yılında Irak'ın Kuveyt'i işgal etmeden önce de Saddam Hüseyin'in ABD'nin kararlılığını yanlış okuduğu ve bunun ağır sonuçlar doğurduğu hatırlatıldı.
Yazara göre savaşlar çoğu zaman güç dengesinin değişmesinden değil, tarafların birbirlerinin gücünü ve iradesini yanlış değerlendirmesinden kaynaklanıyor.
Washington'a uyarı
Analizin sonunda Kış Savaşı'nın, büyük bir gücün savaş alanında istediği sonucu alsa bile rakiplerine yanlış mesajlar verebileceğini gösteren önemli bir örnek olduğu savunuldu.
Yazar, ABD'nin İran'da Sovyetler Birliği'nin Finlandiya karşısında yaşadığı türden bir askeri başarısızlık yaşamadığını vurguladı.
Bununla birlikte savaşın, “Washington'un bölgesel müttefikleri adına uzun süreli maliyetleri üstlenme konusunda eskisi kadar istekli olmadığı yönünde bir algı oluşturması halinde, bunun mutabakat zaptının ötesine geçen stratejik sonuçlar doğurabileceği” belirtildi.
Analizde, ABD'nin hâlâ güçlü bir askeri kapasiteye sahip olduğu ancak "sabır eşiğinin düştüğü", iç siyasi uzlaşının zayıfladığı ve dış taahhütlerinin rakipler tarafından daha kolay sınanabileceği yönünde bir izlenim oluşmasının yeni krizleri tetikleyebileceği vurgulandı.
Yazar, bu nedenle Washington'un hem rakiplerini böyle bir sonuca ulaşmaya teşvik edecek adımlardan kaçınması hem de İran savaşı sonrasında ortaya çıkan algıyı dikkatle yönetmesi gerektiğini savundu.
Analizde, aksi halde İran savaşının askeri sonuçlarından ziyade bıraktığı siyasi izlenimin, gelecekte ABD'nin karşı karşıya kalacağı daha büyük krizlerin zeminini hazırlayabileceği değerlendirmesine yer verildi.